İbn-i Arabî’den Devlet Bahçeli’ye!

MURAT TÜRKER                                                              17.01.2007

Son zamanlarda internet ortamında dolaşıma giren mesajı okudunuz mu? Görmeyenler için kısmen iktibas edelim: “eş-Şecereti’n-Nu’maniyye fi’d-Devleti’l-Osmaniyye kitabının başlığındaki ‘Osmaniyye’nin Devleti’ ibaresi, açıkça Osmaniye milletvekili olarak TBMM’ye giren MHP lideri Dr. Devlet Bahçeli’ye işaret etmektedir. Kitabın yaygın olarak bilinen ismi olan ‘Şecereti’n-Nu’maniyye’ ise ‘Gelincik Bitkisi’ anlamındadır ki, bu ismin tarihî ve tasavvufî olarak iki tür anlamı olabilir: Osmaniye’nin Devletindeki Gelincik Bitkisi (ağacı) ise tasavvufî bir remz olarak, işaret edilen şahıs olan Dr. Devlet Bahçeli’nin, kalbî olgunluk ve kemalinin eseri olarak varacağı cennet menzilini bir gelincik tarlası olarak göstererek kalbî saffetini işaretlemektedir.”

Birileri Muhyiddin ibn-i Arabî’ye isnad edilen bir eserden bu tür çıkarımlar(!) yapmış.

Bu yazı, cifr ve ebced üzerine bir takım değerlendirmeler içerecektir; yukarıdaki iletiyi konuyla ilgili olduğu için alıntıladım.

Konu, Risale-i Nur’a bakan yanları olduğu için de ehemmiyetlidir ve kaçınılmaz olarak, bir makalenin hacmine sığdırılabilir olmaktan uzaktır. Risale-i Nur’u ve muhterem müellifini bu husus üzerinden yıpratmaya çalışanların varlığı da izahtan vârestedir.

