‘Hangi Bediüzzaman?’ veya Nasıl Bir Said Nursî Vurgusuna İhtiyaç Var?

MURAT TÜRKER                                                              14.04.2010

Vefatının 50. yılı münasebetiyle bu aralar gündemde merkezî bir yer edinen Üstad Bediüzzaman’la ilgili pek çok şey yazılıp çizildi.

Onun mesajında, duruşunda ve tercihlerinde kendisinden bir şeyler bulan herkes, birbirinden oldukça farklı bağlamlarda şahsını, eserlerini ve hizmet üslûbunu ele aldılar.

Ne de olsa Üstad, çok geniş yelpazede kabul gören ve tarz-ı telakkisi çokları tarafından referans kabul edilen nâdide bir şahsiyet idi.

Herkes onun nokta-i nazarının, kendisine en yakın boyutunu nazara vererek meseleyi gündeme getiriyordu.

O kadar farklı renkte yaklaşıma şahit oluyordunuz ki, takdim edilen Üstad profillerinden hangisinin ‘gerçeğe en yakın’ olduğunu ayırt etmek, başlı başına bir müşkilat olarak çıkıyordu karşınıza…

Evet, hemen hemen her yorumcu, onun takdire şâyân mücadelesinden, imana yaptığı eşsiz vurgudan, mâruz kaldığı zorluklardan vs. bahsediyordu…

Ama mesele biraz daha ‘nazikleştiğinde’, özellikle günümüz müslümanlarının bayraklaştırdığı kimi değerler muvâcehesinde Üstad’ın tavrı gündeme geldiğinde, bir ‘yorum çeşitlenmesine’ tanık oluyordunuz.

Çokları onun eserlerinden besleniyor, dâsitânî mücâhedesinden hizmet üslûbu devşiriyordu…

Fakat gelin görün ki, Risale-i Nur’a hâkim temel hususiyetlere bağlı kalmak kaydıyla bir tür ‘zenginlik’ olarak değerlendirip olumlayacağımız bu ‘renkliliğin’, birbirinden çok farklı eksenlere oturan bir ‘anlayış çeşitliliği’ne müncer olması ve âdetâ ‘Hangi Bediüzzaman?’ sorusunu vücuda getirecek bir kerteye ulaşması, meselenin ehemmiyetini yeteri kadar tebârüz ettiriyordu.

Muakkiplerinden kimi onun Şer’i Şerîf’e sımsıkı bağlı bir Ehl-i Sünnet âlimi olduğu vurgusuyla yola çıkıyor; kimileri onun ‘Kur’an’ı asrın idrakine söyleten’ ve şeriatın dinamik yönüne işlev kazandıran bir ‘ibnü-z zaman’ olduğuna atıf yapıyordu.

Onun Meşrûtiyet-i meşrua söyleminden hareketle kimi bağlıları arasından demokrasiyi bayraklaştıranlara rastlayabiliyorduk sözgelimi…

Bazıları da, neo-liberal terminolojiye hapsolmuş üslûblarına referans olarak onu gösteriyorlardı.

Onun izini takip edenlerin arasında, bugün ana teması Avrupa Birliği olan bir vurguyu sahiplenenler de vardı; Kur’an’ın herhangi bir devlet modeli önermediği iddiasından yola çıkarak, İslâm’ın siyaset teorisini getire getire ‘şûrâ’ prensibine indirgeyen zımnî modernistler de…

Mânevî cihada yaptığı atıfları, ‘kalemle cihad’ tekerlemesine dayanak yaparak maddî cihadı literatürden kovanlar da vardı; fetret ehline dâir analizlerinden el alıp Ehl-i Kitab’a mağfur ve merhum muamelesi çekenler de…

Egemen söylemin kulağında hoş bir tını bırakacak tarzda, onun bir din âlimi, dindar, İslâmcı vs. olmadığı tezini türlü tekellüflerle işleyenlere de rastlıyorduk; Şer-i Şerîf’e adanmış bir ömrün ve mücadelenin en temel mesajını ‘özgürlük’ olarak getirip önümüze koyanlara da…

Ve bunun gibi nice farklı söylem, üslûp ve yaklaşım…

Peki, biz neyi savunuyoruz?

