İsmail Kara’dan… (Okunası Tesbitler)

24.07.2015

  • Tahsil yıllarımız itibariyle dindar ve muhafazakâr insanların eline imkânlar, makamlar ve iktidarlar geçtikçe memleketin giderek düzeleceğine, güzelleşeceğine, hak ve hukukun daha fazla tanınacağına dair bir kanaatle yetişmiştik. Hatta bir inançtı bu. İmam hatipte talebe iken bizim gibi saf olan hocalarımız “Ne zaman ki imam hatip mezunları profesör, vali, milletvekili, bakan, rektör olur, o zaman Türkiye kurtulacak.” derlerdi. Biz de buna inanmıştık, memleketi mutlaka kurtaracaktık. Halbuki kendimiz kurtulmamıştık.
  • O zaman da şimdi de Özal’ın tahsilli mütedeyyinler, İslamcılar, cemaatler ve tarikatlar nezdinde nasıl bu kadar hüsnükabul gördüğünü ve ona rahmet okunduğunu tedirginlikle izledim, izliyorum. 12 Eylül İhtilali ile Özal’ı nasıl bu kadar kolaylıkla birbirinden ayırdıklarını… 1996’da bu konuda bir yazı da yazmıştım. Tedirginlikle karşılanmıştı o metin. Görünen şu: Sistem, sistemi tamir ve tadil edeceği hatta onu değiştireceği umulan ve beklenen kadroları, kafaları içine çekiyor ve kendine benzetiyordu. Ayrıca sadece bürokraside değildi bu, ticarette, okullarda, üniversitede, düşüncede, kültür ve yayın dünyasında, basında, gündelik hayatta, siyasette, dini anlama ve yaşama üslubunda… Düşmanın silahıyla silahlanacağız derken düşman gibi olmuştuk âdeta.
  • Şehri insan kurar, şehir de insanı. İhtiyaçlar, devirler, etkileşimler de olacak, değişecek. Soru şu: Mekândan, şehirden, mimariden anlayan fakat gözü kapalı getirdiğiniz bir yabancı insanı Mecidiyeköy’ün, Başakşehir’in, TOKİ evlerinin, bilmem hangi pahalı sitenin, üniversite kampüslerinin, alışveriş merkezlerinin ortasına bıraksanız ve deseniz ki; burası neresi olabilir? Hangi insanların, hangi bakış açısının eseri buralar? Tabii cami gibi çok belirgin yapıları görmeyecek. Bir şekilde Türkiye, hatta Müslüman bir Akdeniz ülkesi olduğunu çıkarabilir mi? Aynı şeyi evlerimiz için de söylüyorum: Besmele levhası, serili seccade gibi bariz işaretleri kaldırırsanız bugün diyelim ki bir İslamcı ile bir Levanten’in, bir Kemalist’in, bir solcunun, bir cemaat ve tarikat mensubunun evinin mimarisi, iç donanımı, eşya kullanımı, israfı ve tutumluluğu, mutfağı, banyosu arasında bir fark görülebilir ve dışardan biri tarafından tesbit edilebilir mi? Hatta bu evde oturanların Türk oldukları anlaşılabilir mi? Anlaşılamaz dersek, o zaman hangi inancımızdan, hangi medeniyetimizden ve kültürümüzden bahsediyoruz? İçi bomboş “medeniyetimiz” lafı, zaten çok tedirginlik verici benim için. Fakat bu bomboşluğuyla ne kadar da tedavülde!
  • Sadece Ramazan çadırı değil belediyelerin, vakıf ve derneklerin yürüttüğü ve desteklediği Ramazan programlarının o kadar çok sıkıntılı ve düşük kıratta tarafı var ki. İlahi ve müzik icraları, tercihleri o kadar kötü ki. Ya yaydıkları sesler! Yeşil pop, yeşil ilahi bir felaket zaten. Halbuki Türkiye bir ilahiler memleketidir. Kimse Yunus Emre’den bile korkmuyor, utanmıyor! Çoğu farkında da değil. Eline bir sikke, bir tennure geçirenin uluorta yerde dönmeye başlamasının bu kadar yaygınlaşması da ürkütücü. Ve muhafazakârların, dindarların elinde. Halbuki sema, adı üzerinde bir zikir, bir ayin, bir ibadettir. Bilirsiniz, 1952 yılında Konya’da sema yapılmaya başlandığı zaman Cumhuriyet’in valisi mutribi ve semazenleri topluyor ve “Bakın bu bir gösteridir, birinizin içinden Allah dediğini fark edersem hepinizi yakarım.” diyor. Şimdi herkes gösteri yapıyor. Aslında çok ürkütücü bir manzara, akıl almaz bir değişme, ama kime anlatılabilir? Avrupa yahut ABD’de de Rûmî vakıf ve dernekleri aynı bayağılıkları yapıyor. Küresel bir musibet yani.

 

 

* http://www.nihayet.com/genel/imkansiza-yonelmedikce-mumkun-olan-ele-gecmez/

 

1.358 kere okundu