  1. Öncelikle tanımları verelim. Ebced, ‘harflere karşılığı olan rakam değerlerinin verilmesiyle yapılan hesap ve tarih düşürme ilmi’ olarak tanımlanıyor. Cifr ise gelecekte vuku bulacak olayları değişik metodlarla öğrettiğine inanılan ilim dalı olarak ifade ediliyor. (Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi)
  2. Ebced ve cifr, İslâm öncesi dönemde Yahudi ve Hıristiyan âlimleri tarafından kullanılmıştır. Özellikle Yahudiliğin mistik kolunu temsil eden Kabalistlerin, Tevrat’ı bu tarzda yorumladıkları bilinmektedir. Yine Hıristiyan ve Hindu inancında da, âlemin düzeni ile harfler ve sayılar arasında bir takım irtibatların varlığına inanılmaktadır.
  3. İslâm âlimleri arasında da, Câfer-i Sadık, Muhyiddin ibn-i Arabî, Necmeddin-i Kübrâ, Niyazi Mısrî ve Said Nursî gibi zâtlar, bu usulden istifade etmişlerdir. İslâm medeniyetinde ebced hesaplamaları bazı temel ihtiyaçların karşılanması adına gündelik hayatta da kullanılmıştır. Resmî kayıtların tutulması, kitap yazımları, isimlerin sembollendirilmesi, bu kullanım alanlarından sadece birkaçıdır.
  4. Muhyiddin ibn-i Arabî bu ekolün önemli temsilcilerindendir. Kendisine izâfe edilen, “Şecereti’n-Nu’maniyye fi’d-Devleti’l-Osmaniyye” adlı eserinde “İzâ dahale’s-sin fî’ş’şin, yazheru kabru Muhyiddin / Sin, Şın’a gelince, Muhyiddin’in kabri meydana çıkar.” demek sûretiyle, mezarının Yavuz Sultan Selim tarafından Şam’da bulunacağını bildirdiği anlatılır. Hakikaten 1516 yılında Sultan Selim, Muhyiddin’in öldüğünde üzerine çöp dökülen kabrini ve yukarıdaki ibarenin yazılı olduğu taşı bulur. Oraya bir türbe yaptırır. ‘Şeyh-i ekber’ olarak tesmiye edilen İbn-i Arabî’ye Vahhabî damarın ‘Şeyh-i ekfer’ dediği de esefle hatırlanmalıdır.
  5. Ayrıca Taşköprülüzâde Ahmet Efendi merhum da (ö. 1561), ‘Mevzuatu’l Ulûm’ adlı eserinde, âhir zamanda gelecek olan Mehdi’nin cifr ilmine vâkıf olacağını kaydetmiştir.
  6. Sübjektif çıkarımlar içeren ve bu yönüyle de genel bir bağlayıcılık atfedilemeyecek olan bu tür ilimlerin, ehil olmayanların elinde sû-i istimal edileceği âşikârdır. Nitekim İbn-i Haldun Mukaddime’sinde, ilm-i cifrin sadece belli birikim ve kabiliyete sahip insanlar tarafından kullanıldığında doğru sonuçlar verebileceğini dile getirir. Ayrıca yazının başındaki Devlet Bahçeli ile ilgili ileti de, ehliyetin ehemmiyetine delil teşkil etmektedir. Yalnız burada dile getirilmesi gereken bir başka nokta daha vardır. Yanlış kullananların varlığı, olgunun bizâtihi yanlış olduğunu temellendirmekte kullanılamaz. Bugün insanlığın istifade ettiği birçok ilmin, ‘kötüye kullanılabilir’ bir mâhiyete sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Zaten meseleye itiraz edenler, yaklaşımlarını, ilmî ciddiyetle bağdaştırılamayacak şekilde, genellikle bu kötü örnekler üzerinden kurgulamaktadırlar. Maalesef kurgudaki bu vahim hata onları, Râşit Halife ve Hurufîler gibi sapkın akımlarla Bediüzzaman gibi müstesna şahsiyetleri aynı çerçevede değerlendirme talihsizliğine sürüklemektedir.
  7. Bediüzzaman Hazretleri’nin cifr ve ebcede müracaat ettiği bölümler, Risale’i Nur’un tüm hacmine oranla gayet az bir yekün tutan ve yer yer “Bir parça mahremdir” ikazı eşliğinde dile getirilen kısımlardır. Bu yöntemi kullanma gerekçesi ile ilgili de iki husus ön plana çıkar.

Birinci olarak Said Nursî, şeâire tehâcümün gemi azıya aldığı bir dönemin, ‘helâket ve felaket asrının’ adamıdır. Onca zulüm ve baskıya talebeleriyle birlikte mâruz kalan bir ‘kış adamı’dır o. Zehirlenmeler, sürgünler, ihtilattan men edilmeler, onun ve talebelerinin lâzım-ı gayr-ı mufârıkı olmuştur. Hapishane meskenleri, jandarma ve polis yârenleridir. İşte böyle bir vasatta Üstad, talebelerinin şevk ve direncini artırmak, iman hizmetindeki azimlerini kamçılamak adına bazı ayetlerin işârî mânâlarını ve bazı eserlerin yaşadıkları devre bakan ihbarlarını onlarla paylaşmıştır.

İkinci olarak Bediüzzaman, zaman ve mekân üstü oluşu müsellem, mûcizeliği müseccel bir İlâhî Hitap olarak Kur’ân-ı Kerim’in ayetlerinin sarih anlamları dışında, her asra bakan işârî anlamları da olacağını bu yolla isbat etmektedir. Bu, Kur’ân’ın mûcize oluşunun bir tezâhürüdür.

