Hangi Sünnîlikten Bahsediyoruz?

BURAK ERTÜRK                                                              09.02.2011

“Demokrasi, özgürlük, eşitlik” türü modern söylemlerin ehl-i din mȃbeyninde bu ölçüde taraftar bulması esef edilecek bir zihnȋ aşınmadır ve işbu dejenerasyondan göze batacak kertede nasiplenen gruplardan biri de ne yazık ki Nur cȃmiasıdır.

Hiçbir yargı ve tesbitin istisnadan hȃlȋ olmayacağını da hesaba katarak, kendisini Risale-i Nur ve muhterem müellifi ile refere eden mü’minler içinde kayda değer bir kesimin ciddi bir algı bozukluğuna düçar olduğunu söyleyelim.

Kendimizi tebrie edip, koskoca bir cȃmiȃyı ithȃm edecek sözler sarf etmek türünden bir emniyet-i nefsten Allah’a sığınırız amma göz önündeki bu ‘eksen kayması’nı yok saymak da en hafif tarifiyle hakikati rencide eder.

İslȃm’ın dinlerden bir din olarak görülüp hakikatin izȃfileştirildiği, tekellüflü empatilerle her inanç formunun ‘muhterem’ addedildiği, cihadın kaleme hasredildiği, temel itikȃdȋ umdelerimizin ciddiyetsiz tavırlarla ‘masaya yatırıldığı’ bu meş’um sürece hız kazandıran birinin, hakiki bir Nur talebesi olabilmesi mümkün müdür?

Ahkȃmsız bir din, Risale-i Nur’suz bir Nurculuk algısına zemin kazandıran, itikȃdımıza ilişen çıkış ve yaklaşımlara bile nevzuhur bir hoşgörü telakkisi üzerinden hareket alanı açan, akideye taallȗk eden bid’atların karşısında lȃl-u ebkem kesilen ve bȃtılı mȃzur gören bir zihnȋ pozisyonunun, kendisini Bediüzzaman merhuma rabtetmesinin ciddiye alınır bir tarafı var mıdır?

*

“Sünnȋ olsun, Şiȋ olsun; Kudüs’ü Yahudi tasallutundan kim kurtarırsa bu ümmetin doğal lideri odur” diyecek kadar, itikȃdȋ zeminini kaybetmiş ve zihni bulanıklaşmış bir zȃtın eteğinden ayrılmamanın tezȃhürleri yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Senai Demirci’nin “Sünnȋlik ne değildir?” başlıklı yazısını okuduğumda, samimiyetine inandığım bir mü’minin ve Risale-i Nur okurunun, bu ölçüde modern algıya teslim olmuş bir üslȗbu benimsediğini görmenin teessürünü yaşadım.

Nereden transfer ettiğini çözemediğim, sorulsa Risale-i Nur’larla nasıl telif edeceğini kestiremediğim bir yaklaşımla Sünnȋ olmayı ‘olsa da olur, olmasa da!’ yüzeyselliği ile ele alan Demirci, bugünkü popüler yargıların merceğinden bakarak kendince bir Sünnȋlik tarifi yapıyor.

Sünnȋlik veya Ehl-i Sünnet olmak dediğimiz durum, neredeyse tümüyle kişinin itikȃdȋ duruş ve görüşleriyle ilintili iken, en başat niteliği “kendisi gibi düşünmeyenlere yan gözle bakmamak” olan bir zihnȋ tavrı Sünnȋlikle eşitleyen yazar, ne yazık ki “Hak mezhep dörttür ezberine yaslanmak” türü ‘netȃmeli terkiplere de müracaat ediyor.

