İmam Mâlik’ten Mânidar Bir Mesaj

MURAT TÜRKER                                                              16.01.2008

Devletin, kimi uygulamaları vasıtasıyla hareket sahasını genişletmesinden müştekî olan kayda değer bir kesimden söz edilebilir. Şikâyetçiler; çünkü devletin bu işi, kişisel özgürlük alanlarını daraltmak suretiyle kotardığını düşünüyorlar. ‘Renksiz’ anayasa algısının toplumda ciddiye alınması gereken bir karşılığı olduğu bilgisi de, bu durumla yakından ilintilidir. Buyurgan ve fazla müdâhil bir yönetim üslûbu, haklı eleştirileri celbediyor.

Resmî ve merkezî söylemin hayatın hemen her alanına teşmil edilmesi, kozmopolit insan gerçeği göz önüne alındığında bir hayli sorunlu görünüyor.

Devlet seçkinlerinin mantalitesinin, belli vehimlerin yedeğinde ülkeden ayrılma idmanları yapan azınlık hâricindeki geniş kalabalıkları tedirgin ediyor oluşu da, mevcut durumun tezâhürlerinden biridir.

Dinî, mezhebî, etnik vs. gerekçelerle haklarına kast edildiğine iman etmiş insanlar önemli bir yekün oluşturuyor.

‘Azınlık hakları’ bu topraklarda uzun boylu tartışma konusu yapılmıştır. Ama bu coğrafyada, ‘çoğunluğun hakları’ diye bir mesele de vardır.

Sâir mezhep, meşrep, inanç ve/veya etnisiteye mensup fertlerin haklarına da duyarlı olan ama kendi öncelikleri sürekli tahkir ve tezyif gören kayda değer bir kesim, izleyenlere mağduriyetin fotoğrafını sunmaktadır.

Kısacası hak ihlâllerinin bilançosu tutulacak olduğunda, bu ülkenin mütedeyyin insanlarının üst sıralarda yer alacağı ehlinin mâlûmudur.

Bu zâviyeden, müsbet anlamda taleplerin dillendirilmesi ve sivil teşebbüslerin canlandırılması elzemdir.

Ancak bunlardan önce yapılması gereken bir şey daha vardır.

O da eleştirdiğimiz hususların kendi dünyamızdaki izlerini ortadan kaldırmaktır.

Yönetici irâdenin buyurgan üslûbundan rahatsız olanlar, evvelâ iç bünyedeki ‘âmirâne’ tutumlarını gözden geçirmelidirler…

Devlette bir ‘resmî söylem’in varlığından müştekî olanlar, âit oldukları yapılara hâkim ‘tek ses’ görüntüsünü izâle etmelidirler…

Eleştirel tonlu her farklı görüşün, yasalar ve resmî kanallarla tâkibat altına alınıp soruşturmaya tâbi tutulmasından şikâyetlenenler, dönüp kendi dünyalarında bir ‘eleştiri ahlâkı’ inşâ edip edemediklerine göz atmalıdırlar…

Bireyin haklarını budayan bir devlet telakkisinden sızlananlar, ferdin hukukunu es geçen cemaat tasavvuruna da neşter vurmalıdırlar.

Ülke yönetiminde söz sahibi olanların gereğinden fazla müdâhil tavır alışlarını speküle edenler, bu pozisyonun izdüşümü olarak değerlendirilebilecek yaklaşımlarını da masaya yatırmalıdırlar.

Aksi takdirde…

Bir ‘samimiyet sınavı’ndan daha ‘çakmak’, çifte standart denildiğinde ilk akla gelen olmak türünden tehlikeler kapıdadır.

Şeffaflığın ve hukuku önceleyen tutumların içtimâî plânda yerleşik hâle gelmesi, bizim bu değerleri içselleştirme derecemizle yakından ilgilidir.

Muktedir oldukları sahada hak ve hukuk adına titizlenmeyenlerin, bir başka platformda mağdur edilişleri arasında belki de kaderî bir bağ vardır.

Geçenlerde Nuray Mert, muhafazakâr kesimin Kemalizm karşıtlığının, mezkûr ideolojinin otoriter karakterinden değil, ‘Atatürk’ün rakı masası’ gerçeğinden ileri geldiğini yazmıştı.

‘Otoriter’ kelimesinden ‘otorite’ kavramına geçiş yapan zihnim ise devrin Abbasî halifesinin, İmam Mâlik’e yaptığı teklife karşılık aldığı cevaba uzanıverdi.

Halife, İmam’a, “Eserin Muvattâ’yı Kâbe’nin duvarına asalım. Bütün Medine halkı bununla amel etsin” dediğinde, kendi görüşünün bu şekilde peşinen otorite kabul edilmesini reddeden İmam Mâlik, Efendimiz’in (s.a.v) kabrini göstermiş ve “Bak” demişti: “Bu kabrin sahibi dışında herkesin sözü alınır da, atılır da!”