İstişrak Çömezliği ya da ‘Mucizât-ı Ahmediye’ye Sataşma Perişanlığı – 2

MURAT TÜRKER                                                              05.07.2009

Elbette amacımız herhangi birinin kişiliğini hedef almak değil…

Ama “İsimler üzerinden spekülasyon yapmayalım” diyenlere de şu soruyu sormak durumundayım: “Birilerinin belki onlarca insanda ‘itikâdî bozulma’ meydana getirecek ifsâd edici yazılarına sessiz mi kalalım?”

Hakk’ın, bâtıl kadar olsun, sesinin çıkması gerekmiyor mu?

Arkadaşlar, bu tür retoriksel çıkışlar ve janjanlı ifadeler, sanıldığından daha fazla zihni etkisi altına alıyor.

Eliaçık ve onun gibi düşünenler, kendilerine emanet edilen köşelerden, “Yaşayan Kur’an” gibi ‘büyülü’ ve ‘câzip’ terkipler yedeğinde sahih din telakkisine sataşıyor ve kelimenin tam anlamıyla bir ifsad ameliyesinin mümessilliğini üstleniyorlar.

Dikkat ediniz, söylemlerinin tesiri, hitap ettiği modern zihinlerdeki din şablonu ile örtüşmesinden ileri geliyor.

Vahyi değil aklını, nassı değil hevâsını merkeze alan bir tasavvurun, Eliaçık ve onun gibi düşünenlerin mantığını göklere çıkarmasından daha doğal ne olabilir?

Nasıl bir dine inandıklarını ben size söyleyeyim:

Tek güvenilir kaynağı kendi Kur’an anlayışları olan, peygamberinden rivâyet edilen devâsa birikimin ezici kısmı uydurmalardan müteşekkil (!) bir din bu…

Şimdiye kadar mesajı üzerinde kafa yoran âlimlerin tahrip ve tahrifinden kurtulamamış (!), öncekiler tarafından hep yanlış anlaşılıp yanlış yorumlanmış (!) bir din…

Merkezî teması, zayıfı güçlüye karşı korumak; en temel gâyesi toplumda sosyal adâleti tesis etmek olan ideolojik bir din…

Tefakkuhunda nassın değil aklın hakem olduğu ve rasyonalist bakışa kurban edilmiş bir din…

Sakın ola ki, “Bunlara kim inanır?” demeyin…

Bu boyuttaki bir tahribin tezâhürü olarak okuyabileceğiniz, İhsan Eliaçık’ın yazılarına getirilen iki yorumu –sadece imlâlarını düzelterek- buraya dercedelim ki, neyle mücadele ettiğimiz daha iyi anlaşılsın:

“İhsan Hocam, sizi uzun zamandır takip etmekteyim. Çok beğeniyorum yazılarınızı… Ben, (…) İHL’de okuyorum; sizin görüşlerinizi insanlara anlatıyorum, anlamak istemiyorlar, ne yapmalıyım? Teşekkür ediyorum”

“Beyninize ve yüreğinize sağlık… Sorgulama ve tefekkür etme melekelerini harekete geçirmeye gayret ediyorsunuz. Allah yardımcınız olsun fakat yıllarca ruhban sınıfları tarafından mübarek İslâm dininin tapınma dini haline getirilmesinin, mukaddes ve zaman üstü Kur’an-ı Kerim’in ölülerin arkasından okunması veya ambalajlanıp yatak odalarına veya kapı üstlerine asılmasının sonuçlarını ibretle izliyorum”

Tahrip böyle etkili oluyor.

Şimdi yazının sınırlarını zorlamadan, madde madde bazı hususlara değinelim:

1. Önce Hz. Süleyman’ın birtakım mucizelerini konu edinen Sebe Suresi 12 ve 13. âyetlerinin meallerini verelim:

“Süleyman’ın emrine de rüzgârı verdik. Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yol idi. Erimiş bakır kaynağını da ona sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle elinin altında cinlerden de çalışan vardı. Onlardan da her kim emrimizden saparsa, ona ateş azabım tattırırız. Onlar, ona mihraplar, heykeller, havuzlar gibi çanaklar ve sabit kazanlardan her ne isterse yaparlardı. Çalışın ey Davud hanedanı, şükür için çalışın! Kullarım arasında şükreden azdır.” (Elmalılı Meali)

Bakın Eliaçık bu âyetlerin temas ettiği hakikatleri nasıl keyfî olarak ‘çarpıtıyor’:

“Süleyman merkezi Kudüs olan bir devlet kurmuştu. Böylece bölgeyi bir adalet ve barış yurdu (Daru’s-Selam) haline getirmiş ve bunun için Kudüs’e bu anlamda Jerusalem denmişti. Güneyde Sebeliler (karıncalar), kuzeyde Hititler (kuşlar), doğuda Babilliler (cinler/periler) ve batıda Fenikeliler (yelkenli gemi ve rüzgarlar) emrine girmişti. Çünkü bu devletler o dönemde böyle anılır ve bilinirlerdi. Onlarla çeşitli zamanlarda temaslarda bulunmuş ve konuşmalar yapmıştı.” [1]

Bakın şu işe!

