İdealistler ve İdealsizler

MURAT TÜRKER                                                              07.02.2007

1) ‘Millî davalar’ bahsi kurcalıyordu zihnimi ne zamandır…

Meş’um cinayet münasebetiyle, meselenin kamuoyunun gündemine oturması, bu mevzuun tefekkür dünyama bir kez daha misafir olmasına neden oldu.

Konu ile ilgili ne kadar çok şey yazılıp söylendi…

Yükselen milliyetçilik dalgasından söz ediliyordu ve birileri bunu tehlike olarak görüyordu. Başka birileri ise ideolojilerini ırkçılıktan ayıran noktalara vurgu yaparak defansa geçiyordu.

Ve bir slogan tartışmasıdır almış başını gidiyordu. “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganı üzerinden taraflar birbirini –yer yer acımasızca- eleştiriyordu. Her iki grubun da kendilerine göre ikna edici tezleri vardı.

Ama dikkati çeken nokta şu idi ki; derin mahfillerde hesabı yapılan, toplumu kamplaştırma ve cepheleştirme planı tıkır tıkır işliyordu.

Topluma yön veren yazarlar bile nezâketi muhafaza kaygısı gütmeksizin, kışkırtıcılığa prim veriyordu.

Yine oyuna gelmiştik anlaşılan…

Bu ülkeyi karıştırmanın bu kadar kolay olduğunu gören birileri sevinçle ellerini ovuşturuyorlardı mutlaka.

Ve sonraki eylemleri için cesaretleniyorlardı belki de.

Bu tür provokatif eylemler karşısında ne kadar çaresiz olduğumuzu bir kere daha müşahede etmiştik.

Provokasyon olduğu kabak gibi ortada idi ama süreç hep aynı şekilde işliyordu.

İçimizde var olan, bir yerlerde gizli kalmış olan kavgacı yanımız, açığa çıkmak için uygun bir menfez arıyordu sanki!

O kadar çok konuşuyorduk ki; bir noktada sözü tüketiyorduk.

Cinayet öncesinde sorumluluklarından bîhaber yaşayanlar, cinayet sonrasında bizi analiz bombardımanına tutmakta beis görmüyordu.

Yani durum tam da, ‘araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur’ durumuydu.

2) Nedense bu tür dönemlerde en çok da, ‘muhasebe’ hasletinin ortalarda görünmemesine hayıflanırım.

Özeleştiri ahlâkımızın zayıflığına yanarım.

Nedenlere takılı kalınıp, nedenlerin nedenleri üzerine tahlil yapılmayışını yadırgarım.

Cinayetin nedenini müfrit milliyetçi duruş olarak işaretleyenlerin, biraz daha derine inmediği için, asıl böyle bir duruşa neyin neden olabileceği üzerinde sarf-ı kelam etmediğine siz de dikkat ettiniz mi?

Nebevî beyanlarda sıklıkla zemmedilen asabiyetin neden bu topraklarda boy verebildiğini, ‘merhamet’in niçin uzun süredir bizi terk ettiğini, hedef için her yolu mübah gören sakîm düşüncenin nasıl olup da içimize işleyebildiğini düşünmemiz gerekmez mi?

İdealist insan yetiştirme sevdasıyla yola çıkanların, militan fert olgusuna hayat vermelerine neden olan taassubları sorgulanmalı değil midir?

Bu ülkeyi İslâmsızlaştırma politikasının mümessilleri, projelerinin toplumu getirip bıraktığı noktayı daha ne kadar süre görmezlikten gelebilecekler acaba?

3) Balık baştan kokuyordu ama çürüme dipten başlıyordu. Bankaların içini boşaltanlara kızanları, milletin parasıyla hak etmediği şekilde lüks bir hayat yaşayanlara köpürenleri hepimiz görmüşüzdür. Yolsuzluklar, toplumsal duyarlılığın üst seviyede olduğu bir alandır. Ama ilginçtir, pazara gittiğinizde, büyük yolsuzluklardan her daim yakınan pazarcının, size çürük domates verdiğine tanık olursunuz. ‘Bu adam bir bankanın başında olsa neler yapmaz’ diye geçirirsiniz aklınızdan.

Haklısınızdır.

İşte ideolojiler ve düşünceler de böyledir.

