İstişrak Çömezliği ya da ‘Mucizât-ı Ahmediye’ye Sataşma Perişanlığı – 3

MURAT TÜRKER                                                              19.07.2009

Ahmed Davudoğlu merhum, ‘din tahripçileri’ni tâdâd ettiği değerli çalışmasında [1] Muhammed Abduh’la ilgili şunları söyler:

“Şeyh Abduh, his ve tecrübe ile anlaşılamayan melek, şeytan ve mucize gibi şeylerin birçoğunu kabul etmemiştir. Mesela, Süleyman (a.s) ile Belkıs bahsinde, tahtın Hz. Süleyman’a (a.s) getirilmediğini, bilakis bir mislinin yapıldığını iddia etmiş; Hz. Musa’nın (a.s) âsâsı ile denizi yarması mucizesini med ve cezir hâdisesidir diye te’vilde bulunmuştur.

“…Şeyh Abduh, mucizeyi te’vil ve inkâr konusunda samimi bir fikrin peşindedir: Avrupalılara İslâm’ı sevdirmek! Ona göre Avrupalılar harikalara inanmazlar. İslâm’da ise harikalara, mucizelere yer verilmiştir. Onun nazarında bu ‘mucizecilik’ İslâm’ın alnına sürümüş bir lekedir. Onu ne suretle olursa olsun silip temizlemelidir. Peygamberimize mucize nâmına Kur’an-ı Kerîm yeter!

“İşte Abduh’un yaptığı en büyük ‘inkılap’lardan biri budur. Umûmî bir af, hapishane kaçkınlarını ne derece sevindirirse, Şeyh Abduh’un bu yeniliği de, Mısır’ın Avrupa hayranı din kaçağı –diğer bir tâbirle irtidâd meraklısı- bütün edip ve şairlerini memnuniyete gark etmiştir. Adamlar sanki o zamana kadar zindanlarda zincirbend imişler… Artık Abduh’un lehine yazmadık medhiyeler, vermedik pâyeler bırakmamışlar; Peygamber ve dine nasıl saldıracaklarını şaşırmışlardır. Ezher’den yetişen birçok şaşkınlar da bunlardan aşağı kalmamışlardır. Binnetice kimisi peygamberin dâhiliğinden dem vurmuş, kimisi Mısır kadınlarının tesettürünü kaldırmaya muvaffak olduğu için Allah’tan sevap beklemiş, bazısı şeytanı inkâr etmiş, birtakımı da ansiklopedi şeklinde Kur’an tefsiri yazmıştır.” [2]

İşbu değerlendirmeler, şâhit olduğumuz zihnî dejenerasyon sürecinin tezâhürlerini ortaya koyuyor.

Bu vetirenin önceki evrelerinde başat unsur olarak arz-ı endâm eden müsteşrikler, modern zihinlerin kabulde zorlanacaklarını keşfettikleri ahkâmı speküle ederek işe başlamışlardı.

Batı uygarlığının göz kamaştıran terakkisinin oluşturduğu projeksiyonu, İslâm dünyasındaki zâhirî geri kalmışlıkla aynı fotoğraf karesinde mütâlâa eden ‘içimizden birileri’ ise, problemin bu ümmetin öteden beri sahiplendiği din anlayışında olduğu teşhisine gönül eğdirmişti.

Bu çığır öylesine dizginlenemez bir şekilde ilerledi ki, oryantalist güruh eliyle gündemimize sokulan her mesele, selef âlimlerine atıp tutan nâehil odaklar tarafından didik didik edilir oldu.

Ve zaman içerisinde öyle bir noktaya gelindi ki, artık o noktada müsteşriklere gerek kalmamıştı!

Müslüman anne babadan doğan, müslüman bir ada ve kimliğe sahip birileri, oryantalistlerin kötü birer kopyası olarak, ‘tahrif nöbeti’ni devralmakta çok istekli görünüyorlardı.

Bu meş’um süreçte, İslâm’ın hukukî düzenlemelerinden tutunuz, muamelâta dair ahkâmın ezici bir kısmı ‘masaya yatırıldı’.

Evvelâ Kur’an’ı tarihsel bir metin olarak lânse eden ‘içimizdeki istişrak çömezleri’, ikinci aşamada Sünnet’in tekinsizliği iddiasını ortaya attılar.

Sünnet’in bile böylesine kaygan bir zemine çekilmeye çalışıldığı vasatta, icma’ kavramının lafı bile edilemezdi!

Daha sonra fıkhın beşerî olduğu ve yeni bir fıkıh müdevvenâtı teşkil edilmesi gerektiği türünden nevzuhur/köksüz yaklaşımlar tedâvüle sokuldu.

Bu arada geçmişte bu işe kafa yormuş ulemâyı töhmet altına itecek iftiralar da özenle piyasaya sürüldü.

Âlimleri ‘saray ulemâsı’ türünden kem sözlerle zan altında bırakmaya çalıştılar.

