İlkelerimizi Vahiy Belirler

MURAT TÜRKER                                                              05.03.2008

Başörtülü bayanların bildirisinin içeriğini, Sabah Gazetesi muhabiri Ferhat Ünlü’nün haberinden okumuştum.* Bir okuyucu kardeşimizin değerlendirmesi üzerine yapmış olduğum tahkikatta, bildirinin asıl metninde, eşcinsellerin haklarına atıf yapan bir pasaj olmadığını fark ettim. Bir istihbarat yanlışına mâruz kalmışım; metnin orijinalini incelemeden mezkûr habere bel bağlamış olmak da benim hatam…

Yalnız söz konusu hata, bir önceki yazıda serdettiğim düşüncelerimden caymamı gerektirecek ölçüde meselenin özüne müteallik değil.

Şunları söylüyorum özetle:

1. Ehl-i dinin özgürlükler bahsine yaklaşım konusunda bir kafa karışıklığı yaşadığını düşünenlerle beraberim. Belki de bu fikrî keşmekeşten hepimiz nasiplenmiş durumdayız. İşbu sebeple, bu konu etrafında cereyan edecek muhâvere ve müzâkerelerin faydadan hâlî olmayacağına inanıyorum. Bilakis bu minvalde ortaya konulacak zihnî çabaların, mütedâvil bulunan fikrî kaosa zemin kaybettirme gibi bir misyonu ifâ edeceği söylenebilir.

2. Hâli hazırda toplumun genelinde ve entelektüel câmiâda kaydedeğer bir düşünsel çeşitlilik göze çarpıyor. Bu zâviyeden, kimliğini ilk plânda dinî hassasiyetler üzerinden ifade etmeyen kesimler içerisinde de, günümüz müslümanının taleplerinin hayata geçirilmesi konusunda desteğini esirgemeyen bir kitlenin varlığı izahtan vârestedir. Bu isimler, fikrî yelpazedeki pozisyonlarını liberal öğretiye yakın olarak belirleyenler arasından da çıkabiliyor; dünya görüşünü daha sol bir tasavvurla inşâ edenler içinden de bu mantalitenin temsilcilerine rastlayabiliyorsunuz.

Sözgelimi, devletin, inançların yaşanmasını kısıtlayacak ve müslümanların hareket alanlarını daraltacak raddede müdâhil bir üslûbu benimsemesine itiraz ediyor, insanların kılık kıyafetine bile biçim vermeyi uhdesine alan bir yönetim tasarrufuna muhalefette öncü bir rol üstleniyorlar.

Jakoben elitlerin gözümüzün içine baka baka kutsalımıza uzattıkları kirli elleri her seferinde bükmeyi şiâr edinen bu zümre, kritik dönemlerde ve nice zor zamanda ümmetin yangınına su taşıyan bir misyonun bâniliğine soyunuyor.

Herkesin dinî ritüellere saldırıp, değer yargılarımıza abandığı meş’um bir vasatta, müslümanların mâruz bırakıldığı bir bâdireye itirazın, kendini dindar olarak tanımlamayan bu insanlardan gelmiş olmasının hayli mânidâr ve sadra şifa olduğunu sanırım söylemeye gerek yok.

Özellikle Şubat sürecinden bu yana, militarist söylemle yaka paça olan bu fikir namusu sahibi aydınların, fikrî hayatımızda ne denli ehemmiyeti hâiz bir misyon edâ ettikleri de ehlinin mâlûmudur.

Ancak bu insanlar, mesela baş örtmeyi, bir kişisel özgürlük meselesi olarak görüyor ve bu konuda serbestlikten yana bir tutumu sahipleniyorlar. Tam da bu noktada, bireysel özgürlük sahasına giren başka talepleri de objektiflik ve ilkelilik adına kollama gibi bir duruşu ihtiyâr ediyorlar.

Hangi değer yargısının kutsallık hiyerarşisinde en üstte olacağının, izâfî bir mâhiyeti olduğunu savunuyorlar.

Peki, müslümanlar nasıl bir tavır takınıyor bu mevzuda?

Karşımızda başörtüsü serbestisini de, sözgelimi eşcinsel evlilik talebini de aynı çerçeve içine sokup müdafaa eden bir kesim var.

Biz ne yapmalıyız?

Ya da ne yapıyoruz?

İçimizden bazıları, müslümanın özgürlük konusunda çifte standardı çağrıştıran bir pozisyonda görünmemesi gerektiği düşüncesinin peşinden gidip, kendi taleplerimizde bizi yalnız bırakmayan bu liberal güruhu, başkalarının ‘uçuk’ taleplerini savunma konusunda da yalnız bırakmamaya çalışıyor.

