İçtihad, ‘Görüş’ Değildir!

MURAT TÜRKER                                                              12.11.2009

İnsanoğlunun uzun yürüyüşünde geride bıraktığı son birkaç asır, ‘yeni içtihad’ taleplerinin çok sık dillendirildiği zaman aralıkları olarak anılacaktır.

Ama ortaya konulan fikrî çabanın, ıstılahtaki karşılığı ile ‘içtihad’ olduğunu söylemek bir hayli zor görünüyor.

İşbu nedenle, içtihad kapısını mümkün olduğunca kapalı tutmaya çalışan zihnî tahliller, her türden keyfî çıkışın içtihad olarak pazarlandığı meş’um bir sürecin zuhurundan duyulan endişenin ürünü olarak okunmalıdır.

Bir kere modern zamanlar, içtihad faaliyetinin temeline ‘ihtiyaç’ kavramını oturttuğu için İslâm fıkıh geleneğinde bir yırtılmanın müsebbibi olarak karşımızda duruyor.

Kadim çağlarda, yani ilmin izzetinin ayaklar altına alınmadığı, şan ve şöhret arzusunun hakikati arama cehdine galebe çalamadığı o kutlu zamanlarda, içtihad müessesesi, tamı tamına ‘murâd-ı İlâhî’yi anlama çabasının bir ürünü olarak işletiliyordu.

Arkadan gelenlerin ezici çoğunluğu ise, modern müslüman bireyin dünyevî plânda önünü açma adına içtihadı araçsallaştırma türünden talihsiz bir dönüşümün taşıyıcılığına soyundular.

Her çeşit ‘nevzuhur’ yaklaşım, içtihad adı altında müslümanların zihin dünyalarına enjekte edilir oldu.

Vahyin mesajını güncellediğini iddia edenler, asrın idrâkine söyletme savunusuyla Din’in içini boşaltanlar, melânetlerini hep bu içtihad kamuflajının yedeğinde irtikâb ettiler.

Öylesine ‘türedi’ görüşler içtihad kisvesine büründürülerek ‘piyasaya’ sürüldü ki, seleflerimizce hiç dillendirilmeyen meseleler, Din’in özü veya ruhu olarak takdim edilir oldu.

Müçtehid imamlar ve fıkıh ekolleri tarafından sistematize edilen usul ve kâideleri yok sayan bu kem tâlihliler, geçmişi hoyratça karalayarak yol almaya çalışıyorlardı.

En mümeyyiz vasıfları, bu dinin öncekiler tarafından hep yanlış anlaşıldığını söyleyip durmak; en bâriz icraatları, kaba bir redd-i mirasçılığın mümessilliğini üstlenmekti.

Şöyle de bir ibtilâya mâruz idiler: Sürekli selef âlimlerine tân’u teşnîde bulunuyorlardı…

Asırlardır, bütün zihnî koordinatlarıyla bu dünyayı imara kilitlenmiş nâdânlar dışında tüm müslümanların hayatlarına şekil veren fıkıh usûlünü fersûde buluyor ve her dâim yeni bir fıkıh müdevvenâtı teşkil etmenin gereklerinden söz ediyorlardı…

Öncekilerin yanlış anladığı vahyi sadece kendilerinin doğru yorumladıkları türünden acınacak düşünceler ortaya atıyorlardı.

Hevâlarını dinleştirmiş, modern saplantılarını putlaştırmışlardı…

İçtihad olgusuna bakışları en baştan hastalıklıydı; çünkü bu müesseseye temel teşkil eden soruyu yanlış sorma illeti ile mâlül idiler.

“Falanca meselede Rabbimizin murâdı hangi istikamettedir?” şeklinde sormaları gereken soruyu, “Falanca ihtiyacımıza dinden nasıl onay alırız?” tarzında sormak suretiyle ilk düğmeyi yanlış iliklemişlerdi.

Merkezdeki sapma ise muhitte çok geniş bir alana tekâbül ediyordu.

Her içtihad yapıyorum diyenin ‘piyasa’ya çıktığı ve at izinin it izine karıştığı bu can sıkıcı süreçte binlerce müslüman dimağ yeni içtihad çağrılarının yedeğinde derin savrulmalar yaşadı.

Modern değer yargılarının merkezîleştirildiği, inananların temel imânî umdeleri sorguladıkları ve her biçimdeki tahrife meşruiyet kılıfı giydirildiği ârızalı zamanlara işbu aşamalardan geçilerek gelindi.

Ümmetin bilinci öylesine yağmalandı ki, en aykırı ve vahyin çağrısına muhalif yaklaşımlar dahi asrın anlayışına uygun içtihadlar olarak bünyeye dâhil edildi…

Mü’minlerin arasına öylesine bir tefrika sokuldu ki, Hakk’ı tutup kaldıralım mülâhazasıyla bu köksüz değişim taleplerine direnen müslümanlar, ‘gelenekçilik’ türünden içi boş ithamların hedefi hâline getirildi.

Her kafadan bir ses çıkıyordu…

Kimi tesettür emrinin bugüne dek yanlış anlaşıldığını, baş örtmenin aslında farz olmadığını söyleyerek çıkıyordu insanların karşısına…

Kimi de, hadd cezalarının bugünün dünyasında uygulanamayacağı ‘içtihadı’ ile arz-ı endâm ediyordu…

Fıkhı beşerî bir çaba olarak etiketleyenler de vardı; kendi sathî anlayışını “Bu da benim yorumum!” pespâyeliği ile sunup, tefakkuh çabasını sulandıranlar da…

Elbette bu meş’um vetireye direnen ve meydanı nâehillere bırakmayan ilim ve fikir erbâbı insanlar da mevcuttu.

Onlar, her önüne gelenin içtihad yapıyorum diyerek zihinleri bulandırdığı bir vasatta, ‘yeni içtihad’ çağrılarının aslında o kadar da mâsum olmadığını nazara verdiler.

Bu işin bir formasyonu olduğunun, nasslara bir şekilde ircâ edilemeyen herhangi bir ‘yorum’un içtihad sayılamayacağının altını çizdiler.

Çok önemli hizmetlerinden biri ‘İçtihad Risalesi’ni kaleme almak olan Bediüzzaman bu kutlu insanlardan biridir.

İçtihadın kuru bir görüş olmadığı tesbitine dikkatleri çeken Ahmed Davudoğlu merhum da bu cümle içinde mütalâa edilebilecek devâsâ kâmetlerdendir.

Yazıyı onun şu çok ehemmiyetli değerlendirmeleri ile bitirelim:

“…Dinde fertlerin görüşlerine yer verilmemiştir. Onun için Hz. Ali, ‘Din görüşle olsaydı ben mestlerin üzerlerine değil, altlarına meshederdim’ demiştir. İmam Âzâm efendimizin dahi ‘Din görüşle olsaydı ben mirasta kadınla erkeği müsavi tutardım’ dediği rivâyet olunur. Evet, dinde onun bunun görüşü değil, müçtehidlerin içtihadları muteberdir. İçtihad ise bir görüş değil, istinbattır.