İmam Rabbânî’den Sarsıcı Bir Mektup

MURAT TÜRKER                                                              31.03.2009

Kur’an, Ehl-i Kitab’ın mü’minlerinden ve müşriklerinden bahsediyor.

Beyyine Suresi ilk âyetin meâlini önce Diyânet’in, daha sonra da merhum Elmalılı’nın çalışmalarından aktaralım:

“Kitap ehlinden inkâr edenler ile Allah’a ortak koşanlar, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar (küfürden) ayrılacak değillerdi.” (Diyânet Meali)

“Kitap verilmiş olanlardan ve müşriklerden o küfredenler, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar ayrılacak değillerdi.” (Elmalılı Hamdi Yazır Meali)

Böylece terminolojik olarak “Kâfir Ehl-i Kitab’ türünden bir terkibin varlığına şâhit oluyoruz.

Bir de şu tebârüz ediyor: Ehl-i Kitab’ı kategorik olarak kâfirlerden ayrı bir yere oturtan yaygın bakışın temelsiz olduğu…

Evet, Ehl-i Kitab içinde muvahhid bir damar da var olmuştur. Arius ekolü, bunun ilk akla gelen örneğidir. Bunlar tarih boyunca merkezî Hıristiyan söyleminin temsilcileri tarafından işkencelere ve aforozlara mâruz bırakılmışlar ve türlü eziyetlere muhatap olmuşlardır.

16. yüzyıl İtalya’sında zuhur eden Sosyanistler de bu cümleden mütâlâa edilebilirler.

İşte bu nedenle Kur’an’ın Ehl-i Kitab’a olumlu atıf yaptığı tüm pasajları, içlerinde varlığını sürdüren muvahhid akıma hamletmek gerekir.

Ancak teslise inanan, açıktan Allah’a şirk koşan ve Efendimiz’i (s.a.v) reddeden Ehl-i Kitab mensuplarının kâfir olduğunda herhangi bir şüphe yoktur.

Birileri, “Ehl-i Kitab’a kâfir deyince elimize ne geçecek?” diyor olabilirler.

Mesele birilerinin karşısına geçip onlara ‘kâfir’ deme ya da dememe meselesi değildir.

Küfrü işmâm eden hal ve tavırlara küfür damgası vurmamaya başlayan bir muvahhid müslümanın karşı karşıya olduğu ilk ve önemli tehlike, küfrü küfür olarak bilmeme tehlikesidir ve imanın tanınması gibi küfrün tanınıp bilinmesinin ehemmiyeti de izahtan vârestedir.

Kaldı ki, imana mugâyir tavırları meşru görmeye neden olan sapkın kabuller, bu tür ‘mâsumâne’ (!) kavramsallaştırma hatalarından doğmaktadır.

Prensipte karşı olmasam da konjonktürel bağlamda muhalefet ettiğim diyalog süreci ivme kazandığından bu yana, Ehl-i Kitab’ın ehl-i necat olup olmadığının bile tartışılmaya başlanmış olması, zihnî erozyonun aşama aşama gerçekleştiğinin kanıtı olarak okunmalıdır.

Elbette diyalog faaliyetlerini deruhte edenler, genel itibariyle samimi insanlardır; bu faaliyetlerin hayırlı neticelerinden de söz edilebilir ama bu ve benzeri çalışmaların, mü’min zihinlerde her daim muhkem kalması gereken iman-küfür ayrımını berhava etmemesine de özen gösterilmelidir.

Teslisçi ve müşrik Ehl-i Kitab’ı kâfir saymayan, çocukluktan beri hepimize ezberletilen ‘imanın şartları’nı dahi parçalara bölerek bazılarının inkârının küfre neden olmadığını ileri süren bir bakışın müslümanca olduğu söylenebilir mi?

Değilse, Efendimiz’i (s.a.v) inkârları müsellem Ehl-i Kitab’ı bile Ehl-i Cennet yapma adına ortaya konan bu tehâlükün anlamı ne?

Hatta birileri, akâid kitaplarında ele alınmış ve tartışılmış ehl-i fetret için de değil, tüm Ehl-i Kitab için, onların kurtuluşundan dem vuran genellemeler yapıyorsa, durup düşünmeli değil miyiz?

İnanınız, herkesin eşit olduğu türünden değerlendirmeler de fazlasıyla nevzuhurdur; bize modern zamanların yutturduğu bir zokadır.

Aslâ bu türden bir eşitlikten söz edilemez; mü’minler üstün ve azizdir; kâfirlerse alçak ve zelildir.

Şimdilerde bu tür hakikatlerin seslendirilmiyor oluşu, kâfirin de mü’min kadar değerli olduğu safsatasının terviç edilmesi bir şeyi değiştirmez; iman ile küfür arasında kapanmaz mesafeler, mü’minle kâfir arasında da maşrıkla mağrib kadar değer farkı vardır.

Bu mevzuda şüphe duyanlara İmam Rabbânî’nin Mektubât’ında, Seyyid Nakib Şeyh Ferid’e yazılmış 163. Mektup’u okumalarını tavsiye ederim.

Söyleyen ‘Müceddid-i Elfisânî’ olunca, söz daha bir değer kazanır.

