‘İfade Özgürlüğü’ Bu Kadar mı Önemli?

MURAT TÜRKER                                                              10.06.2008

I) Yüzyıl öncesinden bugünlere kadar gelen dönemde gitgide güçlenen ve müslümanların hareket alanlarını daraltmak için mücadele eden bir zümrenin varlığı izahtan vârestedir.

Bunlar ve küresel plândaki şeriklerinin kazanç hânelerine yazılabilecek en önemli ve genel icraat, ‘kendisine bahşedilenden öte’ talebi olmayan, ‘iddiasız’ bir müslüman tipolojisi vücuda getirebilmiş olmalarıdır.

Çevrenize dikkatle bakınız; kendi duruşunu ifade ederken, ‘marjinal’ bir görüntü vermeme adına ‘aslında biz de sizin gibiyiz; yok birbirimizden farkımız’ bayağılığına prim vermeyen müslüman sayısının gün geçtikçe azaldığı, sizin de dikkatinizi çekmiyor mu?

Ehl-i küfre benzememe noktasında ciddi ihtarları bulunan, müslümanlıkla gayr-ı müslimliğin dâima birbirinden farklı şiarlarla görünür olmasını salık veren bir Peygamber’in ümmetinde, işbu ayrışma noktalarını gitgide daha az görünür kılma tehâlükü ne yazık ki taraftar bulabiliyor.

Daha çok insana ulaşma adına her pozisyona uyum sağlayanlar, bir mü’min ile bir inançsızın hayat tarzlarının bu kadar benzer hâle gelmiş olmasındaki garâbeti ne zaman fark edecekler?

Tebliği müessir kılma adına hakikati eğip büken, muhataba şirin görünme kaygısıyla inancının onay vermediği atraksiyonlara tevessül eden herkesin, mâruz kaldığımız yozlaşmada payı var.

İki yüzlülüğün, muhatabın yüzüne farklı görünüp arkadan farklı konuşmanın, ahkâmın bir kısmını belli kaygılarla ketmetmenin, sahih bir tebliğ yordamında yeri olabilir mi?

Yaşadığımız din bizi dönüştürmediği için, tebliğ ettiğimiz din de muhatabımıza yön vermiyor.

Peygambere biat edenlere “Siz neye biat ettiğinizin farkında mısınız? O’na biatla Arap olana ve olmayana karşı savaşa hazır olduğunuzu söylemiş bulunuyorsunuz ve malca felâkete uğramayı, büyüklerinizin ölümüyle karşılaşmayı göze almış oluyorsunuz!” diyen sahabi, dinin insan hayatını çepeçevre kuşattığının, ‘iman ettim’ diyen bir kişinin çetin sınanmalarla yüzyüze geleceğinin ve inanıyor olmanın ferde ağır sorumluluklar yüklediğinin bilincinde olarak bunları söylüyordu.

Nebî’ye el verenler, imanı seçtikten sonra dünyevî anlamda kendilerini güllük gülistanlık bir yaşantının beklemediğinin son derece farkındaydılar.

Biz ise muhatabı ‘sarsmayan’ bir inancın propagandasını yapıyoruz.

Üzerimizde taşıdığımız ve ağyâra ‘tebliğ ettiğimiz’ dinin, dünyayı değiştirme gibi bir iddiası yok.

Dine, dünyamızı mâmur ettiği ölçüde değer veriyoruz.

Her seferinde küfürle ortak nokta bulma gayreti, aramızdaki ayrışma noktalarını buharlaştıran bir pozisyona hizmet ediyor.

Küfrü hoş görmek ve bâtılı normalleştirmek, bize bu meş’um algının armağanıdır.

Mü’minle kâfirin buluşacağı bir ‘orta nokta’ yoktur.

Çünkü içine bir tutam da olsa bâtıl bulaştığında, hakikat, hakikat olmaktan çıkar.

***

II) Bir müslümanın demokrasinin bayraktarlığına soyunmasını hiçbir zaman anlayamadım; demokratlığı kimliğinin birinci unsuru olarak lânse eden müslümanların varlığını ise ibretle izliyorum.