Dinin emrettiği ahkâmı bireysel özgürlük sahasına hapseder; bağlayıcılığı su götürmez semâvî buyrukları, ‘olsa da olur, olmasa da’ kâbilinden kişisel tercihlerle aynı kefeye koymakta ısrar ederseniz; başörtüsü serbestisine evet derken, nikâhsız beraberliğe hayır diyor oluşunuzu izah edemezsiniz.

3. Ben de diyorum ki, dinin ahkâmının bağlayıcılığı ile bireysel tercih sahasının keyfîliği arasındaki mâhiyet farkının altını daha kalın çizelim.

Mestûre bacılarımızın hayatın her alanında arz-ı endâm edebilmesini savunurken meseleye salt özgürlük ve insan hakkı olarak yaklaştığımızda, başkalarının başka türden taleplerine de arka çıkmak zorunda kalıyoruz; yoksa ikiyüzlü olmakla suçlanıyoruz. Kabul edelim ki, dinimiz bugünün modern insanının talep çeşitliliğinin kayda değer bir kısmını tecviz etmiyor. Şu halde, herkesin özgürlüğüne sahip çıkıp diyet ödersek dinin sınırlarını zorluyoruz; mesela başörtüsüne insan hakkı derken başkalarının insan hakkı dediği şeye dinin prensipleri adına itiraz ederken de omurgasızlığın fotoğrafını sunmak durumunda kalıyoruz.

İşte tam da bu nedenle, dinî talepler ile bireysel tercihler arasında mâhiyet farkı olduğu daha üst perdeden vurgulanmalıdır. Bu, dinî taleplerin özgürlük ve insan haklarına müteallik boyutu olmadığı anlamına gelmez elbette. Olsa olsa, ahkâm-ı diniyeyi yaşama savunusunun, kişisel özgürlük düzleminde değil de, dinî bağlayıcılık zemininde icrâ edilmesinin isabetini âşikâr kılar.

4. Geçen yazıda da vurgulamaya çalıştığım gibi, günümüz müslümanının zayıf noktası, kendi taleplerine destek olanların, dinin tecviz ettiği alanın dışına taşan tercihlerine arka çıkmaması değildir. Dinî ritüelleri, kişisel özgürlük sahasında ele aldığımız için bu çifte standart ithamı üzerimize yapışıveriyor. Az önce ifade ettiğim gibi dine müteallik ahkâm, tercih değil de şeâir mantığıyla lânse edildiğinde, müslümanlar adına bir imaj sorunundan bahsetmek de mümkün olmayacaktır.

Bizim zayıf noktamız ve ilkesizlik intibâına neden olan yanımız oportünizmle sarmaş dolaş tavırlarımızdır…

Zayıfken yapılmasına itiraz ettiğimiz şeyi, güçlüyken bir başkasına revâ gören ikircikli tutumumuzdur.

5. İşte ilkesizlik burada başlıyor. Basitçe kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkasına yapabildiğimiz için ilkesizlik ithâmına mâruz kalıyoruz.

İlkeli olmak, herkesin her talebine, hele özgürlük cânibinden geliyorsa sahip çıkmak demek değildir. Bir müslüman için ilkelilik, dinin emrettiği prensiplere sadakatle mümkündür ve işbu prensipler, kendisi için arzuladığını başkası için de istemeyi âmirdir.

Bir iki misalle bitirelim: Mağdur durumda olan bir Çinliye –velev ki sosyalist de olsa- zor zamanda yardım etmek mü’minin vazifesidir; çünkü o, yardım konusuna ilkesel yaklaşır ve bu konuda dinin kazandırdığı ilkesel yaklaşım, yardıma muhtaç herkese el uzatmayı muciptir.

Mesela işkenceye itirazı kategorikse müslümanın –ki öyle olmalıdır- bir eşcinsele ezâ edilmesine de veryansın eder.

Ancak bir müslümanın, mesela başörtülü kızlarımızın üniversiteye girebilmesini savunan ve özgürlüklere eşit mesafede durma argümanıyla hareket ederek dinin cevâz vermeyeceği kapsamın icrâsının da serbestliğini müdafaa eden bir ‘müslüman’a destek olmak gibi bir vazifesi yoktur.

Unutmayalım; doğrularımızı ve ilkelerimizi yalnız ve yalnızca vahiy belirler!

*ilgili haber