Hem Muhalif, Hem Müttefik Olabilmek

MURAT TÜRKER                                                            19.07.2006

Kur’an, Allah’ın inayetini celbeden faktörler arasında vifak ve ittifakı sayarken; Allah Resulü (a.s.m), “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır.” buyuruyor. Bir bakıma bizden, doğru anlamlandırılmış şekliyle, hem ittifak, hem ihtilaf bekleniyor.

Kavramların diline âşina olamayanlar ve yanlış okuma illetiyle malul olanlar anlamakta zorlansalar da, mü’min için ittifakta da, ihtilafta da nice hayırlar mündemiçtir; yeter ki hâdiselere bakış zâviyesi, doğru bir şekilde ayarlanabilsin.

İttifak ve ihtilaf gibi kritik kavramlar, asıl mecrâsına sâdık kalınmadan istimal edildiğinde ise fertler ciddi bir ‘algı tutulması’na mâruz kalıyorlar. Zanlar giriyor o zaman devreye… Olmadık gerekçelerle, mü’min gönüller kırılıyor.

Kardeşliğimiz aşınıyor…

Dünyanın tozu, gubarı bulaşıveriyor üstümüze…

Acımasızlaşıyoruz; tenkidlerimiz yıkıcı olmaya başlıyor o demde…

İttifak ve ihtilafı doğru okumakta yer yer zorlandığımızı düşünüyorum.

İttifak taleplerimiz, çoğu zaman tek tip insan özlemiyle örtüşüyor. Herkes bizim gibi düşünsün istiyoruz. Hakikatin nisbîliğini ıskalayıp duruyoruz. İttifaktan anladığımız, aykırı seslerin çıkmadığı, eleştirinin olmadığı, herkesin tâlimatla hareket ettiği bir yapı oluyor çoğu kez.

Farklılıkları boğmayı, mü’minleri belli düşüncelerin prangalarına mahkûm etmeyi, kanaatlerimizi ‘resmî tez’ haline getirip dayatmayı terk etmediğimiz sürece, insan kaybetmeye devam edeceğimizi unutuyoruz.

Olaylara bizim gibi bakmadığı, bizim dışımızda doğrulara sahip olduğu, yaklaşımlarımıza muhalefet şerhi düştüğü için bir mü’mini rahatlıkla dışlayıp, ‘öteki’leştiriyoruz mesela. Anlayışımız mihenge vurulsun istemiyoruz.

Bir gayr-ı müslime, bir sol görüşlü entelektüele, dine karşı mesafeli feşmekân akademisyene verdiğimiz eleştirebilme hakkını ‘içimizdeki’lerden esirgiyoruz. Ne idüğü belirsiz bir ‘nasılsa bizden’ mantığıyla, aslında bir zenginlik emâresi olan alternatif düşünceleri törpüleyip duruyoruz.

Halbuki Kur’an bizden bu anlamda bir ittifak mı taleb ediyor; bunu düşünmeliyiz. Aynı nihaî gaye için çaba sarf etmek; farklı yolları, farklı usulleri kullanarak da olsa aynı menzile varmayı düşlemek, ‘kendisi için istediğini kardeşi için de istiyor olmak’, aynı kıbleye yönelmek, aynı Rabbe secde etmek, sağlam bir ittifakı temin ve tesis etmek için yeterli olmalı değil midir?

Bizim, yöntemde, tarz-ı harekette ve üslûpta müttefik olma gibi bir zorunluluğumuz yoktur. Asgarî müştereklerde ittifak eden mü’minler için, meşreb ve mizaç farklılıkları tebeîdir ve ittifakı zedeleme gibi bir işlevleri yoktur.

Ayrıntılar, ihtilafın tecviz edildiği alanlardır; hatta, detaylarda/yöntemlerde ihtilaf, bizim için olması gerekli bir keyfiyettir.

Bugün toplumun değişik kesimlerine ulaşabilmenin en etkili vesilesi, mü’minlerin meşreb noktasında ihtilaf ediyor oluşlarıdır. İlgi alanları farklı, hayatı ele alış şekilleri çeşitlilik arz eden, mizaçları muhtelif bunca insan, İslâm’ın mesajında kendi çizgisine ve eğilimlerine hitab eden bir yön buluyorsa; bu, her seviyeden insana yönelen bir tebliğ ve temsil çizgisinin, varlığını İslâmî bünyede muhafaza ediyor oluşundandır.

İşte bu nedenle, mezheb ve meşreb farklılıklarını ilgaya mâtuf teşebbüs ve analizler yanlış ve yersizdir. Yapılması gereken, ümmetin içinde birer zenginlik ve renklilik sebebi olan ‘düşünsel ihtilaf’ı bitirmek değil; bize intikal eden muazzam ilmî mirası farklı anlayışlara hoşgörü ile bakarak, gelecek nesillere taşımaktır.

