İdeolojikleştirme Belâsı veya İslâm Her Türlü İmtiyazı Reddeder mi?

MURAT TÜRKER                                                             12.05.2009

Modern zamanlarda ehl-i dine ârız olan illetlerden biri de dini ideolojikleştirmek…

Bu tavrın tezâhürlerinden biri, İslâm’a, cârî ideolojilerin herhangi birinden payandalar üretme çabası olarak ortaya çıkıyor.

Bir diğer ifadeyle söyleyecek olursak, İslâm’ı, beşer kârihasının mahsulü bazı doktrinlere yamama eğiliminden söz ediyorum.

Esasen bu, modern etkinin ‘tersten’ de bizi kuşatmaya başladığının alâmeti…

Öyle bir paradoks ki bu; İslâm’ı yozlaştırmada başat faktör olan moderniteye itiraz eden kesimlerin bile zihinlerini belli ölçüde hâkim değer yargılarının şekillendirdiğini gün yüzüne çıkartıyor.

Bir Hocaefendi anlatmıştı…

İlmî bir müzâkere esnâsında muhatabı, Kur’ân’a bütüncül bir nazar atfedildiğinde, vahyin mustaz’afları, yani zayıf ve ezilmiş kimseleri, güçlülere karşı koruyan bir bağlam içerdiğini öne sürmüş.

Bu iddiaya Hocaefendi’nin hayli mânidar cevabı ise şu şekilde olmuş: “Bu, yanlış bir genelleme… Mesela hanımının serkeşlik etmesi durumunda erkeğe müeyyide seçenekleri sunan Kur’an (en-Nîsâ; 34), kocanın serkeşliği söz konusu olduğunda ise hanıma sabır tavsiye ediyor (en-Nîsâ; 128). Erkek güçlü, kadın ise zayıftır. Sadece bu örnek bile, yaptığınız teşmilin ayaklarının yere basmadığını âşikâr kılıyor”

Gerçekten güzel ve önemli bir tesbit…

Kur’ân’ın zayıfı kolladığı kurgusunu zihnine yerleştirmiş muhatap da muhtemelen samimi kanaatini aksettiriyor ama buradan çıkartmamız gereken önemli bir ders var.

Âhir zamanda yaşıyoruz ve bu zaman dilimi, milyonlarca insanı peşinden sürükleyen beşerî ideolojilerin fikir sahasında at koşturduğu bir çağ…

Çerçevesi mezkûr doktrinler tarafından çizilmiş nevzuhur değer yargılarına, farkında olmadan yenik düşmüş zihnî pozisyonumuzu Kur’ân’a ve İslâm’a vize ettirmeye çalışmayacağız/çalışmamalıyız.

Bu meyanda, ezilmişleri toplumsal güç merkezlerine karşı koruyan ‘sosyalizan’ bir vahiy algısının mesnedsiz olduğunu görmeli ve Kur’ân’a bu türden tekellüflü mesajlar yamamaktan içtinâb etmeliyiz.

Müslüman, hayatı vahiy merkezli okur.

Ve vahyin, hiçbir beşerî zihinsel pozisyonun kendisine koltuk değnekliği yapmasına ihtiyacı yoktur.

İslâm, akıl ve kalbimize direk kaynağından, yani Kitap-Sünnet-İcmâ kanalından nüfuz etmelidir.

Vahyi, mütedâvil bazı fikir akımlarının süzgecinden geçirerek okumaya çalışmak, İlâhî olanı, beşerî olana vize ettirmek anlamına gelir ve nevzuhur, merdut bir zihnî koordinata tekâbül eder.

Tıpkı bunun gibi, vahyin/Sünnet-i Sahiha’nın, hiçbir zümreye herhangi bir imtiyaz tanımadığı türünden ‘eşitlikçi’ yorumları dine onaylatmaya çalışanlar da hata ediyorlar.

Bir kere şunun farkına varalım; eşitlik vurgusunun bu denli öne çıkması da modern bir durumdur ve bugün birilerinin bayraklaştırdığı şekliyle İslâm, tümüyle imtiyazsız bir toplumsal model öngörmemektedir.

Yaşadığımız çağ, yönetimde hiçbir zümreye öncelik tanınamayacağı, hiçbir toplumsal kesimin herhangi bir konuda imtiyazlı bir pozisyon üstlenemeyeceği türünden yorumların terviç edildiği bir çağ…

İşin ilginç ve önemli yanı ise, müslümanların kayda değer bir kesiminin de bu tür ‘gösterişli’ yorumlara sahip çıkıyor oluşu…

Eşyâ ve hâdisâta bu tür bir pencereden bakanlar, vahyi, hâkim perspektiften okuma illeti ile mâlül olanlar…

Eğer bu modern görüş kategorik olarak doğruysa, yani olması gereken, mutlak bir imtiyazsızlık, ayrıcalıksızlık ise, mesela imamın, halifenin Kureyş’ten olması gerektiği yönündeki nebevî beyânı nereye koyacağız? (1)

İşte Efendimiz (s.a.v), en azından vasıflar yönünden müsâvî iki namzet olması durumunda Kureyş mensubu olan adaya öncelik tanımaktadır.

