İşgal Değil Fetih, Terör Değil Direniş…

MURAT TÜRKER                                                              07.02.2009

Gündeme dâir yazıların çoklukla yer bulduğu bir ortam değil Karakalem…

Ama güncelin, müslümanların tarz-ı telakkisine yansıyan yanları var…

İsrail’in vahşeti, Gazze’nin dramı, Başbakanın Davos çıkışı vs. gündemin sıcak konuları…

Birkaç noktanın üzerinde durduktan sonra asıl söylemek istediğimiz noktaya değinelim.

Erdoğan’ın tepkisi doğaldır ve yerindedir. Ancak bu sembolik çıkışın, AKP hükümetinin İsrail vahşeti karşısındaki tutum sicilini temize çıkartacak boyutta işlevsel olmadığı da bedihîdir.

Başbakanın üslûbunu diplomatik bulmadığı için abartarak eleştirenler de, tarz-ı hareketinden ‘Davos fatihi’ konsepti üretenler de aşırılık sularına yelken açmış olmakla mâluller…

Hükümetten süreç içerisinde somut adım bekleyenleri püskürtmek için kullanılan en önemli argüman, “Bunca yıllık derin stratejik ilişkileri yok sayarcasına bir hükümetten fevrî çıkışlar beklemek mâkul bir tutum değil” yaklaşımı idi. Nitekim Başbakan da, ‘bakkal işletmedikleri’ değerlendirmesi üzerinden bu tavra destek çıktı.

Bu yorum bir yere kadar kabul edilebilir olsa da, Erdoğan siyaseti ve AKP diplomasisinin mezkûr saldırı öncesi, yani nisbeten sakin dönemlerde de Türk siyasetini ABD-İsrail yörüngesinden çıkartacak bir izlek takip etmediği ehlinin mâlûmudur.

Barış olarak adlandırılan zaman dilimlerinde uluslar arası hâkim politik kurguya itirazı olmayan bir siyaset dilinin, vahşet dönemlerindeki söylemsel tepkilerinin sembolik olmaktan öte bir anlamı yoktur.

AKP kurmaylarının, Davos olayını iç siyasette kazanıma tahvil etmelerini eleştirenleri ise anlamak mümkün değil.

Elbette bu tür mânidar tablolar, siyaset esnafı tarafından siyasî yatırım olarak kullanılacaktır; hatta kullanılmalıdır.

Yıllardır demokrasi kültürünün yokluğundan yakınanlar, acaba siyasetçilerin oy peşinde olmasını tenkid ederken tutarlı mı davranmaktadırlar?

Ne tahayyül ediyor ve ne öneriyorlar?

Brifingli ve icâzetli politik aktörler, uzun yıllar boyu siyaset dışı güç odaklarına bakarak hizâya geliyorlardı.

Bırakınız biraz da halkın varlığını hatırlasınlar. Bırakınız ‘oy avcılığı’ yapsınlar.

Birileri gibi demokrasi âşığı değilim; onu en ideal rejim olarak görenleri de hayretle karşılarım.

Ama mâdem demokrasi temelinde konuşuyoruz, demokratik bir vasatta siyasetçilerin, halkın ve tabanının taleplerini politik arenaya yansıtmasından doğal ne olabilir?

Siyasetçi, kendisini iktidara taşıyan ahâliye değil de, başka bazı odaklara kendini beğendirme merkezli bir dil mi geliştirmeli bu ilginç güruha göre?

Yani bir de şu var: Başbakanın tutumunu acımasızca eleştirenler, gerçekten Türkiye’nin orta vadede küresel aktörler tarafından dış politikada kıskaca alınacağından samimi olarak endişe ettikleri için mi feveran ediyorlar?

Ben hiç sanmıyorum. Esasen onların kahir ekseriyeti de itirazlarını iç siyasete mâtuf gizli kaygılardan dolayı seslendiriyorlar. Yani Erdoğan’ın siyasi popülaritesinin artması ihtimalinden tir tir titreyenler, bunu bir dış politika eleştirisi gibi takdim etmenin peşindeler.

Ben, AKP’nin günü kurtarmaya dönük ve yandaşlık esasına dayalı pragmatist siyaset üslûbundan ve genel eğilimlerinden rahatsız biri olmama rağmen, Başbakan’ın tepkisini yerinde buluyor ve bu tepkiyi iç siyasette prim yapmaya vesile kılmasını da doğal karşılıyorum.

Gelelim asıl söyleyeceğimize…

Takip edenlerin dikkatinden kaçmamıştır; medyanın genelinde, hatta muhafazakâr basında bile, yer yer, İsrail vahşetinden Hamas’ı sorumlu tutan ‘analizler’ okuyoruz.

