İstişrak Çömezliği ya da ‘Mucizât-ı Ahmediye’ye Sataşma Perişanlığı – 1

MURAT TÜRKER                                                              01.07.2009

Nevzuhur bir damar var…

Kur’an’a söylediğini değil, söylemesini istediğini söyleten bir damar…

Kur’an’ın farklı yaklaşımlara referans teşkil edebilecek yönlerini cımbızlamalar ve hermenötik okumalar eşliğinde istismar eden, böylelikle Kitâb’ı tanınmayacak ölçüde tahrip ve tahrif eden ‘türedi’ telakkilerden söz ediyorum.

Bunlar, Kur’an’ı keyfî yorumlamalarına engel teşkil ettiği için Sünnet’ten bahis açıldığında evvelâ ‘bir sürü uydurma hadisin piyasada mütedâvil olduğunu’ dolarlar dillerine…

İcma’ gibi hayâtî bir kavramı da türlü tekellüflerin yedeğinde ademe mahkûm ettikleri için, selefin daha önce dillendirdiği hakikatlere tümüyle muhalif hezeyanları gündeme getirmenin, onların yüzünü kızarttığına da kimse tanık olmamıştır.

Bir de itiyad hâline getirdikleri ‘acınası’ bir çabaları vardır: Kadim ulemâ ve fukahaya ta’n-u teşnîde bulunmayı vazife addederler.

Sanki bu dini bir tek kendileri doğru anlamaktadır!

Şimdiye kadar gelenlerin ve İlâhî mesajın günümüze dek taşıyıcılığını üstlenenlerin tek yaptığı, bu dini aslından uzaklaştırmak (!) ve mesajın özünü tahrif etmek (!) olmuştur!

Herkes, asırlardır yaşaya gelen herkes, yanlışın ateşine odun taşımış, sadece bunlar doğrunun savunuculuğuna soyunmuşlardır!

Bunların birçokları da ‘dini ideolojikleştirme’ üstâdıdırlar.

Çağları aşan vahyin mesajını, bir ‘kapitalizme itiraz’ manifestosuna indirgeme merakındadırlar.

Sanki sırf bu dünyayı imar adına gönderilmiş bir dindir insanlığın muhatap olduğu…

Merkezinde zayıfı güçlüye karşı koruma çabası olan, servet düşmanlığına odaklanmış, kurgusal bir dine inanırlar.

Mucizeleri inkâr ederek ve peygamberin beşer olduğunu vurgulama kisvesi altında O’nu sıradanlaştırarak kendi Kur’an anlayışlarına münhasır bir din yordamı îcad ederler.

Hevâlarını tanrı edinmiş, kurgularını dinleştirmişlerdir.

*

İsmet Özel, ‘Taşları Yemek Yasak’ adlı kitabında bu tür ideolojik zihinlerin fikrî acziyetlerini çok güzel teşhir eder.

Kısaca ve mealen şunu söyler: [Eğer bir kimse çıkıp, “Yahu arkadaş! Sosyal adâlet mi istiyorsunuz? Onun âlâsı İslam’da var” derse, biliniz ki onun zihninde İslâm değil, sosyal adâlet merkezî bir konum ihrâz etmektedir.]

*

Yazının burasında lafı, İhsan Eliaçık adlı şahsın -bu kelimeyi kullanmak zorundayım- hezeyanlarına getirmek istiyorum.

Onun dine sosyalizan bir bağlam atfeden söylemlerini bir kenara koyalım.

Dini ideolojikleştirerek içeriksizleştiren beyan ve yazıları da bahs-i diğer…

Ama gözüme bir yazısı çarptı ki; bu türden bir ifsada sessiz kalmanın mü’min sorumluluğu ile bağdaşmayacağı bedîhidir.

