İlke Sizseniz, İlkesizsiniz!

MURAT TÜRKER                                                                 24.05.2006

Risale-i Nur Müellifi’nin beni en çok etkileyen yanlarından biri, adalet-i mahzâ eksenli tasavvuru ve bu noktadaki tavizsiz duruşudur. Sergüzeşt-i hayatını mercek altına aldığınızda, bitmez bir mücadele ve çile karşılar sizi ilkin. Seksen yılı aşkın bir ömrün bakiyesi, işkenceler, mahkemeler, hapisler, sürgünler ve sonu gelmez tecridlerdir.

Osmanlı’nın yıkılışına, yerine yeni bir rejimin ikame edilişine, ayaklanmalara, iç ve dış şer güçlerin ülke üzerindeki ‘derin’ hesaplarına şahit olmuş bu ‘kış adamı’, siyasal ve toplumsal açıdan son derece çalkantılı bir dönemde yaşamıştır.

Tek parti diktası, ezanın Türkçeleştirilmesi, ‘şeair’e taarruz, totaliter toplum mühendisliği projeleri, lâdinî bir devlet ve millet anlayışını tahkim için yapılan sistematik düzenlemeler, yaşadığı devrin gerçekleridir.

Kurt, gövdenin içine girmiştir. Zaman, ‘Kur’an’ın etrafındaki surların yıkıldığı’ zamandır; ‘içinde imanın yandığı büyük bir yangın’ çıkmıştır. O halde ‘tulumbacı’lara ihtiyaç vardır. “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi ittiba-ı Kur’an’dır.” diyen bu mücadele insanı, yola revan olur. ‘Küfrün beli kırılacak’; ‘Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğu, tüm dünyaya isbat edilecek’tir.

Dıştan gelen tüm zorlama ve tazyiklere mukabil, imtihanın büyüğünün içte, enfüsî âlemde yaşandığının da farkındadır. Tarih boyunca tüm dava adamlarının yakasını bırakmayan tehlikeler onun için de mevzubahistir: Özü koruyamama tehlikesi, ahiret adına yola çıkıp dünyaya talip olma tehlikesi, dini başka şeylere alet etme tehlikesi, konjonktürel hesapların kurbanı olma tehlikesi, güya dine hizmet adına ‘sistemin adamı’ haline gelme tehlikesi ve daha niceleri…

Çokları bu tuzaklardan paçasını kurtaramamış ve yollarda takılıp kalmıştır. İbretler meşheri olan tarih, ‘İslâm devleti’nin bekası adına İslâmî ölçüleri aşındıranların; dini, bir tahakküm aracı haline getirenlerin; ferdin hukukunu hiçe sayanların; ‘adalet-i mahzâ kabil-i tatbik olduğu halde’, tekellüflü te’villerle ‘adalet-i izâfiye’yi hayata geçirmekte beis görmeyip hakikate zulmedenlerin; kısacası ‘Kitab’a uymak yerine ‘kitabına uyduran’ların izleriyle doludur.

İdare ile arasını hoş tutmak için sipariş usûlüyle fetva veren ve belki de sahip olması gereken en önemli vasfını, ‘celâdet’ini yitiren ‘âlim’ler; din adına olduğunda istibdadı meşrû gören ‘hoca’lar; “En büyük cihad, zalim sultana karşı hakkı söylemektir” nebevî ihtarını anlamsız bir ‘strateji’ anlayışını bahane ederek ıskalayan ‘dindar’lar ve başkaları yaptığında acımasızca tenkid ettiği fiilleri kendisi için mübah telakki eden ilkesiz tipler maalesef bizim içimizden çıkmıştır; çıkmaya da devam etmektedir.

İşte Molla Said, bu handikapların farkına erken varmış bir dava adamıdır; ve bu farkında oluşun gereğini yapmaktan da, şartlar ne olursa olsun içtinab etmemiştir. Hizmetini kısır menfaat hesaplarına kurban etmemiş, hak bildiğini söylemekten geri durmamış, ‘dava’sının selâmeti için dahi ilkelerinden taviz vermemiştir. Hatta devrin önde gelen bazı isimlerinin kendisine teklif ettiği dinî riyasete dair makamları reddetmiş, ‘kabul edip, makamı dine hizmette kullanma’ gibi ucuz uyanıklıklara da asla tevessül etmemiştir.

Siyasî ve idarî makamlarla arasındaki mesafeyi koruma noktasında titiz davranarak, farklı beklentileri olduğuna dair akla gelebilecek istifhamların önüne geçmiştir.

İstiğnayı hizmet çizgisinde çok önemli bir yere oturtmuş, uhrevî semerâtı burada tüketmemeye özen göstermiştir.

