İnsana Proje, Projeye İnsan

MURAT TÜRKER                                                              02.05.2007

“Risale-i Nur’un bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, şimdiki siyasete karşı ne fikirdedir diye, Boğazlar hakkında boşboğazlığı münasebetiyle bir iki şey sordum. Baktım, alâkadarâne ve bilerek cevap verdi. Kalben, yazık dedim. Bu vazife-i nuriyede zararı olacak. Sonra şiddetle ikaz ettim.” (Emirdağ Lâhikası I-sf. 27)

Bu satırları bir ön uyarı olarak okumamız gerektiğini düşünenlerle beraberim. Gündelik siyasetin câzibesine meftun olup, esas vazifeyi ıskalayanlara dönük bir ön uyarı olarak…

Tavsiye edilenin ise, gündemden tamamen bîhaber yaşamak değil, tâbir yerindeyse ‘fenâfil gündem’ olmamak olduğuna inanıyorum.

Daha sonra zihnim, yıllardır türlü pasiflik ithamları eşliğinde Nur hizmetini karalayan bazı ‘İslâmcı’ların sözünü edip durdukları ‘büyük proje’lere uzanıveriyor.

Onlara laf anlatmanın çok zor olduğunu fark ettiğim tecrübeleri tahattur ediyorum ardından.

Aktif siyasette kimin söz sahibi olacağından tutun da, gelecek seçimlerde dindarların hangi ölçüde başarılı olacağına kadar bir dizi ‘hayatî’(!) meseleden bahseden o insanların, örneğin adâlet-i mahzâ eksenli bir hayat algısını öne çıkaran değerlendirmeleri nasıl müstehzî bir tavır ve bıyık altı bir gülümseme ile dinlediklerini anımsıyorum.

Bir taraftan elmasa cam nazarıyla yaklaşan o insanlara bu tür hakikatli mevzuları anlatmaya çalışan ama istihzâ ile mukabele gördüğü için gerçeğin incinmesine yol açan arkadaşa içten içe kızıyorum; bir taraftan da olanları anlamlandırmaya çalışıyorum.

Enfüsî âlemde tekleyip duran müslümanların, afâkî sahada bu denli hâhişkâr olmalarını ne ile izah edeceğimi bilemiyorum.

İktidar projelerinden dem vurup zihninde tepeden inmeci bir değişim tasavvuru yaşatan mü’minlerin, imana ait istidlâl yöntemlerini ‘çiçek böcek muhabbeti’ olarak aşağılaması kanıma dokunuyor.

Küllî projelerin, yönetime ortak olmaya mâtuf kapsamlı ve sistematik çalışmaların konuşulduğu bir mahfilde, ferdin hukukuna ve ne olursa olsun adâlet eksenli hareket edilmesinin önemine atıf yapan değerlendirmelerin hafife alınıp, ‘sırası mı şimdi?’ duyarsızlığı ile karşılanmasını hazmedemiyorum.

Değişimin toplum temelli değil insan merkezli olduğunun ıskalanmasına anlam veremiyor; güce veya iktidara yatırım yaparak bir toplumsal ıslah plânlayanların, yaşanmış olumsuz tecrübelerden ders almamış olmalarına hayret ediyorum.

İslâm’ı bir ideoloji derekesine indirgeyenleri; imana ve insana yatırım yapmayı, ‘dâvâ’nın bu kadar zaman kaybına tahammülü olmadığı gerekçesiyle ‘yumurta kabuğu ile denizi boşaltmak’ olarak nitelendirenleri gördükçe ümidimin aşındığını hissediyorum.

Bunları, ‘İslâmcı’ diskurun kritiğe tâbi tutulması gerektiğini düşündüğüm için söylüyorum.

Fakat mezkûr duruş ve handikaba sadece siyasal İslâmcıların boy verdiği meclislerde rastlanmadığını iyi biliyorum.

Evet, genel seçimlerin hangi tarihte yapılacağına kilitlenmiş, Cumhurbaşkanlığı seçimine dâir ekrana getirilen hiçbir hukukî tartışmayı kaçırmayan, bürokraside müslümanların ağırlığının niçin bir türlü artmadığı üzerine kafa yoran bir siyasal İslâmcının, ferdin haklarından bahisler açan, ilkeliliğe atıf yapan, strateji adına da olsa temel ölçülerin aşındırılmasına itiraz eden yorumları hafife alacağının ve bunları ‘küçük işlerle uğraşmak’ olarak nitelendireceğinin farkındayım; bu hiçbirimiz için sürpriz değil zaten.

Onlar, İslâm’ı, kurallarını başkalarının koyduğu bir mücadele zemininde temsil etmeye çalışıyorlar ve maalesef oyunu kurallarına göre oynuyorlar. Kafalarında, iktidar yolu ile hayata geçirilecek bir toplumsal dönüşüm projesi var. Büyük işlerin adamı olduklarına inanıyorlar ve basit(!) meselelerle uğraşmıyorlar.

Gözü açıklığı, hasım cepheye aman vermemeyi, meşrû olmasa da düşmanın silahı ile silahlanmayı kaçınılmaz görüyorlar. İmanî meselelerde yoğunlaşmayı, insan unsurunu öncelemeyi vakit kaybı telakki ediyorlar.