Müslümanların zihinlerinde bile onca tahribatın yapıldığı şu âhir zamanı idrâk eden mü’minler olarak, eğer Bediüzzaman gibi devâsâ bir kâmetin mesajından hissedâr olmuşsak, vurgulamamız gereken ilk şey, onun Şer-i Şerîf’e sadakatle bağlılığı olmalı diye düşünüyoruz.

Onu ve hitâbını, modern düşünce kalıplarına payanda yaparak daha çok insana ulaştırdığımızı düşünmek de bir yaklaşımdır; ama çoğunluğun kabulüne mazhar hâle getirme adına mesajını ne ölçüde eğip bükmek zorunda kalacağımızı da unutmamak zorundayız.

Bu devrin aydınlarının, fikir adamlarının Bediüzzaman’ı tanımaları, onun farkına varmaları elbette bir yönüyle ‘kazanım’dır; ancak bu türden bir ‘kazanım’, ilmî mirasının ve temel hassasiyetlerinin sahih bir tarzda dolaşımda olması koşuluyla anlamlıdır.

Mevlânâ örneği, bu bağlamda hayli göz açıcıdır.

*

Sözü daha fazla uzatmayalım ve yazıyı, istifâde edilmesi gerektiğini düşündüğümüz bir yazardan, ‘Risalehaber.com’dan İsmail Aksoy’dan yapacağımız, konumuzla ilgili bir-iki alıntı ile noktalayalım; lütfen aşağıdaki bölümleri dikkatlice okuyalım ve sahih bir Bediüzzaman algısının nasıl bir temele dayanması gerektiği üzerinde kafa yoralım:

1. alıntı:

Bir mes’elede icmâ mün’akid olup gerçekleştikten sonra, artık ondan sonraki asırlarda hiçbir Müslüman, ne kadar âlim olursa olsun ona muhâlefet etmez ve edemez. Meselâ, Sahabe asrında bir mes’elede icmâ olduysa –ki asıl icmâ, onların icmâıdır– Tâbiín ona muhâlefet edemez. Eğer Tâbiín, bir mes’elede icmâ etmişse, Tebe-i Tâbiín ona muhâlefet edemez ve hâkezâ… Aksi halde, icmâ eden şahıslara dalâlet ve hatâ isnâd etmek gerekir ki, bu durum “Ümmetim (yâni ulemâ-i ümmetim=ümmetimin âlimleri), dalâlet üzerine icmâ etmez” hadîsine muhâlif olduğu gibi, vahyin bize geliş silsilesindeki bir halkaya hatâ isnâd etmek, vahye şübhe bulaştıracağından reddedilir. Çünkü, vahyin bize ulaşması, sahabenin icmâı iledir. Sahabenin icmâını tasdîk ve bize haber veren, tâbiínin icmâıdır. Tâbiínin icmâını tasdîk ve bize ihbâr eden, tebe-i tâbiínin icmâıdır. Ve hâkezâ… Bunlardan birinin reddi, silsilede kopukluk meydana getireceğinden, vahye şübhe îrâs eder.

Eğer bir mes’elede icmâ mün’akid olmaz, fakat Âlem-i İslâmdaki ulemânın ekserisi, yâni cumhûr-i ulemâ siyâsî bir baskı altında bulunmadan bir hükümde ittifâk ederlerse; artık fetvâ o vecihle verilir. Cumhûra muhâlefet eden müctehid, kendi âleminde has (özel) ictihâdıyla amel etse de ümmeti ona da’vet edemez. Ümmet, ancak cumhûrun caddesinde yürüyebilir ve ona sevk edilir. Üstâd Bedîüzzamân (ra) da bu husûsda şöyle buyurmaktadır:

“Âlem-i İslâmın Cadde-i kübrâsı, o umûm eimmenin caddesidir; muazzam ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka husûsî ve dar caddeye sevk edenler, idlâl ediyorlar.” (B. Said Nursî, Mektûbât, Yirmi Dokuzuncu Mektûb, Yedinci Kısım)

“Bir fikre da’vet, cumhûr-i ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa da’vet bid’attır, reddedilir.” (B.Said Nursî, Hakíkat Çekirdekleri)

