İki Muhalif Duruş: Ebu Hanife ve Said Nursî

MURAT TÜRKER                                                               31.05.2006

“Hilafet, ümmetim arasında otuz yıl sürecektir; bundan sonra saltanat gelecektir” diyen Nebi’nin (a.s.m.) dâr-ı bekaya irtihâlinin ardından, Ashab-ı Muhammed (a.s.m.), hilafetin saltanata evrilişine tanık olur. Bu tarihî kırılma noktası çok farklı yansır dünyalarına. Yüzyıllar boyu sürecek etkileri olan bu dönüşüm, belki de en çok onları yaralayacaktır.

Çünkü halife onlardan biridir. Onlar gibi aza kanaat eden, onların oturduğu türden evleri mesken tutan, şahsî servet sahibi olma gibi arzuları hayallerinde bile barındırmayan, dertleriyle dertlenen bir ‘halife’leri vardır. “Dicle’nin kenarında bir koyun ayağını incitse, Allah hesabını benden sorar” diyen ‘Ömer’leri, öldüğünde geriye bir sağmal deve, bir hizmetçi ve içine süt sağılan bir çanak bırakan ‘Ebu Bekir’leri vardır. Yanlışını eğri kılıçları ile düzeltecekleri ‘emir’lerinin sırça köşkleri ve pahalı elbiseleri yoktur.

Zaman geçer, devran döner ve karşılarında artık ‘halife’ değil, ‘sultan’ görürler. “Yönetici oldun, artık koyunlarımızı sağmazsın” diyenlere, “Hayır, yemin ederim ki onları sizin için sağmaya devam edeceğim. Umarım ki yüklenmiş olduğum vazife daha önceki ahlâkımı değiştirmeyecektir” cevabını veren Hz. Ebu Bekir yoktur artık. Bir ninenin açlıktan ağlayan torunlarına sırtında un taşıyan Hz. Ömer içlerinde değildir.

Artık ümmeti ‘sultan’lar idare etmektedir ve artık halkın teklifsiz giremeyeceği ‘saray’lar vardır.

Bu yeni yönetim anlayışı ile birlikte yeni bir ulemâ tipi de zuhûr eder: Sultana göbekten bağlı, yeri geldiğinde ‘Kitaba uyan değil, kitabına uyduran’, fetvalarıyla sultanın icraatına dinî meşrûiyet sağlayan ‘saray ulemâsı’!

Elbette dinin ahkâmını tatbik noktasında hassasiyet gösteren sultanlar ve onlara yakın âlimler de olmuştur. Fakat bir kere ümmetin içine saltanatın kor ateşi düşmüştür. İşin ehli olanı başa getiren şurâ sistemi ortadan kalkmış; babadan oğula devreden bir yönetim geleneği câri olmuştur. Daha da önemlisi, ‘sultan’la arasına mesafe koymayan âlimlerin ilmin izzetini muhafaza edemediğini düşünen halkta, ulemâ sınıfına karşı bir tereddüt başgöstermiştir.

Tarihî seyrine bakılacak olursa ‘saltanat ekolü’, düşüncesini temellendiren argümanları sistemleştirmeyi başarmıştır. Dinin ikbalini devletin bekasında gören, ‘din ü devlet’ tesniyesini (ikileme) dolaşıma sokan ve ‘devlet-i ebed-müddet’ hülyaları gören âlimlerin varlığı bunun delillerindendir.

Dinî duyarlılığı asla şüphe götürmeyen, takvasıyla temâyüz etmiş, dinin i’lâsı uğruna kan ve ter döken nice sultanlar vardır ki kafasındaki ‘devletçi’ mantık nedeniyle öz kardeşini ‘muhtemel’ bir kargaşayı önlemek için katledebilmiştir. Bir başkası istibdadı ve istihbaratı din adına devreye sokma hatasını, yine aynı gerekçelerle irtikâb etmiştir.

Görülen o ki; dini, devletin yedeğine alarak korumaya çalışan bir damar ümmetin kadîm gerçeğidir. Burada mutlaka hedef çok ulvîdir; amaç Allah’ın yüce adını dört bir yana duyurmaktır. Ama bu, İslâmiyet’in en temel vurgularından olan adalet-i mahzâ ölçülerinin ıskalandığı gerçeğini değiştirmemektedir. Hz. Ali’nin uğruna mücadele verdiği ve şehid edildiği değerler, haleflerinden bazılarınca rafa kaldırılmıştır.

Tablonun günümüze bakan yanları da, geçmişteki uygulamalarla örtüşmekte; saltanatçı/devletçi çizginin tutucu bir geleneğe dönüştüğünü izhar etmektedir. Bugün, özellikle komünizm ve ateizm gibi lâdinî akımların tasallutu ve bunlarla mücadelenin devlet eliyle yürütülüyor olması hasebiyle, devlet içindeki bazı çevrelerin gayrı İslâmî tasarruflarına ehl-i dinin taraftar olması manidâr değil midir? Kaldı ki ‘devletin bekası ve menfaati’ gibi gerekçelerle durumdan vazife çıkarıp devletin hâmiliğine soyunanlar nice hak ihlâline imza atmışlardır.

