İçimde Bir Misyoner Var!

MURAT TÜRKER                                                            05.07.2006

Temsilde hassasiyet ve tebliğ gayreti, hakikati başka gönüllere de taşımakla yükümlü olan mü’minler için, önemi izahtan vâreste keyfiyetlerdir. Allah Resulü (s.a.v), temsili ile tebliğine zemin hazırlamış, çoğu muhatabı tebliğe bile gerek kalmaksızın, temsili ile kazanmıştır. Tebliğ-temsil dengesinin herhangi birinin aleyhine bozulması, müslüman dünya açısından değişik mahzurları da beraberinde getirmiştir.

Belli seviyede bir zihnî gayretle görülebilen bazı aksamaları düzeltmek ve dikkatlerden kaçabilen bazı önemli noktaları tekrar nazara vermek için, bir kaç hususu dile getirmekte fayda mülâhaza ediyoruz:

1) Temsil yönü güdük kalmış bir mü’minin tebliğinin, kalplerde mâkes bulmadığı ehlinin mâlûmudur. Bugün ehl-i dinin en temel problemi, tebliğ değil temsil noktasındadır. Mesajımızın kitlelere ulaşmasını ve kalplerde yer etmesini engelleyen en önemli faktörün ‘söylem-eylem tutarsızlığı’ olduğu unutulmamalıdır. Bizler, ayakları şişene kadar ibadet eden, ashâbına telkin ettiği her meseleyi ilk başta kendi benliğinde derinlemesine duyan ve yaşayan bir peygamberin ümmetiyiz. ‘Ahlâkı Kur’an olan’ bir peygamberin… Kitabımız, “Lime tekulüne mâ lâ tef’alûn/ Neden yapmadığınız şeyleri anlatıyorsunuz?” ihtârı ile uyarıyor bizleri.

O’nun (s.a.v) kutlu ashâbının yaşantısı da bundan farklı değildir. O, kendisine gelip gece sabaha kadar namaz kılacaklarını, her günü oruçlu geçireceklerini, hanımlarına yaklaşmayacaklarını söyleyen arkadaşlarını Sünnet’ini nazara vererek aşırılıklara karşı uyaran bir peygamberdir.

Rivayet edildiğine göre, Ashab-ı Kiram arasında Kur’an’ı ezberleme seferberliği başlatılır. İçlerinden biri Sure-i Bakara’yı yaklaşık ondokuz ayda ezberler. Bu mübarek insan, sürenin neden bu kadar uzadığını soranlara şu cevabı verecektir: “Andolsun, ezberlediğim bir âyeti hayatıma tatbik etmeden, bir yenisine geçmedim.”

2) Günümüz İslâmî tebliğinin önemli problemlerinden biri de, muhatapları İslâm’a değil de, bağlı bulunan cemaate, derneğe, vakfa, partiye çağırma yanlışlığıdır. Tebliğimizin amacını samimi bir şekilde sorguladığımızda, karşımıza salt olarak, bir ferdi daha dinimizin güzellikleriyle buluşturma arzusu çıkıyorsa, bu hasbîliğimizin emâresi olacaktır. Ancak, farkında olarak veya olmayarak; cemaatimize adam kazandırma peşinde isek, bunun encâmının pek de hayırlı olmayacağını kabul etmek mecburiyetindeyiz.

Tebliğin mûteberliği, karşılıksız olmasına vâbestedir. Beklentisizlik, meselenin nirengi noktasıdır. Beklentimiz olmayacak. Maddî beklentimiz olmadığı gibi, muhatabımızın hayatının ileriki dönemlerinde, ‘biz’e, yani cemaatimize, vakfımıza faydalı olmasını umma anlamında da beklentimiz olmayacak ki hasbîliğimize halel gelmesin.

Değişik İslâmî yapılanmalarla yolu kesişmiş, hayâl kırıklıkları yaşamış ve kendisinden boyunu aşan bir takım idealleri gerçekleştirmesi istenen bir talebenin şu sözü üzerinde düşünmeye değmez mi: “Artık benim üzerinden bir hesâbı olmayan dindarlar istiyorum.”

Rabbimiz Kur’an’da, tebliğin bir ücret mukabilinde olmaması gerektiği sadedinde şöyle buyuruyor: “(Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy. De ki: ‘Bu tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum.’” [En’âm 90] / “Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: ‘Ey kavmim! Bu elçilere uyun. Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir.’” [Yâsin 20-21]

Cemaatimizi araç konumundan amaç mevkiine yükselttiğimiz zaman, ona en büyük kötülüğü yaptığımızı unutmayalım.

