İçimde Bir Hâricî Var!

MURAT TÜRKER                                                              29.08.2007

Çoğumuz içimizde bir Hâricî yaşatıyoruz. Küçük meselelerde alabildiğine hassas olduğu halde, ondan daha büyük temel meselelerde bâriz yanılgılar yaşayan bir Hâricî… Ya da bazı meselelerde çok titiz, başka bazılarında ise can sıkıcı ölçüde lâkayt bir duruşumuz var. Bu elbette bizim bir Hâricî olduğumuz anlamına gelmiyor. Fakat o meş’um algının izlerini içimizden tümüyle söküp atabildiğimiz de söylenemez.

Dâvet ettikten sonra katline seyirci kaldıkları Hz. Hüseyin’e sahip çıkmayan ve bu utancı bir ömür boyu sırtlarında taşıyan Kûfe’lilerden birinin, Hz. Abdullah b. Ömer’e, elbisesindeki sineğin kanının hükmünü sorması, içinde yaşattığı Hâricî damarın dışavurumundan başka bir şey değildi. Ve lâyık olduğu şu cevabı işitmişti Hz. Abdullah’tan: “Hz. Hüseyin şehid edilirken seyreden sizler, şimdi gelmiş sineğin kanının hükmünü soruyorsunuz!”

Tamı tamına söylenmesi gerekeni söylemişti Hz. Abdullah (r.a). O an için verilebilecek en iyi cevabı vermiş, hâl diliyle muhatabına “yıkıl karşımdan!” demişti. Evet, yıkılmalıydı karşısından… Peygamberin (s.a.v) torununa uzanan ellere siper olmak yerine seyretmekle yetinenler, bunun hacaleti ile iki büklüm olup insan içine çıkamamalı değiller miydi? O halde bu nasıl bir vurdumduymazlık ve pişkinlikti böyle!

O Kûfe’linin içinde depreşen Hâricî mantığın kökleri, Hakem Olayı’na dek uzanıyordu. “Hüküm ancak Allah’a aittir” sloganıyla yola çıkan, İslâm’la tanışmaları çok eskiye dayanmayan ve çoğunlukla bedevîlerden oluşan haşin tabiatlı bir güruh, Hz. Ali’yi de, Hz. Muaviye’yi de tekfir ediyor; kendileri gibi düşünmeyenlerin kanlarını helâl addediyorlardı. Dinde derinlemesine bir bilgiye sahip değillerdi ve âyetleri zâhirlerine göre yorumluyorlardı. Nehrevan’da bu sapkın topluluğun üzerine giden ve dağılmalarını sağlayan Hz. Ali’yi, bir sabah namaz kılmak üzere mescide giderken şehid eden talihsiz de, İbn Mülcem isimli bir Hâricî idi.

Rivâyetler, Hâricîler’in ibadet ve taate çok düşkün olduklarını nakleder. Hatta kendilerine, çok ibadet eden anlamında ‘Ubbad’ adı verilmiştir. Ahmed Emin, Fecrü’l İslâm Tercümesi’nde, Hz. Ali’nin isteği ile Hâricîler ile görüşen İbn Abbas’ın (r.a) izlenimlerine yer verir: “Çok secde ettikleri, toprağın alınlarında bıraktığı izden, çok namaz kıldıkları ellerinin nasırlaşmasından, çok oruç tuttukları vücutlarının zayıf olmasından, Allah’tan korkuları yüzlerinin uçuk olmasından, çok ağladıkları gözlerinin kızarıklığından, dünyaya değer vermedikleri üzerlerindeki elbiselerin yıkana yıkana eskimesinden belli olan insanlardı.”

Ayrıca Emevî Valisi Ziyad’ın, zühdü ile mütemâyiz bir Hâricî olan Urve’yi öldürttükten sonra onun kölesini çağırtıp efendisinin ibadet hayatını sorduğu nakledilir. Köle, efendisi Urve hakkında; “Ben bunca zamandır onun hizmetindeyim; gündüz kendisine asla yemek getirmedim, gece de yatağını sermedim.” demek suretiyle onun oruç ve namaz hassasiyetini haber verir.

