Hayatın Dağdağasını Nasıl Aşmalı?

MURAT TÜRKER                                                              22.11.2006

Bediüzzaman’ın, 4. Lem’â’da Hz. Ali ile ilgili ehadis-i Nebeviye’nin kesretini izah bağlamında değindiği iki husustan biri, Allah Resulü’nün (s.a.v) gaybbîn nazarıyla olacakları gördüğü ve Hz. Ali’yi (r.a) meyûsiyetten kurtarmak ve teselli etmek için onun hakkında iltifatkârane sözler sarf ettiğidir.

Gerçekten, muasırları, Damad-ı Nebi Hz. Ali ve Âl-i Beyt’in sâir mensuplarının, yürekleri burkan şedit musibetlere mâruz kaldığına ve imtihanların en ağırlarıyla sınandıklarına şahit olmuşlardır.

Hakikat adına sarf edilmiş bir ömrün hatimesinin bu şekilde oluşu, her mü’min gönüle inkisar yaşatmış; bu meyanda Allah Resulü’nün (s.a.v) mezkûr beyanlarının hikmeti tahakkuk etmiştir.

Aynı teselli verici ve kuvve-i mâneviyeyi tazeleyici yaklaşım Kur’an’daki kıssalarda da göze çarpar. İlahî Hitap, daha önceki elçilerin yaşadığı sıkıntılara atıf yaparak Allah Resulü’ne (s.a.v) ‘yalnız değilsin’ mesajı verir. Ziyâdesiyle bunaldığı, kendisini alabildiğine çaresiz hissettiği demlerde Allah’ın insanlığa gönderdiği Son Elçi (s.a.v), aynı kutlu yolun kendisinden önceki rehberlerinin de çetin belâlara mâruz kaldığını görmüş ve metânetini perçinlemiştir.

Elinden tutmak için çaba sarfettiği ümmetince alaya alınan, türlü türlü hakaretlere mâruz bırakılan ve en önemlisi doğup büyüdüğü, acı tatlı günlerini geçirdiği topraklardan uzaklaştırılan seleflerinin kıssaları, Efendimiz’e aynı yollardan kendisinin de geçeceğini, buna hazırlıklı olmasını ihtar etmiştir.

Musa’nın (a.s) çilesinden, Yâkub’un (a.s) hüznünden, Eyyub’un (a.s) sabrından, Yunus’un (a.s) tereddüdünden, Zekeriyâ’nın (a.s) acısından O’nun da (s.a.v) hissesi olacaktır.

O da (s.av) çok zaman kendisini yapayalnız hissedecek; ‘acz’i derinlemesine yaşayacak ve derdini çoğu kez yakınlarına bile anlatamayacaktır.

Ama O da (s.av) öncekiler gibi bıkıp usanmadan, fütur getirmeden vazifesini îfâ edecektir.

Izdırabını bir nebze olsun hafifleten unsur, çile ve sıkıntıların bu kutlu yolun kaçınılmaz bir uğrağı olduğunun, seleflerinden hiçbirinin olmadığı gibi kendisinin de bu İlahî yasadan müstesna tutulmayacağının idrakinde oluşudur.

O (s.av), ince ruhlu bir insandır; vahiy de, o ruhta meydana gelmesi muhtemel çalkantılara karşı O’nu (s.av) mânen takviye etmektedir.

Bu hususa yoğunlaştığım bir demde, bu tür bir teselli ve desteğe günümüz insanının da ne kadar muhtaç olduğunu düşündüm.

Allah Resulü’ne (s.av) uzanan mânevi elden çoğu zaman mahrum kalışımıza hayıflandım.

Yaşadığı âhir zaman denizinde bin bir türlü fırtınanın etkisiyle bir oraya bir buraya savrulan ‘modern çağ’ insanının, çaresizliğine deva olacak bir derman düşledim.

Öyle ya, modern zamanların insanı mutlu değildi. Yaşadığı dünya, ona kaşıkla verip kepçeyle alıyordu. Daha çok tüketim imkanı veriyor ama ‘itminan’ vermiyordu. Yığınla bilgiyi zihnine boca ediyor ama fikir selâmetini elinden alıyordu.

Çevresinde bir sürü insan vardı ama yine de gerçek ve gönülden bir ‘dost’ arıyordu. Emelleri sınırsız, imkânları sınırlıydı; ama dünya onu hep istemeye, daha çok istemeye çağırıyordu.

Falancanın arabası vardı; onun da olmalıydı! İtibarlı bir mesleği, iyi döşenmiş geniş bir evi, sağlıklı ve çok zeki çocukları olmalı, müreffeh bir hayat yaşamalıydı.

Ölümü, kendisine ve yakınlarına yakıştıramıyordu; halbuki ecel cellâdı her dâim beşerin ensesindeydi.

Ters giden bir şeyler vardı. Tasarladıklarıyla, gerçekleşenler birbirine uymuyordu.

Hem kendi dertleriyle, hem de başkalarının elemleriyle müteellim oluyordu.

İletişim imkanlarının arttığı bir dünyada başkalarının dramlarına âşinâ oluyordu gözleri.

Televizyonun karşısına geçip haberlere baktığında nice insanî trajediler, zaten diken üstünde olan ruh dünyasını bir kez daha sarsıyordu.