3) Allah Resulü (s.a.v), tebliğ ile tavzif ettiği insanlarda ve hayatın diğer alanlarında, dâima muhataplarını istidatlarına muvâfık olarak istihdam etmiştir. Bu Nebevî firasetin bir örneğidir. Bugün de mü’minler, tebliğde bu ölçüyü hayatlarına taşımalıdırlar. Tebliğin binlerce yolu vardır ve herkes her şekilde tebliğ yapmak durumunda değildir. Bir müslüman hangi alanda etkili ve kabiliyetli ise o alana yönelmelidir. İnsanları tek tipleştiren ve bireysel farklılıkları görmezden gelen tebliğ gayretleri, sun’îlik ve kaş yaparken göz çıkarma illetleriyle mâlüldür.

Herkes bir Mus’ab olamaz. Herkes Halid de olamaz. Aynı zamanda Mus’ab’dan Halid, Halid’den Mus’ab çıkarma gayretleri de beyhûdedir.

Mesela yolculuğa çıkan her ferde, “otobüste giderken mutlaka yanındakine bir şeyler anlatmalısın; lafı bir şekilde istediğimiz yere çekmeli ve vazifeni ikmal etmelisin.” türünden metazori ve dikteci yaklaşımlar, fıtrat farklılıklarını ıskaladığı için çoğu kez –samimiyete rağmen- maksadın aksine vücut vermekte değil midir?

4) Ayrıca vazife-i İlâhiye’ye karışmama da, ehl-i din için dikkat edilmesi gereken önemli bir husustur. Biz muhataplarımızı hidayete erdiremeyiz. Hâdi olan Allah’tır(c.c). Biz sadece tebliğ etmekle mükellefiz.

Kur’an bir çok âyetinde (mesela Âl-i İmran 20; Mâide 99; Râ’d 40; Nahl 35; Nahl 82; Nûr 54; Ankebut 18; Yâsin 17; Şûra 48; Teğabun 12) peygamberlere düşenin sadece tebliğ olduğunu vurgulamaktadır.

Kaldı ki; herkes tarafından kabul edilme beklentisi, bizi İslâmî ölçülerden tâviz vermeye zorlayabileceği için riskli bir taleptir. Hem, ilkeleri aşındırılmış bir yapı, diğer mü’minlerin bize olan muhabbetlerine zarar vereceğinden ve onların hakkımızda hüsn-ü zanda ve hüsn-ü şehadette bulunmalarının önüne geçeceğinden sakıncalı olacaktır.

5) Bir de ‘misyoner’ üslûbu ile tebliğ yapılmasının değişik handikapları muhtevî olduğu meselesi vardır. Misyoner üslûba hâkim olan manipüle edici ve muhataba bir şeyler empoze etmeye dönük hava, karşı tarafta bir kuşkunun tetikleyicisi olmaktadır. Böyle tepeden inme bir şekilde ‘doğru’sunu dikte eden biri, hemen ‘sonuç’ almak istediğinden tekellüflü yollara girmekte ve çoğu zaman tebliğinin arkasında farklı bir amaç güttüğü intibaı oluşmasını engelleyememektedir.

Misyonerlik, genel itibariyle temsil boyutu ihmal edilmiş bir tebliğe karşılık gelir ve bizce bu yönüyle problemlidir. Temsili ile değil de tebliği ile muhatabının karşısına dikilen misyonerin en önemli dezavantajlarından biri de, karşısındakine bir ‘materyal’ muamelesini revâ görmesidir. Esasen tebliğin mâkes bulması, muhatabın şahsına değer veren ve onu sıradanlığın moral bozucu etkilerinin verâsında ele alan bir yaklaşımın yedeğinde gerçekleşir. Her insan özeldir. Ve tebliğ gayreti, potansiyel mühtedîlerin hepsini aynı kategoride görme toptancılığından uzak, onun şahsiyetine yönelmiş bir bakış açısının ürünü olmalıdır.

Misyoner, sokakta bulduğu her şeyi çuvalına dolduran adam misali, bir avcı gibi muhataplarını teker teker cephesine çekmeye çalışmaktadır. Kemmiyet onun için birinci plândadır.

Biz elbette dinimizi anlatmalıyız. Ama yer yer yöntemimizi sorgulayıp yanlışlarımızı ayıklamaktan veya bu ayıklama işinin mü’min kardeşlerimizin ikazlarıyla gerçekleşmesinden gocunmamalıyız. Tebliğ, insana yatırım ise şayet; bunun için uzun zamana ihtiyaç olabileceğini unutmamalıyız. Sıkıştırılmış, hemen netice almaya mâtuf hırslı yaklaşımların dinin ruhuyla ve insanî değerlerle çeliştiğini akıldan çıkartmamalıyız.