Zaten Efendimiz’in (s.a.v), şu beyânının bu zümre ile ilgili olduğu kanaati yaygındır: “Ümmetimden öyle bir topluluk çıkacak ki, Kur’an okuyacaklar, sizin okuyuşunuz onlarınkinin yanında hiçbir şey değildir. Namazınız da onların namazı yanında bir şey değildir. Orucunuz da onların orucuna nisbeten bir şey sayılmaz. Onlar Kur’an okuyacaklar, onu kendilerinin lehine zannedecekler, halbuki aleyhlerine olacak. Namazları köprücük kemiğinden öteye geçmeyecek; İslâm’dan, okun avı delip geçtiği gibi çıkacaklar.”

İşte zühd ve takva hayatı adına bu denli titiz olan bu topluluğun elleri, nice mü’minin kanına bulaşmıştır. Onlar, kendileri gibi düşünmeyen mü’minleri acımasızca katlediyorlardı. Mesela güzîde sahabilerden Habbab b. Eret’in oğlu Abdullah ile hanımı, onların zulmünden nasiplerini almış iki mübarek insandır. Hz. Abdullah ile karşılaşan Hâriciler, ona Hz. Ali (r.a) hakkındaki kanaatini sormuş; “onda hayır vardır” şeklinde bir cevap aldıklarında ise onu öldürmek üzere rehin almışlardır. Fakat enteresan olan şudur ki; Hz. Abdullah’ı götürürlerken yolları bir hurma bahçesinden geçmiş, içlerinden biri hurmayı ağzına atmış ve anında arkadaşının sert tepkisi ile karşılaşmıştır. Onu bu tepkiye yönelten, sahibini bilmedikleri bir hurmanın asla yenilemeyeceği konusundaki hassasiyetidir. Diğeri de hatasını anlar ve ağzından atar helâl olmadığını düşündüğü meyveyi. Yine vurdukları bir domuzdan dolayı pişmanlık duyar ve sahibini araştırırlar helâllik almak için. Gayr-ı müslim olan domuz sahibini bulduklarında binbir özür eşliğinde kendilerini affettirirler. Tüm bunları gören ve kılı kırk yaran bu hassasiyeti fark eden Hz. Abdullah kendisine bir şey yapmayacakları konusunda ümitlenir ama ne yazık ki yanılmıştır. Hâricîler, domuz ve hurmadan esirgemedikleri anlayışı Hz. Abdullah ve hanımına çok görmüşlerdir. Geride iki mazlumun katlettikleri bedenlerini bırakarak oradan ayrılırlar ve ne yazık ki öldürdükleri hanımın hamile oluşu dahi insaflarını celb edememiştir.

Bu, tahlili yapılması ve mücadele edilmesi gereken bir sapmadır. Küçük ya da şahsî meselelerdeki hassasiyetin, daha büyük sapmaların görülmemesine yol açıp açmadığı konusu üzerinde îmâl-i fikr yapılmalıdır. Bu dediğimizden, şahsî anlamda hassas yaşayan herkesin daha öncelikli meselelerde gaflet içinde olduğu sonucu elbette çıkmaz. Ayrıntıdaki hassasiyetini genele teşmil eden babayiğitlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Ama kendisine ‘ben zaten yeteri kadar hassasım’ algısı ile yaklaşan nicelerinin, içtimâî mevzularda ve öncelikli meselelerde bir bakış bozukluğu yaşadığı da göz önünde bir vâkıa değil midir?

Kısa bir süre önce çevremde yaşanan bir hâdise ile örneklendirebilirim anlattıklarımı. Şahsî hayatı adına hassas olmaya çalıştığı intibâı veren -ve muhtemelen de öyle olan- bir tanıdığımız yaşadıkları bir sürtüşme neticesinde kayınpederini darp etmiş, anne babası hükmünde olan o insanlara hayatı cehennem etmişti. Üstelik hanımını ailesinin yanına hemen hemen hiç göndermiyor; onlara torun sevgisini bile çok görüyor; kendi anne babası konusunda titiz davranırken kayınvâlide ve kayın pederini yok sayarcasına hareket ediyordu. Çevrede sürece şâhit olan herkes kendisini kınıyor ve “bir de namaz kılacak!” yollu göndermeler eşliğinde tavrını tenkid ediyordu. Bazı mevzulardaki kendince vâr olan veya gerçekten taşıdığı hassasiyet, bâriz bir hukuk ihlâlini görmemesine, yanlışını yanlış olarak bilmemesine yol açıyordu. Sanki bir emniyet-i nefs yaşatıyordu ona duyarlı olduğuna olan kesinleşmiş inancı… Ama göz önünde olan ve analiz edilmesi gereken müthiş bir dengesizlik vardı. Buna gözümüzü kapatamazdık. Olaya tanık olan kimileri mezkûr şahıs üzerinden müslümanların tümünü töhmet altında bırakacak genellemeler yapıyor, daha mûtedil olanlar ise bu tür kabalıkların ve hak ihlâllerinin mütedeyyin bir fertten sâdır oluşunu anlamlandırmakta güçlük çekiyorlardı. Elbette herkes hata yapardı ama bu biraz farklı bir durumdu. Muhatabımız müthiş bir akıl tutulmasına ve bu nedenle can sıkacak ölçüde bir eylem dengesizliğine duçar olmuştu.