Neyse ki, selef içinde ana ağırlığı Ehl-i Sünnet çizgisinden sapmayan ulemâ oluşturmaktadır. Onlar nebevî mirasa sahip çıkma noktasında titizlik göstermişler ve sahih İslâmî düşünceyi muhafaza adına gayret sarfetmişlerdir. İlmin izzetini muhafaza etmişler; cemiyetin selâmeti adına bir masumun hakkını gasbetmeyi asla tecviz etmemişler ve sultanın karşısına dikilip, yanlışını söyleyebilecek cesaret ve celâdeti gösterebilmişlerdir.

Onların bu kararlı ve tavizsiz duruşları nice yanlış icraat ve düşüncenin önüne geçecek; ancak ‘saltanatçı’ düşüncenin tahribatının boyutları, bu topraklarda yakın bir dönemde, yirminci yüzyılın başlarında kendini gösterecektir. Asırlarca İslâm’a bayraktarlık yapmış Osmanlı’da dinî kurumların devlete sırtını dayamış olması, devlete bağımlı bir din anlayışının hüküm sürmesi ve sivil bir İslâmî teşekkülün yokluğu bu millete ağır bir fatura ödetecek; ne yazık ki, Anadolu’da Osmanlı’nın yıkılışı ile birlikte, tüm İslâmî tecrübe sıfırlanacaktır. Dinî müesseselerin toparlanması ve sivil bir anlayışla kendi ayakları üzerinde durmayı başarması ise bu yıkımdan sonra kolay gerçekleşecek bir hâdise olmayacaktır.

Bugün hâlâ, devlete ya da bir cemaate bağlı olmadan ayakta kalmaya çalışan sivil inisiyatiflerin yaşadığı zorluklar ve maruz kaldıkları ‘ayrılıkçı’ ithamları, sürecin etkilerinin devam ettiğini aşikâr etmektedir.

En büyüğünden en küçüğüne kadar bütün dinî kurumlarda, derneklerde, cemaatlerde, vakıflarda ve din-eksenli siyaset iddiasıyla ortaya atılan partilerde, çoğu zaman merkezî otoriteden bağımsız çalışmaların tepki ile karşılanması; garip, şahsiyeti ilga eden bir itaât anlayışının dayatılması ve sivilleşmeye ket vuran sürüleştirici mantığın hükümfermâ oluşu; içimizde bir ‘saltanatçı’nın var olduğundan başka ne ile izah edilebilir ki?

Bazı âlimler de vardır ki; onlar ‘göller bölgesinde yalnız bir ada’ gibidirler. Ses ve solukları çok net bir şekilde bize ulaşmaktadır.

Anlatılan odur ki; yetmiş senelik bereketli ömründe seksen bin hukukî soruna çözüm getiren, sekiz yüz civarında talebe yetiştiren ‘doğunun fakihi’ Ebu Hanife, Emevî ve Abbasî dönemindeki gayrı İslâmî uygulamalara tüm gücüyle karşı çıkmıştır. Hatta zararın daha büyük olmayacağını saptadığı durumlarda, devrindeki kıyamlara manevî destek sağlamıştır.

Benî Ümeyye’nin idareyi ele geçirme şekline ve kavmî taassuba dayalı bir yönetim anlayışını benimsemesine karşı çıkan İmam, hak bildiğini söylemekten asla geri durmamıştır. Irak’taki Emevî valisi, İmam’ın nüfuzunu kırma, desteğini alarak muhalefetinin önüne geçme amacıyla, ona başkadılık teklif eder. Bu, onu susturmaya matuf en etkili yoldur. Fakat İmam oyuna gelmez. Teklif edilen görevi dâvâsına hizmette kullanma kurnazlığına (!) da prim vermez. Kabul etmesini telkin edenlere verdiği cevap ise kulaklara küpe edilecek cinstendir: “Bana mescidin kaç kapısı olduğunu say dese, bunu bile yapmayacağım. O, bir insanın zulmen katline hükmedecek; ben de mühür basacağım ha?! Allah’a yemin ederim ki, bu mümkün değil. Bu dünyada kırbaç yemek, âhirette ceza görmekten evlâdır.”

Emevî valisinden sonra Abbasî halifesi Mansur da benzer bir görevi kendisine teklif ettiğinde, ona şu cevabı verecektir: “Allah’tan kork! Bu görevi kabul etsem bile sana yaranmam mümkün değil. Aleyhine karar veririm; beni Fırat’ta boğmakla tehdit edersin. Boğulurum, fakat kararımdan caymam. Senin etrafındakiler keyiflerine göre hüküm verecek birini arıyorlar. Vallahi buna da ben asla yanaşmam.”

Bu cevap Mansur’u oldukça kızdırır. İmam’ın hapse atılarak on kırbaç vurulmasını ve bunun her gün katlanarak sürdürülmesini emreder. Günler sonra, ağır acılar içinde ruhunu teslim eden İmam’ın cenazesine, elli bin kişinin katıldığı rivayet edilir.