Mesela Ebrehe ve ordusunun üzerine taşların yağdırıldığı Fil Vak’ası ile ilgili “Onlara ateşten pişirilmiş taşlar attılar” ayetinin 1359 ettiğini (milâdî 1940-II. Dünya Savaşı) ve dünyayı dine tercih eden ve nev-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semavi bombalar ve taşları yağdırmasına işaret olduğunu anlatır. (Sikke-i Tasdik-i Gaybî-sf. 50)

Aynı şekilde Asr Suresi’ndeki “Yemin olsun asra. İnsan muhakkak hüsrandadır.” âyetinin cifrle h.1324-m.1960 ettiğini ve özetle şeâir-i İslâmiye’nin sarsılması ve Balkan ve İtalyan harplerine karşılık geldiğini ifade eder. (Sikke-i Tasdik-i Gaybî-sf. 48)

Ayrıca Kastamonu Lahikası’na giren bir mektupta Üstad, çıkarımlarının âyetin açık mânâlarına dâir olmadığını, belki işârî mânâlarından da biri olabileceğini dillendirmek suretiyle, meseleyi ne kadar mâkul bir zeminde ele aldığını ilân eder: “Ve o risalede, biz demiyoruz ki, ‘ayetin mana-yı sarîhi budur’; ta hocalar ‘Fihi nazarun’ desin.

Hem dememişiz ki, ‘Mânâ-yı işârînin külliyeti budur.’ Belki diyoruz ki, mana-yı sarîhinin tahtında müteaddit tabakalar var; bir tabakası da, mana-yı işârî ve remzîdir. Ve o mana-yı işârî de, bir küllîdir; her asırda cüz’iyatları var. Risale-i Nur dahi bu asırda o mana-yı işârî tabakasının külliyetinden bir ferttir. Ve o ferdin kasten bir medar-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulema beyninde câri bir düstur-u cifrî ve riyazîyle karineler, belki hüccetler gösterilmişken, Kur’ân’ın ayetine veya sarahatine değil incitmek, belki i’câz ve belagatine hizmet ediyor. Bu nevi işârât-ı gaybiyeye itiraz edilmez. Ehl-i hakikatın, nihayetsiz işârât-ı Kur’âniyeden had ve hesaba gelmeyen istihracatlarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.” (Kastamonu Lahikası-sf. 121)

  1. Bunun yanında Bediüzzaman metodunun makbuliyetine deliller getirir. Mesela Kur’ân’daki huruf-u mukattaanın bazılarını okumak suretiyle Efendimiz’e (s.a.v) ümmetinin ömrünün kısa olacağını söyleyen Yahudi âlimlerine, Allah Resulü’nün (s.av) diğer huruf-u mukattaayı okuyarak cevap verdiğini ve onları susturduğunu anlatan hâdisi Şualar’da (sf. 613) gündeme getirir. (İbn-i Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-Azîm: 1:38; Tefsîrü’t-Taberî, 1:71–72; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 2:722.)

Yine Hz. Ali’nin (r.a) Kaside-i Celcelûtiyesi’ni, riyaziye ulemasının ve yüksek ediplerin kullanımını da tezini delillendirme adına kullanır. (Şualar-sf.613)

  1. Kaldı ki Bediüzzaman diğer konularda olduğu gibi bu mevzuda da ifrat ve tefritlerden âzâde, muvazeneli bir duruş sergiler. Bu muvazenenin iki şekilde tebârüz ettiğini görüyoruz.

Evvela Bediüzzaman ebced ve cifr meselesinde misal olarak temas ettiği İbn-i Arabî’yi bir noktada eleştirerek duruşundaki dengeyi gözler önüne sermektedir: “Kardeşim, bil ki: Hazret-i Muhyiddin aldatmaz, fakat aldanır. Hâdîdir, fakat her kitabında mühdî olamıyor. Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir… Vahdetü’l-vücud meşrebince, eşyanın vücudunu hayal görüyor. O zât, hârika keşfiyâtıyla ve müşâhedâtıyla ve mühim bir meşreb sahibi ve müstakil bir meslek ihtiyar ettiğinden, bilmecburiye, zayıf te’vilâtla, tekellüflü bir surette, bazı âyâtı meşrebine, meşhûdâtına tatbik ediyor, âyâtın sarâhatini incitiyor.” (Lem’alar-sf. 364)

Buradaki ‘âyâtın sarâhatini incitmek’ ibâresi meselenin nirengi noktasıdır ve Üstad’ın yürüdüğü zeminin Ehl-i Sünnet’e muvafık olduğunun göstergesidir.