Aşağıda mezkûr mektuptan bazı alıntılar yapacağım. İlgilenenler tamamını okuyabilirler.

Önce mektubun başlık cümlesi: “İslâm ile küfrün birbirinin zıddı olduğu; bunlardan birine değer verenin diğerini küçük düşürmüş olacağı…”

Ve mektuptan bazı satırbaşları:

“Bilmelisin ki, dünya ve âhiret saadetini elde etmek yalnızca, iki cihanın Efendisi’ne (s.a.v.) tâbi olmaya bağlıdır. Ona tâbi olmak ise İslâm’ın hükümlerini yerine getirerek insanlar arasında uygulamakla, küfrün tesirlerini ortadan kaldırarak iptal etmekle, havastan ve avamdan onu kovmakla ancak mümkün olur. Çünkü İslâm ve küfür kıyamete dek, hatta kıyamette bile bir araya gelmeyecek olan iki zıttır. Birini kabul etmek diğerini reddetmeyi ve birine değer vermek diğerini küçük düşürmeyi gerektirir.

“Allah Sübhanehu, Peygamberi ve Habibi’ne (s.a.v.) hitab ederek şöyle buyurmuştur: ‘Ey peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara sert davran.’ (Tevbe-73) Allah Sübhanehu, en mükemmel ahlâk ile vasıflanmış olan Resul’üne kâfirlerle cihad etmeyi ve onlara sert davranmayı emredince; kafirlere sert davranmanın büyük ahlâkın gereği olduğu anlaşılmış olur.

“İslâm’ın yüceliği küfrün ve küfür ehlinin zilletindedir. Kâfirlere değer veren kişi, müslümanları zelil düşürmüş olur. Kâfirlere değer vermek yalnızca, onlara saygı göstermek ve onları baş köşeye oturtmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda meclislere alarak onlarla beraber olmak ve onların dilini kullanarak onlarla konuşmaktır.Bütün bunlar ehl-i küfrü üstün tutma mânâsına dâhildir. Onlara lâyık olan, köpekler gibi kovulmaktır.

“Eğer onlarla ilişki kurmak, onlar olmaksızın neredeyse ulaşılamayacak olan dünyevî bir maksada dönükse, o durumda onlara iltifat ve itibar etmeme hasletini gözeterek zarûrî olduğu kadar onlarla bir arada bulunmak gerekir. İslâm’ın kemâli, bu maksadı da bütünüyle terk etmek, onların arasına karışmamak ve onlara iltifatta bulunmamaktır.

“Allah Sübhanehu şerefli Kitab’ında ehl-i küfrü, kendinin ve elçisinin düşmanı olarak tanımlamıştır. O halde Allah’ın ve Resulü’nün düşmanlarıyla bir arada olmak cinayetlerin en büyüğüdür. Bu düşmanlara karışarak beraber olmanın en hafif zararı, onlarla samimiyet kurmanın oluşturduğu çekince engelinden dolayı, şer’î hükümleri uygulama ve küfrün çirkin tesirlerini ortadan kaldırma gücünün zayıflaması ve gevşemesidir. Bu çok büyük bir zarardır. Çünkü Allah’ın düşmanlarıyla dostluk ve samimiyet kurmak, sonuç olarak Allah Azze ve Celle’ye ve onun Resulü’ne düşmanlığa varır. Böyle davranan kişi kendisinin ehl-i İslâm’dan olduğunu, Allah’a ve Resulü’ne iman ettiğini iddia edebilir; ancak o bilmez ki, bu gibi çirkin işler İslâm nimetini ondan tamamıyla kaldırır. Nefislerimizin ve kötü amellerimizin şerrinden Allah’ a sığınırız.

“Müslüman yöneticilere düşen, bu nasipsiz kâfirlerin daima zillet içinde boyun eğmelerini sağlamaktır. Hint bölgelerinde ehl-i küfürden alınan cizye, kökünden kaldırılmıştır. Bu, ehl-i küfrün bu diyarın sultanlarıyla olan beraberliklerinden doğan uğursuzluk sebebiyledir. Onlardan cizye almanın temel maksadı zillet içinde boyun eğmelerini sağlamaktır. Onlara yaşattırılan bu zillet o derece olmalıdır ki; cizye alınması korkusu sebebiyle süslenmekten ve değerli elbiseler giymekten sakınmalıdırlar. Hatta daimî surette mallarının ellerinden alınması korkusunu yaşamalıdırlar. Sultanlar cizyeyi engellemeye nasıl cesaret ediyorlar! Halbuki Hak Sübhanehu cizyeyi onların zilleti için koymuştur. Onun alınmasındaki maksat o kâfirlerin zillet ve alçaklık içinde yaşamaları, ehl-i İslâm’ın ise üstünlük ve izzet sahibi olmasıdır. Küfrün zilletindedir İslam’ın izzeti!”

Evet…

İki husus benim dikkatimi fazlasıyla çekti: Birincisi, cizyenin illetinin kâfirlere zillet yaşatmak olarak sunulması ve ikincisi, cizye alınan gayr-ı müslimlerin büyük İmam tarafından kâfir olarak tesmiye edilmesi…