İçimizdeki Hasan Cemal’ler…

MURAT TÜRKER                                                              10.04.2009

Bugünün muhafazakârları bile tezlerini savunurken Batılı jargonu istimal ediyorlar.

Ehl-i din içinde kayda değer bir kesim, eşyâ ve hâdisâtı ne yazık ki ‘ithal’ bir terminoloji üzerinden okuyor.

Can sıkıcı bir paradoks bu: Duruşunu Batı’nın temsil ettiği değerlere muhalefet üzerinden ifadelendiren kitlelerin kahir ekseriyeti bugün Batılı literatüre hapsolmuş bir yordama demir atmış vaziyette…

Bu önemli bir sorun kanımca…

Çünkü mücadelemizi baltalıyor; itirazımızı içeriksizleştiriyor ve ‘gardımızı düşürüyor’.

Bugünün müslümanlarının dine hizmet iddiasıyla ortaya atıldıklarında yapmaları gereken ilk iş, mücadele edecekleri zemini seçmek olmalıdır bana göre…

Ve doğru seçmek…

Mesela…

Cehdimiz ilkesel mi olacak; yoksa pozisyonel mi?

Adâlet merkezli mi, netice merkezli mi hareket edeceğiz?

Güçlendikçe tevazuumuz mu, kibrimiz mi palazlanacak?

Sayımız azken mülâyemet eksenli olan söylemimiz, kalabalıklaştıkça tahakküm odaklı bir şekle evrilecek mi?

Güçlüye hilm ile zayıfa huşûnetle yaklaşma türünden omurgasızlıklardan berî olabilecek miyiz?

Hakikati mi, hizbimizi mi yükseltmeye odaklanacağız?

Bu ve bunun gibi soruları çoğaltmak mümkün…

Cevabın ne olduğu da hizmet yürüyüşümüzde neyi merkeze alacağımızla ilgili…

Bu yüzden kullanılan dil ve jargon önemli…

Bugün Batı’da görülen zâhirî terakki ve teknolojik sıçramanın arkasında insanî trajediler var; kan ve gözyaşı var.

İşbu nedenle, hayatı Batı’dan transfer edilen kavramsallaştırma paralelinde okumamak gerektiği âşikâr…

Çünkü ortaya çıkan netice ‘başarılı’ olsa da ‘müslümanca’ değil…

Ve şunun ayırdına varmamız gerekiyor: Müslümanca olmayan hiçbir sonuç ötede yüzümüzü ağartmayacak…

O yüzden bir silkinelim diyorum…

Vazgeçelim artık, söylem ve eylemlerimizi yâd ellerin belirlediği bir zeminde yol almaya çalışmaktan…

Özümüze dönelim…

*

Bu satırları Hasan Cemal’in bir yazısını okuyunca düşündüm.

İçimizdeki Hasan Cemal’ler ve “liberal vesâyet” altında kıvranan tefekkür erbâbı geçti gözlerimin önünden…

Ve kendi kendime düşündüm…

Bu kadar ithal bir perspektifle mi dine hizmet edecektik?

Bu ‘nevzuhur’ terminoloji şimdiye kadar insanlığa utançtan başka ne armağan etmişti ki, bizim geleceğimizi mâmur kılacağına inanabiliyorduk?

Ne mi yazmış Hasan Cemal?

‘Zamanın ruhu’ndan söz etmiş ve şunları kaleme almış:

“…Başkan Obama, Türkiye için genel hatlarıyla bir yol haritası da çizdi. Bu haritaya zamanın ruhu (zeitgeist) denebilir.

“Şimdi soru ve sorunumuz bu.

“Zamanın ruhu yakalanabilecek mi?

“Başkan Obama, Ankara ve İstanbul konuşmalarında ‘zamanın ruhu’nu çok yalın bir dille anlattı.

“Demokrasi, hukukun üstünlüğü…

“Laiklik ve demokrasi…

“Farklılıklara saygı…

“Herkesin kendisi olabilmesi…

“Değişim, değişebilmek…

“Etnik ve dini azınlıkların bir bütünün özgür parçalarını oluşturması…

“İnanç özgürlüğü…

“İfade özgürlüğü…

“Geçmişin tutsağı olmamak…

“Ama geçmişle yüzleşmek…

“Geçmişle barışabilmek…

“Ve geleceğe odaklanmak…

“Daha fazla barış…

“Daha fazla refah…”

Sanmayın ki Hasan Cemal yaklaşımında yalnızdır…

Bugün nice müslüman da onun gibi düşünüyor…

Günümüz müslümanı ağzını açtığında değişimin kaçınılmazlığından, farklılıklara saygıdan, geçmişle yüzleşmekten, geçmişin tutsağı olmamaktan, herkesi kendi konumunda kabulden ve daha fazla refahtan falan bahsediyor…

Tıpkı Hasan Cemal gibi…

Yenildik arkadaşlar…

Görmüyor musunuz?

Birilerinin dayattığı olguları kabullenmekle kalmayıp içselleştirdiğimizden belli mağlup olduğumuz…

Yaban ellerin şekillendirdiği terminolojiye hapsolduk; daha ne olsun?

Sınırları birileri tarafından belirlenmiş bir sahada bir o yana bir bu yana yalpa yapıp duruyoruz…

Kendi kavram ve değerlerimizden utanır olduk…

Bugün ehl-i dinin büyük bölümünün lisanında cihad yok; küfre rızâ göstermeme yok; cizye yok; hadler yok…

Ama eşitlik var; mü’minle kâfir nasıl eşit olacaksa!

Kalkınma var; kapitalizmden bağımsız bir kalkınma modeli nasıl bulunacaksa!

Özgürlük var; küfrün kendisini ifade etmesine nasıl izin verilecekse!

*

Bu yazıyı okuyan birileri, “Kardeşim, sen hangi çağda yaşıyorsun?” diyordur muhtemelen…

Ben, hayırla şerrin, hakikatle yalanın iç içe olduğu bir çağda yaşıyorum…

Ve fiiliyatta birbirine giren bu zıt kutupların, en azından zihinlerde ayrışmasını sağlamaya çalışıyorum…