Saniyen Bediüzzaman cifr ve ebced uğraşısının muhtemel iki sakıncasından söz etmek suretiyle de meseleyi mutlaklaştırmanın ve merkezî bir hüviyet kazandırmanın yanlışlığını vurgular: “Biz kendi arzu ve tedbirimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkinde, bize, daha hayırlı bir ihtiyar işimize hâkimdir.” diyerek başladığı paragrafı, ‘gaybı ancak Allah bilir’ hükmüne hilaf-ı edep yaklaşma ve yüz kat daha ehemmiyetli hakikat-ı imâniyeyi ders verme işinde fütur getirme risklerinden söz ederek tamamlar.

10. Bediüzzaman’ın şahsını ilgilendiren çıkarımlarda da, şahs-ı mânevîye atıf yapıldığı gerçeği, art niyet taşımayan her okuyucunun görebileceği netliktedir. “Hem kalbime geldi ki: Hazret-i Şeyh bana bir pâye vermedi. Belki Said isminde bir müridim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belâlardan izn-i İlâhî ile ve Şeyhin duasıyla ve himmetiyle mahfuz kalacak. Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek, sekiz yüz sene bir mesafede görünen, hizmet-i Kur’âniyenin şâhikasıdır; yoksa Said gibi karıncalar değil. Madem bu keramet-i Gavsiyeyi ilân ve izharından, Kur’ân şakirtlerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor; elbette arkalarında Şeyh-i Geylânî gibi kahramanlar kahramanı zâtlar himmet ve dualarıyla ve izn-i İlâhî ile himaye ettiklerini bilseler, şevk ve gayretleri daha artar.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî-sf. 130)

11. Enaniyet-i ilmiye cihetinden, haset cânibinden gelen itirazlara yapacak bir şey yok. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar. Bediüzzaman realitesini göremeyenlere, bütüncül değil parçalı okuma yapanlara, sapla samanı karıştıranlara, ‘parmak ayı gösterirken aya değil parmağa bakanlara’ ne denir ki?! Devrinin hâkim söylemine asla eklemlenmemiş, şimdikinden kat be kat netâmeli bir vasatta neş’et ettiği halde dâima dik durmuş bir Bediüzzaman’ı; en ufak bir konjonktürel rüzgârda savrulanlara nasıl anlatalım?