O, hem nalına hem mıhına vuran bir oportünist değildi. “Boyunlarımıza ipler takılsa bile sözünden dönenlerden olmayacağız” diyecek kadar eyyamcılıktan uzak ve celâdetiyle maruf bir âlim olarak yaşadı; zalimler karşısında asla zillete düşmeden şehadet şerbetini içti.

İmam’ın ticaretle uğraşması ve maddî anlamda muhtaç konumda olmayışı, ilmî vakarı muhafaza noktasında ona büyük bir avantaj sağlamıştı. Bu husus, bir âlimin ekonomik olarak başkalarının güdümüne girmemesi gerektiğinin önemini vurgulama açısından oldukça önemlidir.

Halka, “Bizi uyarmazsanız sizde, sizi dinlemezsek bizde hayır yoktur” diyen Hz. Ömer’in mantığının bir takipçisi Ebu Hanife ise, bir başkası da duruşu ve tasavvuruyla asra yön veren Said Nursi’dir.

Kendisine belli bir bölgede vazife öneren Mustafa Kemal’in teklifini reddetmiş; herkesin Yunan zaferinin coşku ve sarhoşluğunu yaşadığı bir hengâmda milletvekillerine namazdan bahsetmiştir.

Velâyetini kabullendiği Abdülhamid’in dinî de olsa istibdadına karşı durmuş, bu mesele nedeniyle kısa bir süre tımarhaneye bile kapatılmıştır.

Tarz-ı telakkisi bazı yanlış anlamalara kurban gitmiş; ‘müsbet hareket’e dair vurgusu nedeniyle kimilerince rejim yanlısı ve pasif bir âlim olarak algılanmıştır. Oysa ki Divan-ı Harb-i Örfî’de yaptığı savunmada ve diğer mahkeme müdafaalarında, pervasız ve tavizsiz duruşu rahatlıkla görülebilecektir:

“Beni ‘Rejimin aleyhindedir’ diye itham etmişler. Buna cevaben deriz ki: Her hükûmette muhalifler bulunur. Âsâyişe, emniyete ilişmemek şartıyla herkes vicdanıyla, kalbiyle kabul ettiği bir metodu, bir fikri ile mes’ul olamaz. İşte, ben de yüzer âyât-ı Kur’âniyeye istinaden Kur’ân’ın kudsî kanunlarının yerine, medeniyetin bozuk kısmından anarşilik hesabına ve bir nevi bolşeviklik namına istibdad-ı mutlak mânâsında, Cumhuriyetteki hürriyet perdesi altında dindarlar hakkında eşedd-i zulme âlet olabilen muvakkat bir rejime, değil yalnız ben, belki bütün ehl-i vicdan muhaliftir. Hem muhalefet, hiçbir hükûmette bir suç sayılmıyor.” (Emirdağ Lahikası)

“Rejimi reddetmek ne vazifemizdir, ne de kuvvetimiz var, ve ne de düşünüyoruz. Ve ne de Risale-i Nur izin veriyor. Fakat biz kabul etmiyoruz, amel etmiyoruz, istemiyoruz. Red başka, kabul etmemek başkadır, amel etmemek daha başkadır. İşte bu nokta-i nazardan, Risale-i Nur’un şakirtlerinden en müthiş bir muhalif, rejim müessesesini tel’in de etse, bilfiil idareye ilişmese, onun mefkûresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir, onları tebrie eder.” (Kastamonu Lahikası)

“Malûmdur ki, her hükûmette muhâlifler bulunur. Âsâyişe, emniyete dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdânıyla, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes’ul olmaz. Bu hukùkî bir müteârifedir. Ben de, din ve vicdan hürriyetinin bu ana umdesine güvenerek, yüzlerce âyât-ı Kur’âniyeye istinâden, medeniyetin bozuk kısmına, hürriyet perdesi altında yürüyen mutlak bir istibdâda, lâiklik maskesi altında dîne ve dindarlara karşı tatbik edilen en ağır bir baskıya muhâlefet etmiş isem, kanunlar haricine mi çıkmış oldum? Yoksa, Anayasanın hakîki ve samîmi müdâfaasını mı yapmış bulundum? Haksızlığa karşı, zulme karşı, kanunsuzluğa karşı muhâlefet, hiçbir hükûmette suç sayılmaz; bilâkis, muhâlefet meşrû ve samîmi bir muvâzene-i adâlet unsurudur.” (İstanbul Mahkemesi Müdafaası-Tarihçe-i Hayat)

Ebu Hanife’nin mezhebinden ve Said Nursi’nin takipçilerinden olduğu halde içindeki istibdadı ve despotizmi dizginleyemeyen, güce temennâ çeken, yanlışa birileri tarafından yapıldığı için itiraz edemeyen herkesi, İmam-ı Âzâm’a atfedilen şu vasiyet üzerinde düşünmeye davet ediyorum:

“Beni gaspedilmemiş bir toprak parçasına gömün.”