Bu olanlar, zihnime Hârici mantığın tezâhürlerinin misafir olmasını intaç etmişti. İslâm’ın tarihi kadar eski bir sapmadan, günümüz insanı da payına düşeni almıştı.

Namazda kılı kırk yaran ama anne baba hakkını ihlâl edenler maalesef azınlık olmaktan uzaktılar…

Mesela istibradaki dikkatini abartılı noktalara taşıyan ama faizi türlü te’villerle meşrulaştıranlara takılabiliyordu gözlerimiz…

Sünnetleri bile terk etmeyen kimileri, farzları es geçebiliyordu…

Sarık saracak kadar şeâire sahip çıkan bazıları, işçisine zulmedebiliyordu ne yazık ki…

Din adına koşturan ama çalışanının hakkını zamanında vermeyen birileri dolaşıyordu aramızda…

Mesela meşrubat bile içmeyen ama akraba ile alâkayı kesenlerimiz vardı…

Müzik dinlemeyen ama komşusuna ezâ ve cefâ edenlerimiz…

Tüm bunları incelediğinizde şeytanın bir iğvası ile karşılaşıyordunuz. Bu kimseler, peşin bir kabullenme ile kendilerinin iyi bir müslüman olduklarına inanmışlar; teferruattaki duyarlılıkları da bu inançlarını kavîleştirmişti. Bu yüzden büyük sapmalar gözlerine gözükmüyordu. Muhakeme etmiyorlardı duruşlarını. Hakikati kendisine ifade eden ama zâhiren şahsî yaşantı adına kendisinden daha az hassas olanları ise hakaret ve tahkirlere boğuyorlardı. Muhasebeye bu denli kapanınca da ortaya marazî bir insan prototipi çıkıveriyordu.

Karınca ezmeyen ama adam öldüren bir tip…

Sakal bırakıp sarık saran ama insanları tahkir ve tezyif eden kaba bir kişilik…

Dine hizmet iddiasında olan ama bâriz hak ihlâllerine imza atan bir savrulma…

Hassas olmak güzeldir; takvaya yaslanmak efdaldir ama yapılmaması gereken ‘takvafüruşluktur’, hassasiyeti belli alanlarla sınırlandırmaktır. Din şeâirleri kanalıyla kendini izhar eder ama asıl cevher görünür kısımda değil, içe doğru derinleşen boyuttadır.

Peki, bize düşen nedir? Hatasından kardeşimizi döndürmeye çalışmak ve kendi hatamızdan dönmeye de hazır olduğumuzu ona bildirmektir. Hatayı görüp de söylememek, yanlışın fâiline yapılacak en büyük kötülüktür. Efendimiz (s.a.v), zâlime bile yardımcı olmamızı öğütlüyor. Zâlime nasıl yardımcı olunabileceğini soranlara ise ‘onu zulmünden vazgeçirerek’ şeklinde cevap veriyor. Unutmayalım ki, tanım olarak zulüm, bir şeyi olması gerektiği yerden farklı bir yere koymak anlamına da gelmektedir.

Yazıyı Münazarat’tan bir alıntı ile bitirelim ve yanlışta olanlara karşı geliştirmemiz gereken tavrı bir örnekle Bediüzzaman’ın dilinden ifade edelim:

“Sual: Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.

“Cevap: Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe’ni tevâzu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir (büyüklük taslayan küçük). Siz de büyük tanımayınız.”