Onca âyet ve hadisin teyidiyle sabit ‘mucize’ meselesini “İslâm’ı yıkan üç şeyden biri” olarak gösteren [1] bu zât, aynı yazısında aşere-i mübeşşere (ki ona göre, cennetle müjdelenen bu tür bir grubun varlığı da tamamen uydurmadır) içindeki bazı sahabilerden de ‘toprak ağası’ diye söz etme talihsizliğine düçar olmuştur.

Aynı sahabileri kastederek “Nasıl Harun gelip Karun oldular?” türünden ‘edep sınırlarını zorlayıcı’ sorular da mezkûr şahsın mârifetiyle ortaya atılmıştır.

Kafasında öyle bir din algısı vardır ki, bu algıya göre, ‘mütekaddim ulemâ’ ve bu dini şimdiye kadar tefakkuh eden seleflerimiz, Ehl-i Kitab’ın yaptığı türden bir tahrif ameliyesine soyunmuş, önceki elçilerde görüldüğü gibi bu ümmetin de peygamberi irtihâlinden sonra yüceltilerek hayatın dışına itilmiş, mesajı çarpıtılmış ve vahiy tanınmayacak kadar özünden uzaklaştırılmıştır!

Birazdan kendisinin ağzından bu ‘hezeyanlara’ yer vereceğim ama burada şu soruyu sormanın tam zamanıdır: Kardeşim, bizden önceki nesiller ve ilmî namus ve kapasiteleriyle yolumuzu aydınlatan âlimlerimiz sizin dediğiniz şekilde bu dini toptan yanlış anlamışlarsa ve hatta zımnen ifadelendirdiğiniz türden kahir ekseriyeti bir hıyânetin öznesi iseler, siz bu dini kimden öğrendiniz?

Mesajını bu türden ‘nâehil’ ellere teslim etmiş bir dinse karşımızda duran, nevzuhur tenkidleriniz bu dine de râci olmuş olmaz mı?

*

Gelelim bir talihsizliğin belirtisi şu beyanlara:

1. “Bu açıdan bakıldığında ‘âlemlere rahmet’ olarak gönderilen yani insanlıkta sevgi ve merhameti yaymak/yerleştirmek/yaşamak/yaşatmak için gönderilen ‘Allah’ın kulu ve elçisi’ bir harikalar diyarı kahramanı değildir!

“Bir tavşan deliğinden geçerek masal adasına gitmiş ve orada fantastik bir hayat sürmüş değildir. Doğduğunda ne Kisra’nın ateşi sönmüş, ne Bizans’ın gölleri kurumuş, ne de yıldız kaymıştır.

“Hepimiz gibi bir ‘beşer’ olarak doğduğunda hiçbir şey olmuş değildir.

“Kâinat onun ‘yüzü suyu hürmetine’ de yaratılmış değildir.” [2]

2. “Oysa…

“Ne olduysa onun ‘öksüz yüreğinde’ olmuştur. Esasında Muhammed, insanlığa dair esaslı sorular ve büyük arayışlar içinde çıktığı, derin vicdani sorgulamalar ve metafizik gerilimler yaşadığı ‘Hira’ da dünyaya gelmiştir. Oradan şehre inmiş, büyük hareketini başlatmış, iddialarının arkasında durmuş, Bedir’de, Uhut’da vuruşa vuruşa tarihin meydanına çıkmış, böyle böyle ‘doğmuş’tur!” [3]

(Bu sözlerdeki ideolojik zihnî arka plâna dikkatinizi çekerim. M.T)

3. “Bunların farkında değilseniz peygamberi harikalar diyarında dolandırır, eski peygamberlik anlayışı ile karıştırır, böylece bir masal kahramanı haline getirmiş olursunuz. Nitekim ‘sorgulanmamış’ dinî kültürümüzün bunu başardığını (!) görüyoruz.” [4]

(Bu sözlerdeki ‘sorgulanmamış dinî kültür’ terkibinin ne denli genelleyici/ tehlikeli/ geçmişi toptan itham edici olduğu izahtan vârestedir. M.T)

4. “Peygamberin sağlığında inkârcıların sürekli istedikleri; yerlerden pınar fışkırtmak, Uhud dağını altın yapmak, ayı yarmak, parmaklarından su akıtmak, bir kap hurma ile binlerce kişiyi doyurmak, gelecekte kimin başına ne geleceğini haber vermek gibi birçok mecnunluk, kâhinlik, sihirbazlık ve muallemlik gösterilerinin, vefatından sonra bizzat Müslümanlar tarafından ona yaptırıldığını görüyoruz.