Hamas’ın yanlışları olabilir; ancak Siyonist rejimin katliâmı esnasında bunları gündeme taşımak ve güya objektif tahliller üretmek, en hafif nitelemeyle hakikati rencide ediyor.

Bugün Ortadoğu’da öyle bir konjonktür cârîdir ki, böyle bir vasatta Hamas’ı ademe mahkûm edip, Filistin siyasetini Abbas yönetimine ihâle etmek, oradaki mü’minlere “Direnişi bırakın, gidin evinizde ölün!” demekten başka bir anlam ifade etmez.

Hamas’ı bir terör örgütü olarak işaretleyen yorumları da utanç tarihimizin en mûtena sayfalarına kaydetmeliyiz.

Bakınız modern algı, nasıl kavramlar üzerinden ve sinsice, zihinlere nüfuz ediyor.

Şunun altını kalın bir şekilde çizelim: Kavramlardan çok, onların içinin nasıl ve kimler tarafından doldurulduğuna bakılmalıdır.

Bizler, yani müslümanlar, ilkeli olalım derken, hakikatle bâtılın mücadelesinde tarafsız kalamayız.

Hak dâima üstündür ve tercihe şâyandır.

Bu nirengiyi ıskaladığınızda, Osmanlı’nın en şanlı tasarruflarından biri olan İstanbul’un fethine, ‘İstanbul’un işgali’ diye başlık atan gazetelere verecek cevap bulamazsınız.

İstanbul’a giren Osmanlı ordusu olduğunda bunun adı ‘fetih’, İngiliz kâfiri olduğunda bunun adı ‘işgal’ olur.

Bu, bu kadar nettir.

Dikkat ediniz, modern argümantasyon, bizleri, müslümanca kavramsallaştırma yapmaktan da alıkoyar oldu.

Bugün fetih deyince nasıl bir çağrışım oluşuyor zihinlerde?

“Elin gâvuru toprak alınca itiraz ediyoruz, biz yapınca adı fetih oluyor! Böyle çifte standart mı olur kardeşim?” bayağılığının müslüman dimağlarda karşılığının olmadığını mı sanıyorsunuz?

Bırakalım bu izâfî söylemleri, güya objektif analizleri…

Bizim ilkelerimizi, tutumuzu, beğenilerimizi yalnızca vahiy ve Efendimiz’in (s.a.v) uygulamaları belirler.

Modern insana kendimizi beğendirmek zorunda değiliz.

Reel politiğin tiksindirici söylemleri yüzünden binlerce kardeşimizin katline seyirci kaldık.

Kınama demeçleri dışında bir projesi yok siyaset esnafının…

İslâmî terminolojiye avdet etmenin zamanı geldi de geçiyor.

Bu literatüre dümen kırdığımızda, ABD’nin küresel hamlelerinin emperyalizm, Osmanlı’nın cehdinin fetih olduğunun ayırdına varacağız.

Hamas’ın bir terör değil, direniş örgütü olduğunu, birilerine hesap verme kaygısı gütmeden ifade edebileceğiz.

Eşyâ ve hâdisâtı mü’mince okumanın vaktidir.

NOT: “Fethullah Gülen Hocaefendi’yi konuşmak” adlı yazı serisi münasebetiyle birçok mesaj aldım. Çok farklı tepkiler olmakla beraber, burada yer vermek istediğim, yazıya döktüğüm kaset içeriğinin Hocaefendi’ye ait olduğuna inanmayan kardeşlerimizin iletileridir. Benden kasedin adını ve tarihini istiyorlar. İlgili ses kaydının kendilerine ulaştırılmasını talep edenler de var. Hepsine ayrı ayrı cevap yazmaya çalıştıysam da, buradan genel bir duyuru yapmakta fayda var. Mezkûr kaset, Hocaefendi’nin câmi kürsüsünden sorulara cevap verdiği döneme ait. Kasedin üzerinde tarih yok ve “Kadının Okuması” şeklinde bir ibâre var. Kayıt, bilgisayar ortamında olmadığından, isteyenlere yollama imkânından mahrumum. Söz konusu içerik, kasetten bilgisayar ortamına aktarılabilirse böyle bir imkân doğabilir ama ben, işin bu teknik yanını açıkçası çok bilmiyorum. Böyle bir işlem yapılsa ve biz bunu sitede ses kaydı olarak yayınlasak da, yine aynı konuyu gündeme taşıdığımız için bazı kardeşlerimizin rahatsız olma ihtimalleri var.