… İşte bu esaslara göre; nasıl Kur’ân’ın mücmel âyetleri, mufassal âyetler veyâ ehâdîs-i Nebeviyye ile tefsîr edilir; hem mücmel olan hadîsler, mufassal hadîslerle îzâh edilir; aynen öyle de bütün İslâm âlimlerinin mücmel sözleri, önce bu dört delile muvâfık bir başka yerdeki mufassal îzâhlarıyla ma’nâ edilmelidir. Eğer eserlerinde böyle bir îzâhat bulunmazsa, o zamân o İslâm âlimlerinin “Kitâb, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ”ya zâhiren muhâlif görünen mücmel cümleleri, edille-i şer’ıyyeye göre te’vîl edilir. Meselâ; Şeyh Muhyiddin-i Arabî (ks)’nun eserinin bir yerinde mücmel bir ifâdeye rastlanılsa ve o mücmel ifâdeler de zâhiren edille-i şer’ıyyeye muhâlif ise; o mücmel ifâdelere, bu dört delile muvâfık bir başka yerdeki mufassal îzâhatına mürâcaât edilir. Eğer böyle bir îzâhat yoksa, o zamân o zâtın sözlerini edille-i şer’ıyye ile te’vîl etmek lâzım gelir.

Hem meselâ, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (ra) şöyle demiş: “Ne olursan ol, yine gel!” Bu söz doğrudur, ancak Mevlânâ Celâleddin’in murâdı üzere olsa… Yoksa, hevâ ehlinin anladığına göre değil. Mevlânâ’nın hakíkí murâdı ise, ancak yukarıdaki esaslara göre anlaşılır. O kasd edilen mâna ise üç noktada toplanır :

Birincisi: Yahûdîler, neseben Yahûdî olmayanları Yahûdî dinine kabûl etmiyorlar. Çünkü, onların inancına göre din, Yahûdî ırkı üzerine kurulmuştur ve millî bir dindir. Hak Din olan İslâmiyyete göre ise böyle bir inanç bâtıl ve merdûttur. Yâni, din-i Muhammedî (asm), belli bir kavmin dini değildir. Belki bütün ırklara hitâb eden ve onları mes’ûl tutan bir dindir. “Ne olursan ol, yâni hangi ırk ve dine mensûb olursan ol, din-i Muhammedî (asm)’a gel!” demektir.

“Biz seni bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyor.” (Seb’e Sûresi, 34/ 28)

Hazîn Tefsîrin’de beyân edildiği üzere, bu âyette geçen لِلنَّاسِ “bütün insanlara” kelimesi; “Arab, Acem, siyah, beyaz” insanlığın tüm fertlerini içine alır.

İkincisi: Diğer peygamberlerin her biri, belli bir kavme peygamber olarak gelmiştir. Rasûl-i Ekrem (asm) ise umûm insânlara peygamber olarak gelmiştir. Buna binâen, “Ne olursan ol, yâni hangi ümmetten olursan ol, ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah’ de! Ve Kur’ân’ı kabûl et!” demektir.

Üçüncüsü: Eski şerîatlarda tevbenin kabûlü, ancak kebâiri işleyen kimsenin kendisini öldürmesine bağlı idi. Mücerred tevbe kâfî değildi. Nitekim aşağıdaki âyet-i kerîme bunu ifâde etmektedir: فَتُوبُوا اِلى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُوا اَنْفُسَكُمْ

Meâli:“ Tevbe ile tazarru’ ve tezellül ederek Hálık’ınızın dergâhına rücû’ edin ve vâkı’ olan isyânınıza nedâmet-i kâmile ile nedâmet ettikten sonra nefsinizi maddeten katledin.” (Bakara Sûresi, 2/ 54)

Şerîat-ı Muhammediyye (asm)’da ise nasûh tevbe ile günâhlar afvolur. Onun için “Ne olursan ol, yine gel! Yâni, günâhım çoktur diyerek rahmet-i İlâhiyyeden ümidini kesme! Allah tevbeleri kabûl eder. Gel, günâhından tevbe et!” demektir. Yoksa, “Bulunduğun gayr-i meşrû’ hal üzerine devâm et!” demek veyâ onların günâh olan hallerini hoş görmek demek değildir.