“…Demek ki beklenti hiç değişmiyor.

“İnkârcıların bütün taleplerinin, sonraki yıllardaki kimi ‘sorgulanmamış’ kaynaklarca peygambere isnad edilmiş olması dehşet verici, dramatik ve bir o kadar da hazin bir durumdur.

“…Durum buyken inkârcılarla aynı ağızla bizzat Müslümanların ‘Sadece bir beşer, sadece bir elçi’ yetmez, buna inanamayız; ayı yarmalı, parmaklarından su akıtmalı, odunu yanına çağırdığında gelmeli, tükürüğü deva, idrarı şifa olmalı ki peygamber olduğuna inanalım!’ dercesine ‘Mucizât-ı Ahmediye’ yarışına girmeleri de ne oluyor?

“Bunların inkârcıların taleplerinden ne farkı var?

“Sadece bir beşer, sadece bir elçi olsa -ki öyle- inanmayacak mısınız?

“İnanamıyor olunmalı ki düzmüş de düzmüşler:

“Mecnunluk yapmış: Cinlerle konuşmuş! Hani o cinlerle konuşan değildi? Nusaybin’den gelen ve cinlere inanan yabancı bir heyetle görüşmesini cinlerin kendisi sanıyor garibim!

“Kâhinlik yapmış: Kimin nerede öleceğini bir bir haber vermiş… Osman’ın halife olacağını, Muaviye’nin başa geçeceğini, Yezid’in kan dökeceğini, Emevilerin, Abbasilerin zuhur edeceğini, İstanbul’un fethedileceğini, Fatıma’nın en önce öleceğini, Ammar’ı baği bir taifenin katledeceğini, İsa’nın nüzulünü, Deccal’in zuhurunu, Türklerle savaşılacağını, daha nice nice olayları haber vermiş…(Said Nursi; Risale-i Nur Külliyatı, Ondokuzuncu Mektup; Mucizat-i Ahmediye bölümü, Hadis kitapları; El-Fiten Ve’l-Melâhim bölümleri, Suyuti; Hasaisu’l-Kübra, 3 cilt birarada).

“Sihirbazlık yapmış: Eliyle ayı işaret edince ikiyi bölmüş… Bir kap yemeğe elini dokunmuş ve üçyüz kişi doymuş… Parmaklarından sular akıtıp orduyu doyurmuş… Tükürüğü şifaymış, idrarını içen kadın bir daha hasta olmamış… Bir keçinin sadece ciğer ve böbreklerini bir kaba koymuş ve ondan yüz otuz sahabe doymuş… Hz. Cabir borcunu ödeyemiyormuş; peygamberimiz tarlasında gezmiş ve o yıl mahsul öyle artmış ki Cabir’in hiç borcu kalmamış… Çölde susuz kalınca bir kap suya üfürmüş, elini sokup çıkarınca çeşmeden akar gibi şarıl şarıl su akmış… Def-i haceti için bir yere oturmuş; civardaki iki ağaç hemen gelerek onun üzerini örtmüş kalkınca da ağaçlar tekrar yerine gitmiş… Zehirli bir keçi ona ‘ben zehirliyim beni yeme’ demiş… Hz. Ali’nin gözüne tükürmüş ve gözü iyileşmiş… Bir çocuğun koluna kaynar tencereden su dökülmüş; peygamberimiz çocuğun kolunu tükürüğü ile iyileştirmiş… Güvercin mağaranın kapısını örmüş… Kurt onun peygamberliğini haber vermiş… Deve ona salavat getirmiş… Arslan, ceylan, keler onunla konuşmuş ve risaletini haber vermiş… Ölmüş kızı çağırmış ve dirilip ona buyur (lebbeyk) demiş… Ölmüş adam kalkmış yanında Hz. Enes olduğu halde peygamberle yemek yemiş……( Said Nursi; Risale-i Nur Külliyatı, Ondokuzuncu Mektup; Mucizat-i Ahmediye, Hadis kitapları; El-Fiten Ve’l-Melâhim bölümleri, Suyuti; Hasaisu’l-Kübra, 3 cilt birada)…