Demirci’nin ‘hakikati kendinden menkul’ Sünnȋlik tarifinin içerisine giren başlıkları kabaca şöyle özetlemek mümkün: “Alevȋleri Alevȋliklerinden dolayı kınamayan”; “hakikati tekeline almış edȃsıyla dolaşmayan”; “namazdan sonra Alevȋ türküleri dinleyebilen”; “Alevȋlik ve Sünnȋlik, bir tercih değil doğuştan gelen ve insanın seçemeyeceği bir durum olduğu için kendi inancı ile övünmeyen”; “Hak mezhep dörttür ezberine yaslanmayan”; “Sünnȋ ya da Alevȋ olmanın bir yaşama biçimi olarak –dikte edileceği değil, zorlanacağı değil- tercih edilebileceği özgür duruşun ve özgür duyuşun yanında olan” bir profil…

Yani Demirci, Sünnȋliğin içini tutum ve eylemleri ile dolduramadığı halde bu etiket üzerinden caka satan, dinȋ yaşantısı herhangi bir Alevȋden farklı olmadığı halde sloganvarȋ üslȗbu ile kuru bir Alevȋ düşmanlığına yeltenen, hakikati tekeline almışçasına böbürlenen, sadece kendisinin Hak yolda olduğuna şartlanmış, kendisi dışındaki inanç sahiplerini oldukça hoyrat yöntemlerle ademe mahkȗm eden, karşı cephedekini ihyȃ değil ifnȃ etmeye kilitlenmiş ‘kaba softa-ham yobaz’ bir Sünnȋlik algısından müştekȋ görünüyor.

Bu şikȃyeti bağlamında da, Sünnȋliği, mezkȗr ȃrızalardan azȃde kalabilmek olarak lȃnse ediyor.

Elbette Sünnȋlik veya Ehl-i Sünnet olmak, her zaman ve zeminde üzerinde sarf-ı kelȃm edilen bir mesele…

Hatta bugün İslȃm dünyasında Ehl-i Sünnet dışı görüşlerin bayraktarlığına soyunmuş eşhas bile, Ehl-i Sünnet olduğunu vurgulayarak işe başlıyor.

Yani Ehl-i Sünnet’in içini en fazla ve en etkili olarak, yine bu şemsiyenin altında olduğunu iddia eden birileri boşaltıyor.

İtikadımızdan daha hayatȋ bir meselemiz olmadığının bilincinde olanlar da, işbu dezenformasyona set çekmeye, bid’at görüşlerin bünyeye nüfuzunun önüne geçmeye çalışıyorlar.

Demirci’nin sözünü ettiği türden, ‘slogan ve tabela Sünnȋliği’ denilebilecek bir tavır alışın var ya da yok olması sonucu değiştirmez; bu tür ȃrızalı tipler üzerinden tahlil yapmaya kalkışmak, meselenin etrafında dolaşmaktır.

Elbette Ehl-i Sünnet dairesinde yer alan bir mü’min, kimseyi inancından dolayı aşağılamaz, hakarete lȃyık görmez; elbette muhatabının hidȃyeti için dua eder ve kapıyı açık tutar; elbette ȃkıbetinden emin olma türünden bir çarpıklığı sahiplenmez; elbette düşenin bir gün kalkabileceğini, yürüyenin bir gün sürçebileceğini hesaba katar ve müteyakkız olur…

Ancak o aynı hassasiyeti, hakikati izȃfȋleştirmeme hususunda da sahiplenir. Bȃtılın yolcularını aşağılamaz ama, mesnedsiz bir nezȃket ve hoşgörü algısının yedeğinde bȃtıla meşruiyet üretmekten de imtinȃ eder. İnancını modern argümanlara kurban verecek şekilde popüler değer yargılarına teslim olmaz. Kendi medeniyet tecrübesine ait olmayan bir terminolojiyi sahiplenip temel aidiyetlerini mercek altına almaz.

Peygamber (sallallahualeyhivesellem), muhataplarına İslȃm’a girmelerini teklif ediyor, müsbet cevap alamadığında da iki seçenek sunuyordu: “Ya cizye verip zimmetimize girersiniz, ya da sizinle savaşırız”. Şimdi, bu sarih uygulama mı, yoksa sizin mealen ‘Herkesi kendi konumunda kabul’ diye lȃnse ettiğiniz tavır mı gerçek ‘Sünnȋlik’?