İşte sâir İslâm âlimleri gibi Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın ba’zı mücmel ifâde ve cümlelerini de bu kıstaslarla değerlendirmek lâzımdır. Yâni, Üstâd Bedîüzzamân (ra)’a âit mücmel bir ifâdeyi önce edille-i şer’iyyeye muvâfık bir başka yerdeki mufassal cümleleriyle açıklamalıyız. Bununla berâber, ulemâ-ı İslâm’ın tedkíkâtı netîcesinde Üstâd Bedîüzzamân’ın eserlerinde edille-i şer’ıyyeye muhâlif herhangi bir mes’eleye rastlanmamıştır. Eğer farz-ı muhâl olarak zâhiren muhâlif mücmel cümleler ve ifâdeler bulunsa ve başka yerlerde de edille-i şer’ıyyeye muvâfık mufassal ifâdeler mevcûd değilse; o zaman bu cümleler, edille-i şer’iyyeye göre te’vîl edilir. Yoksa, Üstâdımızın bir mes’ele hakkında yazdığı sarîh ve mufassal olan ifâdelerine bakmadan, eser içinden bir veyâ birkaç mücmel cümleyi âdetâ cımbızla çekip almak gibi, o mücmel cümleleri nazara verip, diğer sarîh ve mufassal cümlelerden kat-ı nazar etmek, dalâlete sebeb olur.

Hem o zât, bilerek şerîata muhâlif konuşmayacağı için, onun bütün sözlerini de bu edille-i şer’iyyenin mihengine vurmalı ve kasdettiği asıl ma’nâyı anlamalıdır. Yoksa, kendi aklına göre ma’nâ edip, sonra o ma’nâyı sanki Üstâdın murâdıymış gibi gösterip etrâfa neşretmek dalâlettir ve bu, Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî (ra) Hazretlerine büyük bir bühtandır. Edille-i Şer’ıyyeye muhâlif olan o ma’nâlar, -Hâşâ!- Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerine âit olamaz; belki edille-i şer’ıyyeyi esâs almayan kişilerin kendi zan ve hevâlarına âittir. Bütün Müslümanlara, Üstâd Bedîüzzamân Hazretlerini bu gibi iftirâlardan tebrie etmek ve şöyle söylemek gerekir:

مَا يَكُونُ لَنَا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذَا سُبْحَانَكَ هذَا بُهْتَانٌ عَظيمٌ

Meâli: “Onu işittiğiniz zaman ‘Bunu söylemek bize yakışmaz; hâşâ, bu büyük bir iftiradır’ deseydiniz ne olurdu!.” (Nûr Sûresi, 24/ 16)

Bu hususta düşülen hatalardan Rabbim cümlemizi muhafaza eylesin.

2. alıntı:

Maksadımız Kur’ân’ı müdâfaa etmek ve Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın Kitâb, Sünnet ve İcmâ’a muhâlefet etmediğini isbât etmektir.

“Kastamonu Lâhikası”nda “Şefkat yüzünden esâsât-ı İslâmiyyenin hâricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakíkattır” başlığı altında şöyle buyurmaktadır:

“Meselâ, kâfir ve münâfıkların Cehennem’de yanmalarını ve azâb ve cihâd gibi hâdiseleri, kendi şefkatine sığıştırmamak ve te’vîle sapmak, Kur’ân’ın ve edyân-ı semâviyyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzîb olduğu gibi, bir zulm-i azîm ve gáyet derecede bir merhametsizliktir.”

“Çünkü, ma’sûm hayvânları parçalayan canavarlara himâyetkârâne şefkat etmek, o bîçâre hayvânlara şedîd bir gadr ve vahşî bir vicdânsızlıktır. Ve binler Müslümanların hayât-ı ebediyyelerini mahv eden ve yüzer ehl-i îmânın sû-i ákıbetine ve müthiş günâhlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezâdan kurtulmalarına duâ etmek, elbette o mazlûm ehl-i îmâna dehşetli bir merhametsizlik ve şenî’ bir gadirdir.”