“Daha neler neler…

“Tam bir ‘Muhammed harikalar diyarında’ kıvamı…” [5]

(Bu satırlar, yoruma ihtiyaç bırakmayacak kertede hazindir; acınılası bir zihnî dezenformasyona delâlet eder. Müellifin güya ironik, aslında müstehzî bir edayla diline doladığı ‘mucizat’ bahsi, Mu’tezile’nin bile peygamberliğin ön şartı olarak gördüğü, hiçbir aklı başında âlimin reddetmediği, âyet ve hadislerle varlığı sarih bir meseledir. Bu hezeyanlara cevap teşkil eden bölümleri bir sonraki yazıda ele alacağız ama şunu şimdiden söylemekte fayda var: “Mu’cizat-ı Ahmediye yarışına girmek” türünden ‘yakışıksız’ terkiplerle muhtemelen Bediüzzaman (da) kastediliyor. Şu gayet açıktır ki, ne Bediüzzaman ne de bir başka Ehl-i Sünnet âlimi, denildiği türden ‘mucize istismarcılığı’ yapmıştır. Mucizeler, muannidleri ikna içindir, Allah’ın bir lütfudur. Bu gerçekleri dile getiren ulemânın beyanlarını, ‘inkârcıların talepleri’ ile bir tutmak, en hafif deyimiyle akıl tutulmasıdır ve hakikate saygısızlıktır. Onların hepsi atılan bu ‘çamur’dan Allah’ın izniyle berîdir. M.T)

5. “Bana öyle geliyor ki Musa’dan sonra Yahudilerin, İsa’dan sonra Hıristiyanların ‘sadece bir beşer, sadece bir elçi’ olan bu peygamberlerin çarşıda pazarda dolaşmalarını yetersiz bulup harikalar diyarına göndermeleri, masal adası kahramanları haline getirmeleri, uçtukça uçurmaları gibi Muhammed’ten sonra da Müslümanlar aynı şeyi yaptı.

“Biraz kanatıyor ama bu tesbiti yapmadıkça mesafe alamayacağız.

“…Ben de diyorum ki bu zaten hep böyleydi.

“Hiçbir Peygamber yoktur ki kendisinden sonra getirdiği din ters yüz edilmemiş olsun!” [6]

(Bu pasajda Allah Resulü’nden (s.a.v) söz edilirken, salt ismiyle bahsedişteki müsteşrikvâri çirkinliği bir kenara not edelim. Bir de şu: “Hiçbir Peygamber yoktur ki kendisinden sonra getirdiği din ters yüz edilmemiş olsun!” cümlesi İslâm’ın da tahrif edildiğini iddia ediyor. Bu hezeyan değilse nedir? M.T)

Ne Eliaçık’tan yapacağımız alıntılar bitti; ne de biz bunlara cevap teşkil edecek bölümleri nakledebildik. Fakat ciddi bir zihni teşevvüşle karşı karşıya olduğumuz âşikârdır. Bu tür yaklaşımlara karşı uyanık olunmalı, retoriğe aldanılmamalıdır. Konunun devamını diğer yazıda ele alalım.

[1] http://www.haber10.com/makale/15950

[2] http://www.haber10.com/makale/15332/

[3] http://www.haber10.com/makale/15332/

[4] http://www.haber10.com/makale/15332/

[5] http://www.haber10.com/makale/15332/

[6] http://www.haber10.com/makale/15332/