Neden Ehl-i Sünnet olmak veya olmamak gibi hayatȋ bir meselede bile, indȋ mülȃhazalarla, zihnimizde yaşattığımız modern ezberleri belirleyici kılıyoruz?

Açıp herhangi bir fıkıh kitabına bakınız; mesela namaz kılmamanın müeyyidesinin ne olduğunu araştırınız. Sonra da modern söylemlerin etkisinde kalarak bayraklaştırdığınız özgürlük mefhumunun sokağı müslüman olan bir toplumda neye tekabül ettiğini tahayyül ediniz. Bize söz konusu fıkhȋ birikimi intikal ettirenler mi gerçek ’Sünnȋ’ idi, yoksa düştükleri liberal tuzağın etkisiyle müslümanı bȃtıl karşısında dirençsiz bırakan demokrasi havȃrileri mi?

Hemen her fıkıh kitabında var; İslȃm’ın vicdanlara hapsedilmediği, sokağı da müslüman olan bir toplumda, bir gayr-ı müslim, atın üzerinde yaya bir mü’minin önünden geçemez. Şimdi gelin, bunu ve bunun gibi birçok hükmü, bugünün eşitlikçi ve çoğulcu söylemiyle, zihinlerimize zerk edilen modern kabullerle telif edin. Her olguyu yerli yerine yerleştiren ve herkese hak ettiği değeri veren bu ȃdil duruşa mı, yoksa Hak ile bȃtılı aynı yatay düzlemde konuşlandıran nevzuhur yaklaşımlara mı ‘Sünnȋlik’ diyeceğiz?

Yapılan da şu zaten: Tevȃrüs ettiğimiz fıkhȋ mirası beşerȋ olarak etiketleyip rafa kaldırmak; bugünün ilim ehlinin de selef kadar içtihada ehil olduğu vurgusu üzerinden, modern dünyaya ve kendimize kabul ettiremeyeceğimiz hükümleri tarihsel addetmek; kurulu düzenimize ve tekerimize çomak sokan ahkȃmı türlü tevillerle devre dışı bırakmak; dini hȃkim değer yargıları çerçevesinde adı konulmamış bir revizyona tȃbi tutmak; izah edemeyeceğimiz esasları yok saymak ve nihayetinde muamelȃtı ve içtimȃȋ talepleri budanmış, ahlȃk ve ibadetten mürekkep bir din algısını terviç etmek…

Hakikatin tekelimizde olmadığı türünden, ancak Ehl-i Sünnet dairesinde yer alan meşreb farklılıklarının tolere edilmesi bağlamında devreye sokulabilecek terkipleri, Hak karşısında konuşlanan bȃtıl fikir akımlarını da içine alacak kertede şumullendirmek…

Ve en sonunda, modern ezberlerimize ilişmeyen, herkese mavi boncuk dağıtan bir kemiksiz duruşu, Sünnȋlik olarak pazarlamak…

Kaldı ki, Sünnȋ olmak veya Ehl-i Sünnet dairesi içinde olabilmek, Demirci’nin söz ettiği niteliklere sahip olmaktan ibaret değildir. Sȃir inanç sahiplerine karşı takınılması gereken tutum ne ise onu sahipleniyor olmak, olsa olsa, Sünnȋlik denilen duruşun ‘adȃbı’ olarak gündemde tutulabilir.

Bu meyanda, Ehl-i Sünnet olmak ya da olmamak, kişinin veya zümrenin itikȃdȋ bağlamda sahip olduğu görüşlere taallȗk eden bir hususiyettir.

Sünnȋlik nedir veya ne değildir başlıklı bir yazıya soyunup, özellikle Sünnȋliğin ne olmadığına dair kıstaslar sıralarken, göz önünde olan itikȃdȋ tahriflere hiç değinmemek ve adȃba müteallik teferruatlarla oyalanmak, bizim algımızda var olan bir bozukluğa delȃlet eder.