İşte bütün bunlardan anlaşılıyor ki; “cihâd ve cizye”, yalnız insânları değil; kâinâtı dahi küfrün ve zulmün belâsından kurtarıyor. Hem yine anlaşılıyor ki; “cihâd ve cizye”, her ne kadar sûreten menfî görünse de, aslında müsbet bir hakíkatin ünvânıdır. Fakat, maalesef Üstâd Bedîüzzamân’ın dediği gibi, bazan zıd zıddını tazammun eder. Bedîüzzamân (ra), bu husûsu şöyle ifâde etmiştir:

“Zulüm, başına adâlet külâhını geçirmiş; hıyânet, hamiyet libâsını giymiş; cihâda bağy (terör) ismi takılmış, esârete hürriyet nâmı verilmiş. Ezdâd, sûretlerini mübâdele etmişler.” (Hakíkat Çekirdekleri, 35.vecîze)

Görüldüğü gibi, Üstâd Bedîüzzamân (ra), maddî cihâdı şiddetle müdâfaa etmiş, hattâ asrımızda olduğu gibi o zamân da “cihâdın medeniyyete muhâlif olduğunu” iddiâ edenlerin bu sözlerini reddetmiş, aksine cihâdın, “Kur’ânî medeniyyetin gereği” olduğunu şu sözleriyle beyân ve isbât etmiştir:

“Suâl: Hâl-i hazırdaki medeniyyet, dinî cihâda müsâade etmediği ve fetvâ vermediği halde İslâmiyyet ile bu medeniyyet-i hâzırâ arasında tatbîkát nasıl olur?

“Cevâb: Vaktâ ki medeniyyet, müdâfaa için gayr-i meşrû’ vâsıtaları bile meşrû’ kılıp cevâzına fetvâ verdiği halde nasıl bütün şerîatların tesbît ve emr ettikleri cihâda müsâade ve teşvîk etmeyecek? Dünyâda rezâlet bulundukça fazîletin ona karşı cihâd etmesi zarûrîdir. Muhakkak cihâd ebedidir!!!” (Arabî Hutbe-i Şâmiyye, Teşhîsü’l-illet)

Üstâd Bedîüzzamân (ra) bu cümlelerinde, bütün şerîatların cihâdı tesbît ve emrettiklerini bildirmektedir. O halde, başta Kur’ân ve Rasûl-i Ekrem (asm) olarak, bütün semâvî kitâbların ve peygamberlerin emir ve tatbîk ettikleri bir cihâd hakíkatini hangi kuvvet yeryüzünden kaldırabilir? Hâşâ! Üstâd Hazretleri böyle sarsılmaz bir hakíkate muhâlefet eder mi?

Hem yine bu cümlelerden anlaşılıyor ki, cihâd, her ne kadar sûreten tecâvüz gibi görünse de, hakíkatte tedâfü’’dür, yâni müdâfaadır. Çünkü, cihâd, medeniyyet ve fazîleti rezâlete karşı müdâfaa etmekte ve kâfirlerden cizye alıp onları zelîl ederek, onların rezâletlerine mâni’ olmaktadır. O halde cihâd, hakíkí medeniyyet ve fazîletin bir lâzımıdır, gereğidir.

Hem “cihâd”, yeryüzünü fitne ve fesâddan ve şu asrın ta’bîriyle “terör” denilen “bağy”den muhâfaza etmektedir. Gelecek âyet-i kerîme bu husûsu şöyle beyân etmektedir:

وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَّفَسَدَتِ الأَرْضُ وَلَـكِنَّ اللّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ

Meâli: “Eğer Allâhu Teâlâ, insânların bir kısmıyla diğer bir kısmını def’ etmeseydi (yâni cihâd vâsıtasıyla kâfirlerin şerrini mü’minlerle bertaraf etmeseydi) yeryüzünde fesâd olacaktı ve yeryüzü onların günâhlarından dolayı fesâda gidecekti, yâni kıyâmet kopacaktı. Velâkin Allahu Azîmüşşân, âlemler üzerine fazl u rahmet sâhibidir. (Cihâdı farz kılmakla bu şerr ve fesâdı def’ etmiştir.)” (Beyzavî, İbni Abbâs, Bakara Sûresi, 251)

Yine Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, şerîat-ı teklifiye cihâdı emrettiği gibi, adetullah denilen şerîat-ı fıtriye ve tekvîniye’nin dahi cihâdı emrettiğini şöyle ifâde etmiştir:

“İlmin i’tâsı, ma’nen ameli emrediyor; zekânın i’tâsı, ilmi emrediyor; isti’dâdın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, ma’rifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesâretin verilmesi, cihâdı ma’nen ve tekvînen emrediyor.”