Bir taraftan mucizeleri inkâr ediyor, öte yandan akıllarına sığıştıramadıkları rivâyetleri yok sayıyorlardı. Müktesebat ve ilmî namuslarıyla yolumuzu aydınlatan seleflerimizi hafife alıyor, onları dini tahrif etmekle suçluyorlardı.

Tabi ki bu’ türedi söylem’, çağın modern kabulleriyle örtüştüğü için arafta kalmış zihinlere göz kırpıyor, hakikatten uzaklaşmış gönüllere câzip geliyordu.

Öyle ya, modern tasallutun tesiriyle iyiden iyiye karışmış akıllar, açıkça ifade etmekten çekinseler de, denizin ortadan ikiye yarılmasını anlayamıyorlardı!

Böyle bir şey nasıl olabilirdi!?

Bu mümkün müydü!?

Hem bunlar gerçekten vâkî ise neden günümüzde bu türden hâdiselere rastlanmıyordu!?

Derken karşılarına ‘İhsan Hoca’ çıktı; ‘Mustafa Hoca’ çıktı; Ali Hoca çıktı; Veli Hoca çıktı…

Bu ‘aydın’ hocalar, yıllardır düşünüp de söyleyemedikleri şeyleri bir çırpıda söyleyiverdiler!

Kardeşim, ne mucizesiydi!

Mucize falan yoktu; onların hepsi sembolik anlatımları kavrayamayan geçmiş âlimlerin cehâletlerinin ürünü safsatalardı!!!

Hangi çağda yaşıyorduk!!!

Hem Din, bu tür statükocu yaklaşımlardan dolayı bu hâle gelmemiş miydi!?

Peygamber sıradan bir beşerdi; olsa olsa bazı niteliksel üstünlüklere sahipti!

Evet, modern bireyler sonunda aradıklarını bulmuşlar; hevâlarına uygun bir dine çağıran hocalarla tanışmışlardı!

Adamlara helâl olsundu; nasıl da tabuları yıkıyorlardı!

Önceki âlimler Kur’an’ı kalıplaşmış anlayışlara mahkum etmişlerdi; bunlarsa bizi “Yaşayan Kur’an’a” çağırıyorlardı!

Hem öyle güzel ve ‘çağdaş’ bir din anlayışını öne çıkarıyorlardı ki; orada ‘çok eşlilik’ yoktu, orada kadınları dövmek yoktu, orada recm yoktu, orada mucize yoktu!

Onlarla aynı perspektiften meseleye baktığınızda, mirastan erkeğe kadının iki katı pay ayıran hükmün ‘tarihsel’ olduğunu idrâk ediyor ve rahatlıyordunuz!

Hırsızın elinin kesilmesinin nüzul döneminin sosyolojik verileriyle ilgili ve o devre münhasır bir uygulama olduğunu keşfediyor (!), esas olanın Kur’an’ın ruhu olduğunu ve aynı cezalandırmanın bugün başka şekillerde de yapılabileceğini fark etmiş olmanın süruru ile sevinç çığlıkları atabiliyordunuz!

Bundan iyisi Şam’da kayısı değil miydi!?

Daha ne istiyorduk!?

Artık modern muhataplarımıza göğsümüzü gere gere (!) tebliğ edebilirdik dinimizi…

Hem bu din anti emperyalistti, anti kapitalistti, anti sosyalistti (yoksa anti sosyalist değil miydi!?)…

Hem peygamber Mekke seçkinlerine meydan okumamış mıydı!?

Biz de bu dini yorumlamayı tekellerine alan ‘din adamları’nın ilmî otoritesine başkaldırmalıydık!

Yoksa din elden gidecekti!

Zararın neresinden dönülse kârdı!

O halde daha ne duruyorduk!?

*

Evet dostlar, bu, bizim hakikatten uzaklaşma serüvenimizin hazin hikâyesidir.

Bu nevzuhur mâkuleye tüm iddialarını tek tek cevaplayacak yazılarla mukabele etmek de mümkün…

Ama buna değeceğinden o kadar emin değilim.

Sesimin ulaştığı kardeşlerime şunu derim:

Bir kâfile var, menzili Cennet olan…

Ehl-i Sünnet olan yolcular, müktesebatlarıyla göz kamaştıran âlimlerin genişlettiği bir caddede o kutlu hedefe doğru yol alıyorlar…

Ama zaman âhir zaman…

Bu caddeyle beraber bir sürü patika yol da açılmış…

Siz siz olun sahil-i selâmete ulaştıran o caddeden ayrılmayın…

Ve unutmayın, yön gösteren levhaları parlak, boyalı ve kışkırtıcı olsa da o yol patika bir yol…

Dipnotlar

[1] Ahmed Davudoğlu; Dini Tâmir Dâvâsında Din Tahripçileri; Bedir Yayınevi, İstanbul 1997

[2] Adı geçen eser sf. 127–129