Hangi Kayba Üzülüyoruz?

MURAT TÜRKER                                                              10.01.2007

Makro ölçekte ‘millî menfaatlerimiz’ adına, reel politiğin zâlimâne düsturlarını mâzur görür hâle geldik.

Mikro ölçekte, ‘yaşadığımız hayatlar’a, meşruiyetin değil menfaatin peşinde olma illeti ârız olmuş.

Ne pahasına olursa olsun meşruiyet merkezli hareket etme düşüncesi, yerini çıkar odaklı bir duruşa terk etmiş görünüyor.

Kimileri meşruiyetin vazgeçilmezliğine sık sık atıf yapıyor; en azından teoride meydana gelebilecek bir zemin kaybının önüne geçmeye çalışıyor. Ancak pratikte aynı sağlam duruşu sergileyemeyebiliyor. İlkeleri ile çıkarları çatıştığında, söyleminin aksine, kararlılığını, birincisi aleyhine bozuveriyor.

Bazıları ise daha ileri giderek teoriyi pratiğe uydurma yolunu ihtiyar ediyor. Müslüman câmiada bir ‘stratejik olma’ sevdasıdır; almış başını gidiyor. İslâm’ın menfaatlerini, İslâmî olmayan vesilelerle muhafaza etmenin adına birileri şimdilerde ‘strateji’ diyor.

İşin daha tehlikeli yanını ise bu nevzuhur düşünceye teorik bir altyapı teşkil etme gayretleri oluşturuyor. Daha tehlikeli; çünkü bu husus bize, mezkûr teorik aşınmanın gelecek nesillerde daha büyük düşünsel savruluşlara neden olabileceği gerçeğini fısıldıyor.

Bu tür bir zemin kaymasının yol açacağı muhtemel sorunlar belki hiç hesap edilmiyor.

Şimdilerde bazı mahfillerde müslümanlar, ‘İslâmî inkişaf’ adına -normalde bir mü’minin tasvib edemeyeceği- birtakım yöntemleri nasıl hayata geçirebileceklerini konuşuyor.

Şimdilerde bazı müslümanlar, ‘her şeye rağmen’ neticeye ulaşmanın hesaplarını yapıyor.

Kısacası şimdilerde birileri ‘vazife-yi İlâhiye’ye karışıyor.

Hasbîlik değil, hesabîlik terviç ediliyor.

Araçların meşruiyeti ıskalanıp, amaçların meşruiyeti ile yetiniliyor. Aksi bir tutumu benimseyenler basiretsizlik ithamına mâruz bırakılıyor; dünyanın gidişatını okuyamamakla suçlanıyor.

Ve ne yazık ki bu meş’um mantık günden güne yaygınlık kazanıyor. Bu virüs hızla tüm bünyeye nüfuz ediyor. Bir kanıksama, bir içselleştirme yaşanıyor.

Tepemizde pragmatizmin rüzgârları esiyor.

Bu tablonun zararını tebarüz ettiren birçok gösterge var ama bizce ikisi, üzerinde fazlasıyla durulmayı hak ediyor.

Birinci nokta, normal zamanda kınanacak yanlış bir uygulamanın din adına olduğunda tolere ediliyor oluşu ile ilgilidir.

Bu yaklaşım, birçok yanlışa dine hizmet adına vize veren bir tasavvuru beslediği için son derece tehlikelidir. Zira yanlışı meşrulaştıran bir misyonu vardır.

Bu tarihte de böyleydi; şimdi de böyledir.

Niceleri zulümlerini dine hizmet kisvesi altında icra etmediler mi?

Niceleri dindar görüntülerini yanlışlarını ibrâ etmek için kullanmadılar mı?

Güya dinî bir takım idealler uğruna insan hayatı üzerinde hoyratça tasarrufta bulunan ‘karizması kendinden menkul’ tipler bizim içimizde neş’et etmedi mi?

Zaman bu bozuk anlayışa dur deme zamanıdır.

İkinci bir husus, ‘insan’ unsurunu ele alış biçimi ile ilgilidir.

Pragmatizmin rüzgârları herhalde bazı değerlerimizin de uçup gitmesine neden oldu.

Hayır, insan kazanma mevzuundaki eklektik anlayıştan bahsetmeyeceğim. Niyetim, Abese Suresi’ndeki ikaz dolayımında bir takım tahliller ortaya koyup, himmetini güç ve para sahibi muhataplara teksif etmenin sakıncalarından söz etmek de değil.

Bu bahis üzerinde kâfi miktarda söz söylendiğini düşünüyorum.

Ben size kayıplarımızdan söz etmek istiyorum.

Daha doğrusu kayıplar karşısındaki tutumumuzdan…

Tabi kayıp derken, meşrebimizden değil mesleğimizden uzaklaşanları kastediyorum. Bizim hizbimize, çizgimize dâhil olmadığı halde bu ‘cadde-i kübrâ-i Kur’âniye’de olan kardeşlerimize, şerit değiştirmiş olsalar bile kayıp denmemesi gerektiğine inanıyorum.

Şimdi geniş kitlelere hitab eden bazı İslâmî yapılanmalarda, herhangi bir çaba sarf edilmeksizin dairenin içine girmiş, sosyal yetenekleri kısıtlı, dâvâya maddî katkı sağlayamayan, gruba katkısı açısından varlığıyla yokluğu müsavi, kısacası ‘olsa da olur olmasa da olur’ türünden fertlerin kaybı karşısındaki vurdumduymazlık sizin de dikkatinizi çekmiyor mu?

‘Kazanılmak’ için özel bir gayrete muhatap olmayan ‘silik’ tiplerin, kaybedildiğinde de dikkate alınmayışları ne hazindir.

‘Yok sayılmak’ nasıl bir psikolojiyi tetikler?

Bu hep böyle miydi peki?

Elbette değildi.

Bu süreç, menfaatin meşruiyete öncelenmesiyle başladı.

Maddî büyümeye paralel olarak insanların birer kemiyet olarak görülmeye başladığı bir vasatta da palazlandı.

Peygamberî duruşa avdet edilmediği sürece de devam edeceği aşikâr.

Bir örnekle bitirelim yazıyı.

Dinî bir yapılanma içinde düzenlenen küçük bir toplantıda, konuşmacı, raiyeti konumundaki insanlara, kendilerine çeki düzen vermeleri için uyarılarda bulunur; hatta bir başka arkadaşı ‘aykırı’ davranışlarından dolayı refüze ettiğini anlatır.

O toplantıya katılan, câmia içinde uzun yıllar bulunmuş bir arkadaşım toplantı sonrası, dolu dolu olan gözlerini ufka dikip, bana şunu söylemişti: “Yahu Murat Bey, bundan onbeş, onaltı sene evvel, ben üniversite öğrencisi iken bir arkadaşımız içimizden ayrıldığında, ağabeyimiz konumunda olan zâtın o gece sabaha kadar uyumayıp odasında hıçkıra hıçkıra ağladığını hiç unutmuyorum; peki şimdi ne değişti? Biz neden bu hâle geldik?”

Bu sorunun cevabını her mü’min kendi vicdanında aramalıdır.

Ölmemiş, hüşyar bir vicdanın verecek cevabı olduğu umulur.