Çünkü demokrasi son tahlilde halkın irâdesinin mutlaklaştırılması anlamına gelir ki, milletin ahkâma mugâyir bir tasarrufa vize vermeyeceğinin garantisi yoktur.

Şu an toplumun sosyo-politik yapısının demokrasiden bile nasipsiz olduğu mülâhazasıyla, demokratik kültürün hâkim hâle gelmesini bir ‘aşama’ olarak görenleri ise anlayışla karşılarım.

Gerçi ‘ölümü gösterip sıtmaya râzı eden’ jakoben elitler, tam da bunu amaçlıyorlardı: Aza kanaat eden ve dini izin verildiği ölçüde yaşamaya itirazı olmayan bir müslüman tasavvuru inşâ etmek…

Ama stratejik anlamda bir demokrasi vurgusunun, müslümanların hareket alanını genişleteceği de söylenebilir.

Bu anlamda bir demokrasi söylemine evet…

Ama demokrasiyi mücadele üslûbunun merkezine oturtmaya hayır…

Bakınız; demokrasiyi veya ifade özgürlüğünü bir aşama olarak hedefleyip gündeme getirmekle, bunları merkeze alan bir söylem benimsemek çok farklı keyfiyetlerdir.

Bunları nirengi noktası ve nihâi hedef hâline getirenler, sonraki kuşakların nazarında -bu türlü argümanların daha önceleri hangi üslûbla savunulduğunu bilemedikleri için- liberal değer yargılarının normalleştiğini ve bir savrulma yaşandığını göremiyorlar mı?

Bugün stratejik gerekçelerle de olsa bir olguyu ön plâna gereğinden fazla çıkarmak, ileride o gerekçelerden bağımsız olarak meselenin içselleştirilmesine yol açıyor.

Yozlaşma kademe kademe gerçekleşiyor.

Eskiden laikliği bir şekilde olumlayan müslümanlar ‘takiyye’ yapmakla itham edilirdi; artık bu ithama gerek kalmadı; çünkü müslümanların gerçekten laiklikle bir sorunları kalmadı.

En büyük sorunlarımızdan biri, çağın dayatmacı değer yargılarıyla çatışmama adına, bizim için en fazla tâlî bir unsur olabilecek ve her dâim ihtiyatla istimal etmemiz gereken olguların bayraktarlığına soyunmuş olmamızdır.

‘İfade özgürlüğü’ de bu kapsama giren bir terkiptir.

Müslümanın görece bir ifade özgürlüğünü savunması neyse de, bu olguyu bir üst kriter hâline getirmesine ne demeli?

İfade özgürlüğü, bir müslüman için, kendisi dışında herhangi bir kıstas aratmayacak kadar merkezî bir öneme mi sahiptir?

‘Merkezî bir önem’den söz ediyorum çünkü muhterem Hüseyin Gülerce Bey’in, Zaman Gazetesi’ndeki 29.05.2008 tarihli “Gülen medyası da ne demek?” başlıklı yazısındaki şu cümleye takıldım: “CHP bugün parti kapatmanın karşısına dikilsin, fikir, ifade ve inanç özgürlüğünden yana tavır koysun bakalım, ona destek vermekten geri durulur mu?”

Bu ifade özgürlüğü, tahakkukunu savunması durumunda CHP’ye oy verdirecek kadar üst bir değer midir?

Bunu bu kadar öne çıkarmak, bizi gerçekten müslüman zihinlerde idealize edilen dünyaya mı yaklaştırır?

Allah Resulü’ne (s.a.v) iğrenç karikatürleriyle hakaret edenlerin bile hezeyanlarını dâhil ettikleri ifade özgürlüğü algısı, gerçekten bu kadar sahiplenilmeli midir?

Burada temel sorun, müslümanların, çağın hâkim değer yargıları dışında ve modern insana ters gelecek herhangi bir taleplerinin olmadığı izlenimi üzerinden, dini sevimli gösterme gayretidir.

Ama hâlâ neden bu üslûbun sadra şifâ olduğunu göremiyoruz ki?