Risâle-i Nûr’un çok yerlerinde Hazret-i Üstâd (ra), cihâd-ı maddînin farzıyyetini, Rasûl-i Ekrem (asm) ve ümmetinin cihâd ile vazîfedâr olduğunu beyân etmiştir. Şöyle ki:

“İncil’de, İsâ’dan sonra gelen ve İncil’in birkaç âyetinde ‘Âlem Reisi’ ünvânıyla müjde verdiği nebînin ta’rîfine dâir: معه قضيب من حديد يقاتل به و امته كذلك İşte şu âyet gösteriyor ki: ‘Sâhibü’s-seyf ve cihâda me’mûr bir peygamber gelecektir.’ Kadîb-i Hadîd, ‘kılınç’ demektir. Hem ümmeti de onun gibi sâhibü’s-seyf, yâni cihâda me’mûr olacağını,

Sûre-i Feth’in âhirinde : وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ

يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ âyeti, İncil’in şu âyeti gibi, başka âyetlerine işâret edip, Muhammed aleyhissalâtü vesselâm sâhibü’s-seyf ve cihâda me’mûr olduğunu İncil ile berâber ilân ediyor.” (19.Mektûb)

“Hem İncil’de, esmâ-i nebevîden ‘Sâhibü’l-Kadîbi ve’l-Herâve’ yâni, ‘seyf ve asâ sâhibi.’ Evet, sâhibü’s-seyf, enbiyâlar içinde en büyüğü; ümmetiyle cihâda me’mûr, Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmdır.” (19.Mektûb)

Üstâd Bedîüzzamân’ın daha bunlar gibi pek çok ifâdelerinden de açıkça anlaşılıyor ki, o zât (ra), nass-ı kat’î ile sâbit olan “cihâd”ı -hâşâ- reddetmek değil, tam aksine onu şiddetle müdâfaa ve emretmiştir. Hem kendisi 500 talebesiyle berâber Birinci Cihân Harbi’ne katılmış ve o devirde Hıristiyan olan Ruslara karşı bilfiil cihâd-ı maddîyi yapmıştır. (Bu cümleye dikkatinizi çekmek isterim !) Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, beşyüz talebesiyle katıldığı ve netîcede beş yüz talebesinin şehâdet mertebesine ulaştığı Rus Harbi’nde bizzât Hıristiyanlarla savaşmıştır. Zîrâ, o gün Rus, Hıristiyan idi.

Ammâ daha evvel de îzâh edildiği gibi “cihâd-ı maddî”, yalnızca hâricî küffâra karşı yapılır. Dâhilde ise ma’sûmların zarâr görmemesi ve âsâyişin ihlâl edilmemesi ve hâricî küffâra karşı Müslümanların zayıflatılmaması için maddî cihâd değil, “ma’nevî ve ilmî cihâd” gerekir. Onun için Bedîüzzamân (ra) Hazretleri de umûm İslâm âlimleri gibi dâhilde maddî mücâhedeye girmemiş, dâimâ âsâyişi muhâfaza etmiş ve ilmî mücâhedeyi deruhde etmiş ve talebelerine de bunu emretmiştir.

Şimdi o zâtın hâricî küffâra karşı maddî cihâd ile alâkalı bu kadar ifâdeleri varken ve Kitâb ve Sünnetin bu husûstaki muhkem emirleri de gáyet açıkken; bütün bunlardan sarf-ı nazar ederek, dâhildeki mücâhede ile alâkalı sözlerini hârice teşmîl etmek ve ba’zı ifâdelerini de makám ve maksada ve zamânın şartlarına bakmadan te’vîle kalkmak, büyük bir hatadır.