Sormak gerekir: Alevȋleri aşağılayan hoyrat ve ȃmȋ bir adam mı Sünnȋliğe daha çok zarar vermektedir; yoksa sahabelerin üzerinde icmȃ ettiği bir meselede bile muhalif tezler ortaya atan bir ȃlim müsveddesi mi?

Sünnȋliğin ne olmadığına dair kaleme alınan bir yazının kahramanı, namaz kılmadığı halde Sünnȋliğiyle avunan ve bu çerçevede namaz kılmadıkları için Alevȋleri kınayan basit bir insan tipolojisi mi olmalıdır; yoksa Ehl-i Sünnet’im diye ortalarda dolandığı halde, sarih nasslarla sabit olan kabir azabı için “itikȃdın konusu değildir” diyecek kadar savrulabilen modern müteşeyyihler mi?

Kısacası…

Ehl-i Sünnet itikadının içini boşaltan çoklarının, söze kendisinin Sünnȋ olduğunu vurgulayarak başladığı bu zihnȋ keşmekeş ortamında, gerçekten Sünnȋliğin ne olmadığına dȃir bir yazı yazma ihtiyacı varsa, bu tür bir yazıda, kadere imanı itikȃdȋ umdelerden biri olarak kabul etmeyen, icmȃı yok sayan, hadislerin itikada konu olmadığını dillendiren, dinin aslına sahip çıkanları ‘mezhep holiganlığı’ yapmakla itham eden, selefe tȃn etmeyi meslek edinen nevzuhur tiplerin bȃtıl yaklaşımları nazara verilmeli değil midir?

İtikȃdımızdan daha ehemmiyetli bir meselemiz olmadığına inanıyorsak, itikȃdımızın temel kodları yerinden oynadığında ayağımızı basabileceğimiz hiçbir zemin bulamayacağımızı müdrik isek, ‘Sünnȋlik’ algımızı bir daha gözden geçirelim derim.

Ehl-i dinin kemiyeten çoğaldığına dair analizlere sık sık muhatap olduğumuz şu günlerde sağımıza solumuza bir bakalım. Müslümanlar, küresel egemen güçlerin kendileri için tayin ettiği sınırların içinde hareket etmeye mahkȗm oldukları halde açılım türküleri söylüyorlar. Kırmızı çizgilerimiz buharlaşmış durumda; tesettürden tutunuz cihad algımıza kadar ciddi yozlaşmalara tanık oluyoruz. Ahkȃmı ve muamelatı, -fiiliyatı geçiniz- zihinlerde bile canlılığını koruyamayan bir din yorumu her geçen gün daha da muhkemleşiyor. Kelimenin tam anlamıyla bir çözülme yaşıyoruz ve bu neticeye bizi sürükleyenler, işe, itikȃdımıza el atarak başladılar. Gedik oradan açıldı ve ne yazık ki büyümeye devam ediyor. Kurt, gövdenin içinde. Bizi bu kurda ve gizli zındıka komitesine karşı uyaran zȃtın takipçisi isek gerçekten, imanımıza ilişen bu nȃmahrem elin farkına varalım artık. Vazgeçelim, yeni yollar icad etmekten. Vazgeçelim, bize belletilen ezberleri dinin özü gibi algılamaktan. Vazgeçelim, modern tasallutla iğfal olmuş zihinlerin hoşuna gidecek tevillere sarılmaktan. Biz imanımıza ve itikadımıza sahip çıkalım, modern söylemlere rȃm olmayalım, tavizi yoldaş edinmeyelim. Neticeyi Allah’tan bekleyelim. Biz O’nun dinini tahrif etmeyelim, mesajını eğip bükmeyelim de; O –olmaz ya- isterse bizi üçüncü dünya ülkesi yapsın, zȃhiren geri bıraksın. Bir mü’minin en önemli kaygısı ‘Huzur’da başını öne eğdirmemektir; O’nun rızȃsından daha büyük devlet mi var?

Ehl-i Sünnet olmayı gerçekten önemsiyorsak, bu tür bir muhasebeye ihtiyacımız var.