Meğerse Kur’an, aslında Sebeliler’i kastederek karıncalardan, aslında Hititleri kastederek kuşlardan, aslında Babillileri kastederek cinlerden bahsediyormuş! (Eliaçık’ın yorumundaki ‘peri’ kavramı da çok hoş doğrusu! Kur’an ve periler!) Yani Hz. Süleyman aslında kuş, karınca ve cinleri değil, çevresindeki kavimleri emri altına almış!

Allah’tan bu ‘orijinal’ yorum dile getirilmiş de, bizi asırlardır karanlıkta bırakan bu ehl-i tahrip müfessirlerin tezgâhı bozuluvermiş!!!

Meğer yıllardır bize Sebeliler’i karınca diye yutturmuşlar!!!

Bir de müfessirlerin yorumlarından birini verelim de –birini vermek yeterli, çünkü hemen hepsi aynı yaklaşıma sahip-, Eliaçık’ın gözümüzü açmasının kıymeti daha iyi anlaşılsın (!):

“Allah Teala bundan önceki âyetlerde Hz. Davud’a verdiği nimetleri zikretmiş, bu ve bundan sonra gelen âyetlerde ise Hz. Davud’un oğlu Süleyman’a, lütfuyla vermiş olduğu nimetleri zikretmiştir. Bunlardan biri, rüzgârın, onun emrine amâde kılınmasıdır. Hz. Süleyman bir gün içinde, rüzgardan istifade ederek iki aylık bir yola gidebiliyordu. Hasan-ı Basrî diyor ki: [Hz. Süleyman, sabahtan öğleye kadar rüzgarla ‘İstahr’ şehrine gider, öğleden sonra da ‘Kâbil’e varırmış.] Hz. Süleyman’a verilen nimetlerden biri de, cinlerden bir kısmının, Allah’ın emretmesiyle onun emrinde çalışmalarıdır. Hz. Süleyman’ın emrine verilen cinlerin, onun emrine itaat etmedikleri takdirde, Allahın emrine karşı gelmiş olacaklarından, cehenneme atılacakları beyan edilmektedir.

“[Cinler, Süleyman’ın istediği gibi saraylar, heykeller, havuzlar kadar büyük çanaklar ve sabit kazanlar yaparlardı. Ey Davud ailesi, Allah’ın nimetlerine şükretmek için çalışın. Kullarımdan hakkıyla şükreden pek azdır.] âyetinde de (Sebe/13) Allah Teala, Hz. Süleyman’ın emrine verilen cinlerin yaptıkları işlerden bir kısmını zikretmektedir. Cinler, Hz. Süleyman için güzel binalar yapıyorlardı. Bu binalar Mücahid’e göre köşk gibi binalardı. Dehhak ve İbn-i Zeyd’e göre, meskenler, Katade’ye göre ise mabedlerdir. Ayrıca cinler, Hz. Süleyman için bakırdan veya topraktan yahut camlardan heykeller yapıyorlardı. Cinler, Hz. Süleyman için havuzlar kadar büyük çanaklar ve yerinden kaldırılamayacak kadar büyük sabit kazanlar yaparlarmış. Bu da Hz. Davud ailesinin ordusunun ve etrafının çok kalabalık olduğunu göstermektedir.” (Taberî Tefsiri/ Sebe Suresi tefsirinden…)

Zuhaylî, Sâbûnî ve Semerkandî gibi müfessirlerin tefsirleri de Taberî gibi…

Ama Eliaçık farklı…

Ve ne kadar sevinsek azdır; yalnız değil!!!

Sebe Suresi’nin mezkûr âyetleri ile ilgili o kadar müfessir taradım; hiçbiri İhsan Eliaçık’ın baktığı orijinal zâviyeyi yakalayamamıştı!

Tam Eliaçık’ın yalnız olduğunu düşünüyordum ki, gözüme Mustafa İslâmoğlu’nun ‘çok satan’ meali, “Hayat Kitabı Kur’an” takıldı.

Bir yerlerde okumuştum ama nerede olduğunu hatırlayamıyorum. İslâmoğlu, Eliaçık’tan “Zihnini vahyin inşâ ettiği bir arkadaşımızdır” diye söz ediyordu.

Her neyse, İslâmoğlu, tebcil ettiği dostunu tefsir tarzı itibariyle de yalnızlıktan kurtarıyordu:

“Hayat Kitabı Kur’an” müellifi, Sebe Suresi 12. âyette geçen, “Süleyman’ın emrine de rüzgârı verdik. Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yol idi.” bölümünü şöyle açıklamayı uygun görmüş: “Hz. Süleyman’ın inşâ ettirdiği dillere destan deniz ticaret filolarına atıf olsa gerektir.” (Bkz. “Hayat Kitabı Kur’an” sf. 848, 9 nolu dipnot)

Bu yorum ‘orijinal’ geldiyse mutlaka şunu da okumalısınız:

İslâmoğlu, aynı âyetin devamında yer alan “…Rabbinin izniyle elinin altında cinlerden de çalışan vardı.” kısmını da şöyle yorumlamış: “Burada Hz. Süleyman’ın emri altında çalışan ‘cin gibi ele avuca sığmayan’, ‘cin fikirli’ birileri kastedilse gerektir.” (Bkz. “Hayat Kitabı Kur’an” sf. 848, 11 nolu dipnot)

Sizi bilmem ama ben bu ‘cin fikirli’ yoruma bayıldım doğrusu!