Dostlarına güven, düşmanlarına korku veren celâdet sahibi bir duruş onun belki de üzerinde en çok kafa yorulması gereken yönüdür. Hakim cereyanlara ve gücü elinde bulunduran zalimlere göre şekil almak, hem de bunu dine hizmet zannederek benimsemek onun kârı değildir. Onu Kosturma’da, Rus kumandan karşısında, ölümü göze alma pahasına İslâm’ın izzetini muhafaza ederken görürsünüz. “Biz aynı durumda olsak ne yapardık?” sorusu sorulmadan bu olaydan dersler çıkarmak zor olacaktır. En kötümüz ölüm korkusuyla, en iyimiz de “yaşamalıyım ki, dine hizmet etmeye devam edeyim” gibi, durumu kurtaran bir anlayışla ayağa kalkardık herhalde…

Yine o meş’um Otuzbir Mart ayaklanması hengâmında benzer bir olayla karşılaşırsınız. Onbeş kadar hocaya idam kararı çıkaran Divan-ı Harb mahkemesinde muhakeme olmaktadır. Üstelik idamlıklar bahçede asılı vaziyette teşhir edilmektedir. İş çok ciddidir; ölüm, otağını mahkeme salonu ve civarına kurmuştur. Bahçede sallananlar arasına katılmak an meselesidir. Böyle bir psikolojik atmosferde yargılama başladığında mahkemenin reisi Hurşid Paşa’nın; “Sen de şeriat istemişsin” hitabına verdiği cevap çok manidardır: “Şeriatın bir hakîkatine, bin rûhum olsa feda etmeye hazırım. Zîra, şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazîlettir. Fakat, ihtilalcilerin isteyişi gibi değil!” İdam edilmeyi beklerken beraat eder ve mahkemeye teşekkür bile etmeden, peşindeki halkla Sultanahmet’e kadar, “Zalimler için yaşasın cehennem!” nidalarıyla yürür.

Buradaki hareket tarzı da son derece önemlidir ve adalet-i mahzâ ölçüleri ile birebir örtüşmektedir. Mektubat’ta, içinde bir masum ve dokuz câninin olduğu bir geminin batırılamayacağını dile getirir Bediüzzaman. Ona göre, ‘Gemi karaya yanaşırsa, o dokuz câni asayişi ihlâl eder’ varsayımını gerekçe yapmak da doğru değildir; çünkü bu bir ‘ihtimal’dir. İhtimale vakî bir hak feda edilemez.

Divan-ı Harb’teki tavrında ve diğer hadiselerdeki genel duruşunda da (örneğin gücü elinde bulunduranların uygulamalarına taraftar olmadığını ifade ediş sadedinde, “hiçbir kanun kalbe karışmaz” der; birilerini sevmek gibi bir mecburiyeti olmadığını açıkça söyleyecek cesareti gösterir.) ben, paralel yaklaşımlar sergilediğini düşünüyorum. Gelecekte ortaya konulması muhtemel hizmetler uğruna, o an yapılması gerekenden —İslâmî ölçüleri zorlayan ve aşındıran te’villerle— taviz vermeme gibi bir anlayışın, hareket tarzında belirleyici olduğu kanaatindeyim.

O inşallah vazifesini yapmış ve bayrağı bizlere teslim etmiştir. Mirasına sahip çıkmak, hassasiyetlerini günümüze taşımak, hizmet üslûbumuza ait ölçüleri ondan devşirmek, celâdetinden, beklentisiz ve yeri geldiğinde pervasız duruşundan nasiplenmek ise bize düşmektedir.

Bu noktada bir öz eleştiriye ihtiyaç olduğu izahtan vârestedir. Öz eleştiri, açık yüreklilikle ve problemleri çözebilecek mahiyette yapılmalıdır.

Koynundaki akrebin gösterilmesinden hoşnut olacağını söyleyen bir ‘Üstad’ın takipçileri arasından, her türlü eleştiriyi gıybet sınıfına sokup ademe mahkûm eden kişiler çıkması, sorgulanması gereken bir husus değil midir?

O, kendi sözlerinin bile mihenge vurulmasını salık verirken, bir sözü sırf söyleyeninden dolayı ‘tartışılmaz’ ilân eden dayatmacı zihniyetin içimizde neşv-ü nemâ bulmasına seyirci mi kalmalıyız?

Yine onun, bir masumun hakkının toplumun selâmeti için dahi feda edilemeyeceğinin altını çizen Kur’anî yaklaşımı, nasıl olmuş da ‘hizmet kurumunun menfaati’ için ferdî hukuku yok sayan yanlış bir anlayışa evrilebilmiştir? Kurumu personele, cemaati ferde önceleyen bir tasavvur bize kimden miras kalmıştır?

Birilerinin tebliğ gayretinin çok üst seviyede olmasından dolayı bazen ölçünün kaçtığı, yer yer tavizkâr bir duruş sergilendiği, araçların meşrûiyeti noktasında hassasiyet aşınmalarının olduğu yönündeki tenkidlerin neden çoğu zaman tahkir ve tahfifle karşılandığı ise merak konusu olmaya devam etmektedir.

Abese sûresini okuyup durduğu halde, himmetinin büyük bir bölümünü toplumun maddî açıdan önde görünen kesimlerine teksif eden, güçlünün yanında olmaya özen gösteren, herkes tarafından sevilip kabullenilme gibi anlaşılması zor hedefleri olan elitist anlayışların bizim içimizde ne işi vardır?

Çuvaldızı kendimize batırma zamanı gelmiştir. Bu ‘yapıcı’ eleştirilere kulak verip çizgimizi doğrultmak yerine, sorunların üzerini örtmeye devam edersek, korkarım ‘tebliğ’ değil ama ‘temsil’ melekemizi iyice dumûra uğratacağız.

Bugün toplumda yolu bir şekilde dinî yapılanmalarla kesişmiş ve yaşadığı mağduriyetlerden ve şahit olduğu gayri-İslâmî uygulamalardan ötürü artık mesafeli duran insanların varlığı yeterince göz açıcı değil midir?

Lütfen artık, “İnsanın olduğu yerde elbette problemler olacaktır” doğru tesbitinin arkasına yanlış bir şekilde sığınmaktan vazgeçelim.

Lütfen!