Bu tavrın ‘modern akıl’la kâbil-i te’lif olduğunu söyleyebilir miyiz?

Veya Hâşimoğullarına zekâtın haram olduğuna dâir Efendimiz’in ihtarları… (2)

Yani zımnen onların, zekâta muhtaç bırakılmamalarını da içeren uyarılar…

Bir topluluğu, zümreyi, toplumun diğer kesimlerinden -belli konularda da olsa- ayrı ele alan yaklaşımlar bunlar…

Kezâ Ehl-i Beyt’in seçkinliği üzerine Kendisinden (s.a.v) şerefsüdûr olmuş onca beyan…

Lafı uzatmayalım…

Tüm bunlardan ne mi çıkıyor?

İslâm’ı sadece meşrû kaynaklarından öğrenmemizin elzem olduğu ortaya çıkıyor…

İslâm’ı hiçbir beşerî-tarihsel ideolojiye yol arkadaşı yapmamamız gerektiği ortaya çıkıyor…

Dini yalnızca Allah’a has kılmamızın îcâb ettiği ortaya çıkıyor…

Ve unutmayalım, “Din’i Allah’a has kılmak”, şirkin her türlüsünden berî olmak demektir.

 

$Nihal Hanım’ın yorumu üzerine

Nihal Hanım’ın (Bengisu Karaca), Hüseyin Gülerce’ye yönelik tenkidlerini muhtevî yazısının içeriğini bir arkadaşım telefonda kabaca anlatınca, ilk tepkim “İyi de Nihal Hanım’a da şunu sorarlar: Neden bunları Zaman’dayken yazmamış?” şeklinde oldu.

Eleştirdiği noktaları bir kenara koyalım. Kaldı ki, birçoğuna ben de katılıyorum.

Ancak ortada birkaç ‘can sıkıcı’ durum var.

Birincisi, demin de belirttiğim gibi, tenkid ettiği koşullar Nihal Hanım Zaman’da yazıyorken de cârî idi; benzer bir eleştiriyi o zaman kaleme almamış olması, şu anki haklı duruşunda bile elini zayıflatıyor.

İkinci olarak, yazısından aldığım şu satırlar, benim söz konusu tepkimin isabetli olduğunu teyid eder mâhiyette:

“Bu satırları okuduğunda, okursa tabii, hiç alınmasın, bilsin ki, bu kendimi tutmuş halimdir. Kendimi ‘aman ters bir cevap alırım’ endişesiyle de tutuyor değilim. Zira bilirim ki Zaman gazetesi geleneğinde lâf dalaşına girme, polemiğe heves etme türü şeyler hoş karşılanmaz. Edeptendir. Bir kadınla polemiğe girmek ise hiç ama hiç hoş karşılanmaz! Hem edeptendir, hem kibirden…”

Hadi, genel anlamda daha önce benzer mantıkta yazılar kaleme almayışını, ‘Gülerce’nin söz konusu açıklamaları yeni yaptığı’ değerlendirmesi üzerinden mâzur görelim.

Ama yakın bir zamana kadar yazarlık yaptığı gazeteyi, kadın konusunda ‘kibirli’ bir geleneğin taşıyıcılığını yapmakla itham etmesi, açıkçası hiç de şık olmamış.

Ayrıca Karaca ve onun gibi düşünen başkaları nazarında ‘kibirli’ görünme pahasına şunu da açıkça söyleyeyim: Bayanların bu denli medyatik olması ve sürekli değişik televizyon kanallarında arz-ı endâm etmesi, benim yadırgadığım bir durum…

(1) İbnu Ömer (r.a) anlatıyor: “Resulullah (s.a.v) buyurdular ki: ‘Bu iş (emirlik) insanlardan iki kişi bâki kaldıkça Kureyş’te olmaya devam edecektir’” (Buhârî, Menâkıb 2, Ahkâm 2, Enbiya 1; Müslim, İmâret 4, [1820])

(2) İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, Efendimiz’in (s.a.v), “Bir kavmin âzadlısı, o kavimden sayılır” sözüne binâen (Ebû Râfi’ hadisi), Âl-i Beyt’in âzadlılarına da zekâtın haram olduğuna kâildir.

İmam Şâfiî ise, Efendimiz’in (s.a.v) Kureyş içinde sadece Benî Hâşim’e zevi’l-kurbâ sehminden (Efendimiz’in yakınlarına verilen ganimet payı) verdiğini, zekâtın sadece onlara haram olduğunu, âzadlıların ise bu paydan yararlanmadıkları için zekât alabileceklerini söyler. Allah Resulü’nün (s.a.v), ganimet payından Kureyş içinde de sadece belli bir kabileyi yararlandırmış olmasının altını çizelim.