En iyisi sözü yine Bediüzzaman’a bırakmak: “Ben, senin içtihadında hata var diyenlere ve ispat edenlere teşekkür edip ruh u canla minnettarım. Fakat şimdiye kadar o içtihadımı tamamıyla kanaatle tam tasdik edenler, binler ehl-i iman ve onlardan çokları ehl-i ilim tasdik ettikleri ve ben de dehşetli bir zamanda kudsî bir teselliye muhtaç olduğum bir hengâmda, sırf ehl-i imânın imanını Risale-i Nur ile muhafaza niyet-i hâlisasıyla ve Necmeddin-i Kübra, Muhyiddin-i Arabî gibi binler ehl-i işârât gibi cifrî ve riyazî hesabıyla beyan edilen bir müjde-i işarîye-i Kur’âniyeyi kendine gelen bir kanaat-i tamme ile hem mahrem tutulmak şartıyla beyan ettiğim ve o içtihadımda en muannid dinsizlere de ispat etmeye hazırım dediğim halde beni gıybet etmek, dünyada buna hangi mezheple fetva verilebilir, hangi fetvayı buluyorlar? Ben herşeyden vazgeçerim, fakat adalet-i İlâhiyenin huzurunda bu dehşetli gıybete karşı hakkımı helal etmem. Titresin! Bütün sâdâtın ceddi olan Fahr-i âlem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet-i Seniyesini muhafaza için hayatını ve her şeyini feda eden bir mazlumun şekvâsı, elbette cevapsız kalmayacak. İllâ bir şart ile helâl edebilirim ki: Bu Ramazan-ı Şerifte bana ve hâlis kardeşlerime verdiği endişe ve telâşı, hakperestlik damarıyla, büyüklere lâyık ulüvv-ü cenapla, Enaniyet-i taassubkârânesini hakikate ve insafa feda edip tâmire çalışmasıdır; müşfik ve münsif bir hoca tavrıyla, kusurumuz varsa bize lütufkârâne ihtar ve ikazdır. Cenab-ı Hak, Settârü’l-Uyûbdur; hasenat seyyiata mukabil gelse, affeder. İman hizmetinde yüz binler insanın imanını tahkikî yapmak hasenesine karşı benim gibi bir biçarenin hüsn-ü niyetle, kuvvetli emarelerle inayet-i İlâhîyeden tasavvur ettiği bir müjde-i Kur’âniyenin tefehhümünde bir yanlış, belki yüz yanlış varsa da o hasenata karşı gelemez, setr-i uyûb perdesini yırtamaz. Her neyse… Bu mesele yalnız şahsıma taallûk etseydi, ben cidden nefs-i emmaremi tam kırmak için ona minnettar olurdum. Mesleğimiz, bu zamanda hakka hizmet, bütün bütün terk-i enaniyetle olabileceğini kat’î kanaatimiz olduğu gibi, yirmi senedir nefs-i emmarem ister istemez o mesleğe itaate mecbur olmuş. Risale-i Nur ve mukaddematları, buna bir hüccet-i katıadır. Fakat garaz ve inat ve bir nevi taassub-u meslekiyeyi ihsas eden ve esrar-ı mestûreyi işaa suretinde gelen itiraz ve ayıplara karşı Eski Said (r.a.) lisanıyla derim: İşte meydan! En mutaassıp ulemadan ve en büyük velîden tut, tâ en dinsiz filozoflara ve müdakkik hükemalara, Risale-i Nur’daki dâvâları ispat etmeye hazırım ve hem de ispat etmişim ki, benim mahvıma ve idamıma mütemadiyen çalışan zındık filozoflar ve mülhidler, o dâvâları cerh edemiyorlar ve edememişler.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî-sf. 56)

Bir öneri: Aksiyon Dergisi’nin 15 Ocak 2007 tarihli 632. sayısında “Tıbbiyeli gayr-ı Müslim ‘şehitler’” başlıklı bir dosya, haber konusu yapılmış. I. Dünya Savaşı’nın dağdağalı günlerinde Profesör Mazhar Osman, Şişli’deki Fransız Lape Hastanesi’nde cephede hayatını kaybeden 215 kişinin ismini okuyor ve bu isimler törenle anılıyor. İşbu ‘tıp şehitleri’ listesinde 75 gayr-ı müslimin de adı geçiyor. Bu liste Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Şef Muavini Psikiyatr Dr. Şahap Erkoç ve Prof. Aykut Kazancıgil tarafından Tıp Tarihi Araştırmaları Dergisi’nin 10. sayısında yayınlanıyor. Gerçi Sayın Erkoç şehitlik kavramının inanç anlamında değil, vatanı için mücadele edip ölenler için kullanıldığını söylemiş ve yine gerçi dosyayı yayına hazırlayan Sayın Haşim Söylemez de -bu açıklamaya itibar ederek- yazının son paragrafında Medeniyetler Çatışması tezine reçete misyonu yükleyerek aynı kelimeyi (şehitler) kullanmış ama ben burada maksadını aşan bir ifade olduğunu düşünüyorum. Diyalog bahsi üzerinden bir camianın kasden yıpratılmaya çalışıldığı bir vasatta bu tür yanlış kullanımların mütehayyirlerin kafasını daha çok karıştırabileceğini düşünüyorum. Ayrıca böylesine kritik kelimelere –iyi niyetle de olsa- keyfî anlamlar yüklemenin zamanla oluşabilecek bir teorik zafiyete zemin hazırlamasından endişe ediyorum. Şehitlik kelimesini, kavramın kudsiyetine muvafık bir şekilde kullanma konusunda daha dikkatli olmayı öneriyorum.