6) Çok mühim bir başka nokta ise tebliğin tezellül ifade eden tavırlara paralel yapılmaması gerektiğidir. Mü’minin ve anlattığı hakikatlerin bir izzeti vardır. Bu izzet muhafaza edilmelidir. Hakikat taliplisine anlatılınca kalpte yer eden bir keyfiyeti hâizdir. Kendisini kapatan muannid tiplere ısrarla yüklenmek yerine, iyi bir temsille onların inadını kırmak daha güzel bir çıkış yolu olacaktır. Bediüzzaman Emirdağ Lahikası’nda: “Risale-i Nur yalvarmaz; onlar yalvarmalı ve aramalı; o, kıymetini takdir edip müşteri olanların yardımını kabul eder.” der. Risale-i Nur’un izzetine atıf yapar.

Dine karşı olumsuz duruşu belli, hakikatten haberdar olduğu halde bilinçli olarak kapılarını kapatmış insanları illâ kazanacağız diye yola çıkmak, olmadık tabasbus ve tasannû içine girmeyi sonuç verdiğinden doğru bir yöntem olmasa gerek.

Allah Resulü (s.a.v), tehâlükünden ötürü uyarılmış ve Kendisine hatırlatma yapılmıştır: “Biz Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye değil, ancak (Allah’ın azabından) korkacaklara bir öğüt olsun diye indirdik.” [Tâ Hâ 2-3] / “Ey Muhammed! Mü’min olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin. Biz dilesek, onlara gökten bir mucize indiririz de; ona boyun eğmek zorunda kalırlar.” [Şu’arâ 3-4]

Yine Bediüzzaman’ın, siyaset adamlarına ve ileri gelenlere dönük bakış açısı da mezkûr hususlara uygun şekillenmiştir. Mesela Kâzım Karabekir ile ilgili, Emirdağ Lahikası’nda şöyle bir pasaj vardır: “Kazım Karabekir ile eskiden münasebetim vardı. Acaba şimdi de o münasebetin sebebi olan merdâne mesleğini muhafaza ediyor mu? Eğer eski gibi ise ve Nurlara zararı yoksa ve Nura faydası muhtemel ise ve dost ise, benim selamımı ona tebliğ edebilirsiniz. Fakat, madem ehl-i siyaset, hayat-ı bakiyesi için Risale-i Nur’a mürâcaata tenezzül etmiyor, o hayata nisbeten beş paralık olan bu hayat-ı fâniye için onlara mürâcaata ben de tenezzül etmem ve istirahatım için şekva ve ricâ etmem.”

Üstad’ın kriterleri böyledir. Biz de anlatmak, daha doğrusu dünyanın dört bir tarafında İslâm’ın güzelliklerini duymamış veya yanlış tanımış kimselere duyurmak için gayret göstereceğiz. Haberdar ama inat edenlere ise zilleti tedâi ettiren tavırlarımızla yüklenerek hakikati rencide etmeyeceğiz.

İsmet Özel’in dediği gibi: “Sıkılmış bir elle nasıl tokalaşacaksınız?”

7) Tebliğimizi ulaştıracağımız kişiler arasında makam, para ve güç yönünden önde olanları ayırıp, himmeti onlara teksif etme ise gayr-ı İslâmîliği su götürmez bir mevzudur. Efendimiz’e Abese Suresi’nde yapılan ihtarı ne de çok unutuyoruz? Daha ne zamana kadar insan seçmeye devam edeceğiz? Hem tebliği belli kesimlere hasretmek; hem de hasbîlikten, beklentisizlikten dem vurmak ne kadar inandırıcıdır?

8) Allah (c.c), Hz. Musa’ya, Firavun’a bile kavl-i leyyinle hakikati anlatmasını emrederken, Firavun’dan çok daha ılımlı bazı insanlara yönelik haşin üslûba nasıl bir dinî mesned üretileceği ise merak konusudur! Kılığı kıyafeti, yaşam tarzı bizden farklı diye Müslümanlığı beğenilmeyen, kırıcı ve rencide edici uyarılara mâruz bırakılan günümüz insanını hakikate mesafeli hâle getirmenin vebâli büyüktür.

Rabbimiz; dinimizi hakkıyla temsil ve tebliğ edebilmeyi bize nasib et. Hakk’ı Hakk olarak görüp ittibâ; bâtılı bâtıl olarak görüp içtinab edecek bir anlayışı bizlere lütfet. Âmin