İşte ben onların bu anlamda yalnız olmadıklarını düşünüyorum.

İman hizmetine vurgu yaptığı halde bir siyasal İslâmcı yordamıyla hareket edenlere takılıyor gözlerim.

İki yaklaşım türü arasındaki tek farkın, güce açıktan ya da örtülü tâlib olma noktasında olduğunu müşahede ediyorum.

Adı ister araç, ister amaç olsun; güzergâhın herhangi bir yerinde yönetim erklerinde söz sahibi olmak gibi bir uğrak yeri olduğunu biliyorum.

Gözlerim, tek tek insan kazanmak için uğraş vermeyi vakit kaybı olarak görenlerle, tek tek insan kazanmayı güce ulaşmak için araçsallaştıranların aynı gözede buluştuklarına tanıklık ediyor.

Allah’ı bir kalbe daha taşımanın o hesapsız ve beklentisiz hazzının yer yer ikinci plânda kaldığına şâhit oluyorum.

Birileri tavandan tabana dikte edici bir tarzı benimsiyor ve hâkim güç odakları eliyle yüz geri ediliyor. Onlarla aslında yöntemde müttefik bazıları ise, ilgili güç odaklarının müdahalesine mâruz kalmamak için, daha akıllıca bir tavır alışla, hareket stilini tabandan tavana yönelen bir blokaja oturtuyor.

Ama bu iki tutum, görünürde çok farklı da olsa benzer bir tasavvurdan, determinist bir dünya görüşünden besleniyor.

Bir kere her iki üslûp da, faturayı ‘insan’a çıkarıyor. İkisi de insanı, üzerinden projesini hayata geçirdiği bir araç olarak konumlandırıyor.

Hayata dâir soruları olan her duyarlı fert, insanı ele alıştaki bu sorunlu bakış açısını sorguluyor.

Artık kimse birilerinin projesinde piyon olmak istemiyor.

Daha doğrusu insanlar, kendisine kullanılıp atılan bir eşya muâmelesi yapılmasını reddediyor; ama aynı kişiler, şahsına bir insan ve müslüman olarak gerçekten değer verildiğini hissettiğinde ise beklenenin de ötesinde efor sarf ediyor.

Yani diyoruz ki;

Makbul ve mâkul olan ‘proje için insan’ anlayışı değil, ‘insan için proje’ tasavvurudur.

Özellikle hâdiseleri Risale-i Nur perspektifinden değerlendiren mü’minler, bu hususlarda sâir müslümanlara iyi bir model sunabilecek kaynak ve referanslara sahiptirler. Onlar, Risale-i Nur’un muhterem müellifinin Muhâkemat’ta “Hem de tahakkuk etmiş. Kur’ân’ın her bir tarafında intişar eden makâsıd-ı esâsiye ve anâsır-ı asliye dörttür. Onlar da: ‘İsbât-ı Sâni-i Vâhid’ ve ‘Nübüvvet’ ve ‘Haşr-i cismânî’ ve ‘Adâlet’tir.” dediğine şâhit olmamışlar mıdır?

Olmuşlarsa, adâleti tebeî olarak kodlayan etvârın izahı nasıl yapılacaktır? Hangi İslâmî ‘menfaat’, adâleti geri plâna itmeyi meşrû kılacak ölçüde ehemmiyetlidir?

İman hizmeti, hiçbir amaca âlet edilmemeye başlandığında, ancak o zaman, muhterem müellifin hassasiyetlerine muvâfık bir duruş benimsenmiş olacaktır.

Onun, Risale-i Nur’un ittihad-ı İslâm gibi ‘siyâsî’ bir fikre dahi alet edilmesinden endişe duyduğu şu satırlar, bizce hayli mânidardır:

“Harice göndermek için İstanbul’a gönderdiğimiz bir kısım nüshalar daha gönderilmemesinin sebebi, hacca gitmek için pek çoklar rağbet göstermediklerinden ve ‘Hududa fazla dikkat ediliyor ve bir bahane ile çevriliyor’ diye elinde olan emanet bulunan, hacca gidecek olan zât, bize yazmış ki: ‘Bunu posta ile doğrudan doğruya Mekke-i Mükerreme’de Mehmed Ali Malikî, Vaziye Mahalle-i Şâmiye adresiyle gönderilsin’ diye münasip görmüş; onu, bahane ile hududdan çevrilmemek için beraber götürmemiş. Çok da isabet olmuş. Çünkü benim ve Nur şakirdlerinin nâmına şimdi bu mecmuaları göndermek, her halde inkişafa başlayan İslâm birlik fikri ve ittihad-ı İslâm siyaseti, Risale-i Nur’u kendine bir kuvvet, bir âlet yapmaya çalışacaktı ve bizleri siyaset-i İslâmîyeye bakmaya mecbur edecekti. Halbuki Risale-i Nur’un mesleğindeki sırr-ı ihlas; îman, Kur’an hakikatlerinden başka hiçbir şeye âlet, tâbi olmadığına…” (Beyanat ve Tenvirler-sf.170)