Parası gasbedildiği için bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayan yaşlı bir adamın, bir terör saldırısında bacağını kaybeden ve eşi tarafından terk edilen çaresiz bir delikanlının, sekiz dokuz çocuğuyla sokakta derme çatma bir kulübede, yaşamaya değil, ölmemeye çalışan bir annenin trajedisi yüreğini hırpalıyordu.

Zalimlerce idare edilen bir devletin acımasız saldırıları altında inleyen bebelere takılıyordu sonra gözleri.

En ağır gelen de, çaresizlikti. Bir şey yapamamaktı.

Bir şey yapmaya gücü yettiği halde yapmayanların vurdumduymazlığı vardı bir de…

Evet bunları düşündüm ve bir iltica noktası aradım.

Sonra aynı bâdireleri her beşerin yaşadığını tahattur ettim.

Numûne insanlar yaşamıştı ve onların hayatın sorularına ve sorunlarına verdikleri cevapları vardı.

Çıkış noktası buradaydı.

Geçmiş peygamberlerin yaşadığı zorluklardan ‘metânet’ doğuran Efendim gibi ben de o ince ruhlu ve rikkatli insanların yaşantılarındaki şablonla direnmeliydim hâdisatın tasallutuna.

Belâların en şiddetlisi sâlih kullara geliyordu. Ve o sâlih kullar, insanlar içinde ruhî incelik ve zerâfette de başı çekiyorlardı.

Yani bana ızdırap veren her ne ise onlar bundan çok daha fazla etkileniyordu.

Acaba onlar ‘ölüm’ gerçeğine nasıl yaklaşıyorlardı? Beşerin uykularını kaçıran ölüme, ‘şeb-i arûs / düğün gecesi’ diyebilmek nasıl bir tasavvurla mümkün olabiliyordu?

Ben doğup büyüdüğüm muhitlere yıllar sonra tekrar gittiğimde ve yaşadıklarım, o eski günler gözümün önünden bir bir geçtiğinde, kelimenin tam anlamıyla ruhum üşüyordu. Ortak bir hayatı paylaştığımız ve şimdi ayrıldığımız eski dostlar aklıma gelince içim özlemle sızlıyor ve o günleri bir daha yaşayamayacak olduğum düşüncesi benliğimi acıtıyordu.

Dahası sevip bağlandıklarım beni terk edip başka bir âleme gidiyordu. Bunun önüne geçemiyordum.

Benzer durumlarla karşı karşıya kalınca acaba o güzel insanlar ne düşünüyor; içlerinde kopan fırtınaları nasıl dindiriyorlardı?

Bu minvalde tefekkür üzere olduğum bir ara gözlerime Bediüzzaman’a ait şu satırlar takıldı:

“Hem bu senede bir defa ey nefs! Ruh ve kalb ile beraber çok müştâk olduklarımız eski zevkli ve hayatımdaki yaşadığım memleketleri ve ünsiyet ettiğim ahbabları ve müfarakatlarından çok mahzun olduğum kardeşleri görmek için, beraber, kısmen hakikaten, kısmen hayâlen o geçmiş mâzide gezdin. Sen de gördün ki, o sevimli, müteaddid vatanlarımda, yüzde ancak bir iki ahbabı bulabildin. Ötekiler, bütün berzah alemine göçmüşler ve o sevimli hayat levhaları değişmiş, elim ve hazin bir vaziyet almış. Daha o ahbabsız yerleri görmek istenilmez. Onun için bu hayat ve bu dünya bizi kovmadan evvel ve ‘haydi dışarıya’ demeden, biz kemal-i izzetle, Allah’a ısmarladık deyip izzetimizle bu fani zevklerimizi bırakmalıyız.” (Emirdağ Lahikası-I sf. 150)

Ve vefât eden talebesi Hasan Feyzi’ye dair şu satırlar:

“Hem benim bedelime onun küçücük medrese-i Nuriye’deki refiklerine ve talebelerine ve Nur şakirdlerine tâziyemizi tebliğ edip deyiniz ki: ‘Ben, bütün ömrümde, bu derece, bir vefattan bu kadar müteessir olup ağlamamıştım.’” (Emirdağ Lahikası-I sf. 135)

Yine 6. Mektup’tan bir alıntı:

“Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyâr-ı gurbette medâr-ı tesellilerim,

Mâdem Cenâb-ı Hak sizleri, fikrime ihsan ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyade elîm kısmını tayyedip bir kısmını sizlere hikâye edeceğim.

Şöyle ki:

Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen on beş yirmi günde bir defa misafir yanımda bulunur. Sâir vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır dağcılar yakınımda yok dağıldılar.

İşte gece vakti, şu garibâne dağlarda, sessiz, sadasız, yalnız, ağaçların hazinâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.

Birincisi: İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akâribimden yalnız ve garip kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş’et eden hazin bir gurbeti hissettim. İşte, şu gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet açıldı. O da, geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcudat beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akâribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garibâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi. Ve şu gurbetten dahi, şu fâni misafirhaneden ebedü’l-âbâd tarafına harekete âmâde olan ruhumu fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden, “Fesübhânallah!” dedim, bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır düşündüm. Kalbim feryatla dedi:

Yâ Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem,

Bî-ihtiyarem, el-aman-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî!

Birden, nur-u iman, feyz-i Kur’ân, lütf-u Rahmân imdadıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nuranî ünsiyet dairelerine çevirdiler. Lisanım ‘Hasbünallahü ve ni’mel vekil’ söyledi…”

Sahi, ‘Risale-i Nur, insanı düştüğü yerden kaldırıyor.’ sözünü kim söylemişti?!