Eliaçık’ın başka âyetlerle ilgili de, okuyanlara hayret ve hayranlıktan takla attıran değerlendirmeleri var. Kur’an’da geçen hemen hemen bütün mucizelerle ilgili bu tersten bakan yorumları merak edenler yazı sonunda linkle gönderme yapılan adreslere bakabilirler.

Burada yer darlığı nedeniyle hepsini aktaramadığımız için elbette üzülüyoruz.

Ama bir tanesi var ki, onu buraya kaydetmezsek işlerimiz rast gitmez:

2. Önce Bakara Suresi 156 ve 157. âyetlerinin mealini verelim:

“Bir de inkârlarından ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarından ve “Biz Allah’ın peygamberi Meryemoğlu İsa Mesih’i öldürdük” demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.” (Diyânet Meali)

Şu satırlar da Eliaçık’tan:

“…Fakat ‘engerek soyu’, Bizans’la işbirliği yaparak onu yok etmek istedi. Mahkeme kurup yargıladılar ve Babil’in asilere verdiği ceza olan ateşte yakarak idam gibi, İsa’yı da Bizans’ın asilere verdiği ceza olan çarmıha germe ile cezalandırdılar. Acılar içinde ellerine ayaklarına çiviler çakılmış halde çarmıhta son nefesini verdi. Fakat şunu bilmiyorlar ki onu gerçekte öldürmediler, asmadılar, öyle olduğunu sandılar. Allah ona çok yüce, çok yüksek bir paye verdi çünkü şehitler ölmez! Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Gerçekte onlar yaşıyor, fakat siz bunun farkında değilsiniz (2/154). Bütün şehitler Allah’ın katına yükselir ve Allah onları kendi katından rızıklarla yaşatır…” [2]

Kur’an, “Onu öldürmediler ve asmadılar” diyor. Eliaçık, “Çarmıhta son nefesini verdi” diyor. Aslında Eliaçık’ın tavrı, “Kur’an’da Hz. İsa’nın öldürülmediği lafız olarak geçer ama bunu O’nun öldürüldüğüne hamletmek gerekir” gibi hayli ‘ilginç’ bir sonuca yol açıyor!

Aynı şeyi biz de yapsak ve Eliaçık’ın Kur’an’a uyguladığı yöntemi, biz de Eliaçık’a uygulasak şunu demeliyiz: “Eliaçık, Hz. İsa çarmıhta son nefesini verdi diyor ama aslında bu ifadeyle O’nun göğe yükseltildiğini anlatmak istiyor!!!”

Bu böyle uzayıp gider…

3. Söylenecek başka şeyler de var ama yazı bitmek bilmeyecek.

Bari Eliaçık’ı okurken beni iyiden iyiye duygusallaştıran ve gözlerimi nemlendiren şu satırlarla bitireyim yazıyı:

“Bu açıdan bakılınca Enver Paşa benim için şu demektir: İdealizm, büyük muhayyile, nizam-ı âlem, direniş, serdengeçtilik, büyüyerek kurtulma, imparatorluk vizyonu…

“Mustafa Kemal Paşa da şu demektir: Realizm, taktik düşünme, derlenme, toparlanma, tutunma, akılcılık, bağımsızlık, özgürlük, çağdaşlık…

“‘Gayr-ı şahsi egemenlik’e inandığım için, bu tür dönemlerden daha çok alacağım evrensel değerlere bakarım, tarihsel olay ve şahsiyetleri kendi döneminde bırakırım.

“Mesela devrimlerden alacağımız şu beş şeydir: TBMM’nin açılışı (1920), yeni anayasa (1921 Teşkilat-ı Esasiye), saltanatın kaldırılması (1922), cumhuriyetin ilanı (1923), Hilafetin kaldırılması (1924)…

“Bunlar milletimizin büyük kazanımları olup evrenseldirler. Bunlardan daha geriye dönülemez. Bunların ifade ettiği mana şekil bakımından değişebilir ama esastan değişmesi gerçekten geriye dönüş yani irtica olur. Mesela her ne surette olursa olsun TBMM’yi kapatmak, anayasayı rafa kaldırmak, saltanatı geri getirmek, cumhuriyeti lağvetmek veya peygamberin makamı adına kendini halife ilan etmek 1920 öncesine dönüş olacağından olacak iş değildir. Halifelik, ihya çağlarının yani Müslüman askeri tarım imparatorlukları döneminin birleşme formülü idi. İnşa çağında illa öyle olmak zorunda değildir.” [3]

Ne dersiniz?

Duygulanmamak mümkün mü!?

[1] http://www.haber10.com/makale/10595

[2] http://www.haber10.com/makale/10595

[3] http://www.haber10.com/makale/11723