İstibdat Ne Yana Düşer?

MURAT TÜRKER                                                              30.05.2011

Ortadoğu’da cereyan eden halk ayaklanmaları bağlamında gündemimizi tekrar yoğun olarak işgal etmeye başlayan bir kavram var: İstibdat…

Uygulamaları ile kendi halkına yıllardır âdetâ kan kusturan güdümlü idarecilerin yönetim şekilleri ifade edilirken sık sık dolaşıma sokulan bir kelime bu.

Şüphesiz bu zorba yönetimler söz konusu olduğunda, bu kavramın içini dolduran fazlasıyla icraata da tanıklık ediyoruz.

Problem de burada değil zaten…

Gayet net müşâhede ediliyor ki, istibdat sözcüğünün zihin dünyamızda çok daha şumullü, daha doğrusu abartılı bir karşılığı bulunuyor.

Batının bâtıl terminolojisi üzerinden hayatı okumayı itiyâd edindiğimizden beri, kavramlara ithal bir takım anlamlar yükleme illetinden teberrî edemiyoruz. Bu da, kelimeler ve çağrışımları üzerinden insanların zihinlerinin biçimlendirildiği bir zihnî vasatı idrâk ediyor olan bizlerin çarpık bir algıya demir atmamıza yol açıyor.

Sahiden bugünün modern tasallutla iğdiş edilmiş bir zihninin algı çerçevesinde cihad neye tekabül etmektedir; terör ne yana düşmektedir? Faraza bu ikisini net olarak ayırmamızı temin edecek bir zihin netliğine sahip miyiz?

Konumuzla ilgili olan boyutuyla soralım: Bugünün ‘özgürlükçü’, ‘demokrasi havârisi’ ve ifade hürriyeti sevdalısı muhafazakârlarının dimağında, istibdat kelimesi ne tür idârî tasarrufları ihata edecek bir anlam genişliğine sahiptir?

Mesela istibdat kelimesini öne sürüp bir takım uygulamalara veryansın eden ‘İslâmî’ çıkışlar, gerçekten sınırları belli ve hakkaniyetli bir fikrî sahada kalma hassasiyetiyle mücehhez midir?

Yoksa, istibdat gibi ‘kullanışlı’ bir kavramı ele geçirmişken, bugünün modern algısına kabul ettirilemeyecek her türden idârî tasarrufu aynı kefeye koyarak ademe mahkûm eden ve nerede duracağını kestiremeyen bir zihnî bulanıklıkla mı yüz yüzeyiz?

Abdülhamid ile Beşşar’ı aynı kavramla tarif etmekte kendisini gösteren akıl kamaşmasından söz ediyorum.

Bu tesbitimize, “Kim ikisini aynı kefeye koyuyor ki kardeşim?” türünden kontra bir soru ile mukabele etmeyi düşünecekler esasen haklıdırlar.

Zaten ben de ikisinin aynı kefeye konulmasından değil, aynı kavramla tarif edilmesinden yakınıyorum. Dikkat ediniz, bugünün müslümanlarının kahir ekseriyeti, istibdat kavramı üzerinden analiz yapmaya kalktığında, Abdülhamid Han ile Beşşar veya benzerleri arasında mâhiyet değil, derece farkı olduğunu düşünüyor.

İşbu analiz çoğu zaman, birinin laik bir arka plândan yola çıktığı ve halkını ezdiği, diğerinin istibdâdının ise din adına olduğu kabulüne yaslanıyor.

Bu yazı II. Abdülhamid Han’ı değerlendirme adına yazılmadığı için meseleyi ona hasretmenin anlamı yok. Onu toptan aklama gibi bir saplantımız da yok. Biz, bugünün müslümanının biçimlendirilmiş zihin dünyasında istibdat kavramının karşılığının hangi mübalâğalı raddelere ulaştığını masaya yatırmaya çalışıyoruz.

Kestirmeden soralım: Hz. Ömer (r.a), müteşâbihatı diline dolayan bir adamı –zihinleri bulandırdığı için- kafasına sopayla vurarak tecziye etmişti. Şimdi bu istibdat mıdır, değil midir!?

Fukaha, bir İslâm devletinde namaz kılmayanın kendi hâline bırakılmayacağına hükmetmiştir; fikir, ifade ve eylem özgürlüğünün bu kadar terviç edildiği bir vasatta bu hükümleri ‘müstebitçe’ bulmamıza mâni olacak ne tür donelere sahibiz!?

Dinin ukubat sahasını, el’an zihnimizde mütedâvil bulunan istibdat kavramının kapsam alanı dışına çıkartabilecek miyiz?

Ahkâmın tatbikat sahası ile dimağımızdaki istibdat alanı çakıştığında, işin içinden hangisini yok sayarak çıkacağız?

Misaller ve sorular arttırılabilir…

Mesele, ehl-i dinin zihnî koordinatlarının, modern kabullerle çatışan her türden idârî tasarrufu istibdat olarak yaftalayacak iptidâî bir fikrî seviyede duraklıyor olduğu meselesidir.

Uzunca bir süreden beri hayatı ödünç bir terminoloji üzerinden okuyor oluşun bizi getirdiği nokta budur.

Piyasada arz-ı endâm eden bunca istibdat karşıtının tamamı haklı bir zeminden yola çıkmıyor. Çünkü ithâl etmekte beis görmediğimiz terminolojide istibdat, modern bireyin zihin ve beden konforunu sarsan her türlü yönetimsel tedbiri içine alan bir anlam genişliği ile ifade ediliyor. Bu şemsiyenin altına, kurtulunası birer kukla figür olan Ortadoğulu yöneticiler zaten giriyor; fakat özgürlük, müsâvât, demokrasi… gibi bugünün hâkim kıymet hükümleriyle zıtlaştığı düşünülen cârî ya da muhayyel tüm idâre biçimleri de bu çerçevenin içinde mütâlâa ediliyor.

Günümüz müslümanlarının kayda değer bir kısmı, kendi îcâdı olan keyfî uygulamalarla ahaliyi ezen despotların müstebit olduğunu düşünmüyor sadece; vahyin çizdiği sınırlara râm olmuş olsa da, metazori olduğuna inandığı uygulamaları hayata geçirecek mevhum bir yöneticiyi de aynı kategoride değerlendiriyor.

Bir çürüme ve yozlaşma yaşadığımız tezi haklı ise eğer, bu süreç, kavramlarımıza ilişilmesine sessiz kalmamız nedeniyle hız kazandı.

Bizi biçimlendiren terminolojiye sırt çevirmeden ve bize has bir dille konuşmaya başlamadan da idbârımız ikbâle dönmeyecek gibi görünüyor.