Seleflerimizin özgür düşünebilme gücü ve zihinsel hürriyete verdikleri ehemmiyet ile oluşturdukları birikimi, bağnazca yaklaşımlarla daraltıp fakirleştirmenin bedelini ödemek kolay olmasa gerek.

Mezkûr mantığın tam karşı kutbunda ise ihtilaf anlayışını çarpıtarak iftiraka, kamplaşmaya, hizipçiliğe dönüştüren yorum bulunmaktadır. Farklı düşünme ve yorumlama hakkı ile birilerini karalama, ademe mahkûm etme tavrı birbirinden tefrik edilmelidir.

Farklılığa tahammülsüzlük de, farklılığı düşmanlığa dönüştürmek de ayarın kaçtığının alâmetidir; ve bugün her ikisi de bizim gerçeğimizdir.

Niyet okumalarla, hasedi ihsas ettiren yaklaşımlarla, bir yanlışı kesin ve uç yorumlar için malzeme olarak kullanan tasavvurlarla koskoca bir câmiayı yok saymak, hatta insanları tekfir edecek kadar ölçüyü kaçırmak, maalesef yaşadığımız sorunlardır.

Yanlış yapan bir mü’mini uyarmak vazifemizdir. Burada doğru olmayan tavır ise itirazımızı yanlışa değil de, fâiline yönlendirmektir. Mü’min hata yapsa da mü’mindir. Sürçebilir. Düşene tekme atmak değil; ona el uzatmak gerekir. Tenkidlerimiz ve ihtilaflarımız yapıcı olmalıdır.

Fakat müslüman dünyanın sözü edilen hususlarda alması gereken mesafe çok büyüktür. Bugün dünya İslâm’ın sesine ve soluğuna muhtaçtır. Ama çağımız, İslâm’ın ciddi bir temsil sorunu ile karşı karşıya olduğu çağdır. Müslümanlar, ihtilaf etmelerinin faydalı olacağı noktalarda ittifakı dayatırken, müttefik olmaları gereken hususlarda ise tefrika içindedirler.

İslâm coğrafyası parça parçadır; her yandan iniltiler yükselmektedir. Ne yazık ki garip bir ‘reel politik’! anlayışında ittifak eden Müslümanlar, basit bir boykot eylemini bile organize etme noktasında yetersiz kalmaktadır. Bağdat’ın çığlığı İstanbul’a ulaşmamakta, Filistin, yalnızları oynamaktadır.

Örnek bulmak için dışarı çıkmaya da gerek yoktur. Bir diyalog bahsinde bile, müslüman birileri, İslâm’a hizmetleri müsellem koca bir câmiayı pervasızca karalamaktadır. Bu nasıl bir kindir? Söz konusu câmianın, elbette her grup ve fert gibi hataları olabilir; nitekim düzelmesi için bunlar hatırlatılmalıdır. İman kardeşliği bunu iktiza eder. Ama yıkıcı ithamlar savurmak, ‘kahriye halkaları’ teşkil etmek, hangi Nebevî uygulama ile refere edilecektir?

Aynı şekilde, ‘Siyasal İslâm’ retoriğiyle dine hizmet edilemeyeceğine kail olma da bir müslüman için doğal bir haktır; ama mücadelesini siyasî kanallarla yürütme gayretindeki mü’minlerle ilgili eleştirel tavır ve tesbitler de, insaf ölçülerini zorlamamalıdır. Siz siyasete mesafeli olabilirsiniz; doğrunuzu seslendirir ve dine hizmet söz konusu olduğunda, siyasal söylemin zararının yararından fazla olduğunu dile getirirsiniz. Fakat başka düşüncede olan müslümanları, niyet okumasına tâbi tutarak, ‘hıyânet’ gibi ağır ithamlara mâruz bırakamazsınız.

Bu satırların yazarı da, doksanlı yıllarda yaşanan Siyasal İslâm’ın iktidar sürecinin, dine ve İslâmî bir çok motife zarar verdiğini düşünenlerle beraberdir; ne var ki, bazı müslümanların, mezkûr partinin bazı yöneticilerini hedef alan ‘ihanet’ suçlamalarından oldukça rahatsızdır. Kaldı ki, o dönemde yapılan fevrî açıklamaların, neticesi düşünülmeden verilen popülist demeçlerin, ‘hainlik’ ile değil, ‘siyasî hırs’ ile de açıklanabilir olduğu izahtan vârestedir.

Ayrıca bir insan gerçekten hain bile olsa bunu dile getirmemenin müeyyidesi yoktur. İnsan ötede, hüsn-ü zannından değil, su-i zannından hesaba çekilecektir.

Kendimizden esirgendiğinde feveran ettiğimiz hüsn-ü zannı, başkalarına çok görmek, ilkeli olmayan bir duruşa delalet eder.

Velhâsıl, mü’minin ittifakı da, ihtilafı da âleme rahmet olmalıdır. Bizi yarın Allah’ın huzurunda mes’ul edecek, hesabını vermekte zorlanacağımız söz ve fiilleri terk etmek vazifemiz cümlesindendir.