Toplumsal tabanda karşılığı olmayan hiçbir duruş uzun ömürlü ve muhkem olamaz.

Dip katmanlarda yani mikro ölçekte yaygınlık kazanamamış tasavvurların, makro planda temsil edildiğini gören olmamıştır.

Asabiyet, bu tür bir toplumsal kabulün yedeğinde idâme-i hayat etmektedir.

Sorun, kavmî bir taassubun üzerine gidilmekle çözülemeyecek kadar derindedir.

Asabiyet içimizdedir; kök salmıştır; en kötüsü, onu kanıksamışızdır.

Makro milliyetçi tutumların, çoğumuzun yaşantısında, mikro iz düşümleri vardır.

Aile asabiyeti içimizdedir…

Cemaat asabiyeti içimizdedir…

Meşreb asabiyeti içimizdedir…

Velhasıl kelam, bir ‘öteki’ üzerinden kendini tanımlamaya dayalı nice aşırılık vardır benliğimize çöreklenmiş olan.

Mücadelenin başlayacağı zemin de işte burasıdır.

Huzurumuza kast eden o büyük asabiyet canavarının hakkından, içimizdeki küçük canavarları yok ederek gelebiliriz.

4) Cemil Meriç o çok alıntılanan sözü söylerken, “İdeolojiler/İzm’ler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” derken, mutlak anlamda bir depolitizasyonu ya da idealsizliği savunmuyordu elbette.

Ben bu sözü, muhakeme yeteneğini zayıflatan körü körüne bağlılıklara mesafe koyma gayreti olarak okumuşumdur hep.

İdealsizlik, bugünün gençliğine ârız olmuş bir illettir.

Gençlerin kayda değer bir bölümü, modernizmin dayatmaları karşısında yenik düşmüştür.

Ne yazık ki bu gençler, marka giyinmenin üst değer olduğu, gösterişli olmanın terviç edildiği günübirlik ve haz merkezli bir hayatı sırtlarında taşımaktadırlar.

İşte bu tür bir sosyolojik problem –her durumda olduğu gibi- karşı kutupta da zıt ikizinin palazlanmasını netice vermiştir.

İdealsizliğin rüzgârında bir o yana bir bu yana savrulup duran böyle bir neslin içinden, yaşadığı kimlik probleminin farkına vararak, bağnaz bir aidiyete demir atan gençler çıkmıştır.

İfrat, tefritin rahminde büyümüş; idealsizlik aşırılığına tepki gösteren birileri, idealizm adına bir başka aşırılığın kucağına düşmüştür.

Oysa aslolan dengedir; nebevî muvâzenedir.

Önemli olan, cihad ederken merhameti de elden bırakmamaktır.

Önemli olan, anne baba hakkına riayet ile dinî mücahedeyi atbaşı götürebilmektir.

Önemli olan, bağlılığı taassuba dönüştürmemektir.

Önemli olan, küfür karşısındaki celâdet ile imanî zerâfeti aynı bünyede yaşatabilmektir.

Meşruiyetin merkezde olduğu bir hayat ihtiyar edilmelidir.

Günümüz nesilleri, böyle bir dengenin talibi olmalıdır.

(Aslında bu yazıda, yakın bir zamanda Gülay Göktürk ile Ahmet Taşgetiren arasında fikrî ihtilafa neden olan ‘millî davalar’ meselesine değinmekti amacım. Mezkûr bahis üzerinde bir müzâkere çerçevesi oluşmasını ve imânî nokta-i nazardan meselenin ele alınmasını gerekli buluyorum. Haftaya inşaallah…)

Bir not: Nokta Dergisi’nin 14. sayısında Birol Biçer imzalı haber okunmayı hak ediyor. Sayın Biçer, Klasik Yayınları’ndan çıkan “Arap gözüyle Osmanlı” serisinin dördüncü kitabını ve içeriğini haber yapmış. Kitap, Ürdün Kralı I. Abdullah’ın anılarının yer aldığı bir çalışma olarak çıkıyor karşımıza. Meşhur Arap isyanını (1916), bir de devrin tanığı olan bir ‘Arap’tan dinlemenin, birikimimizi zenginleştireceği ve olaya tek yanlı bakmamızın önüne geçeceği muhakkak. Kimbilir belki “Araplar bizi sırtımızdan vurdu” kabulü de sorgulanmaya açık hâle gelir!