Hakikatin Tağyire Tahammülü Yoktur

MURAT TÜRKER                                                              15.08.2007

İmam Gazzalî, dehriyyun (materyalistler), tabiiyyun (tabiatçılar) ve ilahiyyun (metafizikçiler) olmak üzere üçe ayırarak tasnife tâbi tuttuğu filozofları, üç hususta tekfir eder: Âlemin kıdemini savunmak, Allah’ın tikeli (cüz’iyatı) bilmeyeceğini iddia etmek ve cismânî haşri reddetmek…

Devri Helenistik felsefenin etkilerinin, Farabî ve İbn Sinâ gibi âlimler yoluyla İslâm coğrafyasına da nüfuz etmeye başladığı bir devirdir. Sokrat, Eflatun ve Aristo çizgisinin öncülüğünde mesafe kat eden Yunan felsefî cereyanının hâkim düşünce olmaya başladığı bir dönemi idrak eden İmam Gazzalî’nin sapkın akıl anlayışı ile hesaplaşması, mücadelesinin önemli bir kısmını oluşturur.

Aslında felsefeden ziyade filozoflara yüklenir. Çünkü onlardan bazıları deterministik dünya görüşünü savunur ve fizik kanunları çerçevesinde mutlak anlamda ‘öngörülebilir’ bir akıştan söz ederler. Yani –hâşâ- onlara göre Allah, tabiat kanunlarının mahkûmudur. Daha doğrusu Allah’ın –hâşâ- dünyanın işleyişine müdâhil olmadığını, yaratıp bir kenara çekildiğini kabul eden mekanik dünya görüşünü benimserler. Halbuki Gazzalî, ateşin, Allah’ın meşietinin taallûk etmesi ile yaktığını, yine O’nun emri ile yakmayabileceğini savunur.

Filozoflar ile mücadelesinde, önce onların iddialarını açık seçik ifade edip daha sonra çürütme yoluna gittiği için çağdaşlarından ve haleflerinden bazılarınca İslâmî düşünceye felsefeyi bulaştırmakla itham edilen İmam’ın, tarihin önemli bir kavşağında üstlendiği misyonun ehemmiyeti izahtan vârestedir.

Zaman hızla akmış, İslâm düşünce dünyası, özellikle ondokuzuncu yüzyıldan itibaren, bu kez modernitenin kavramsal hücumuna mâruz kalmış ve önemli bir fikrî bâdire ile yüzleşmiştir. Olan tam olarak şudur: Pozitivist düşünce gemi azıya almış, bilimin dinî gereksinimleri ortadan kaldırdığı inancı yerleşik hâle gelmiş ve dinî her olgu, bu seküler mantığın bombardımanına tutulmuştur. Bu yeni duruma İslâm dünyası içinden farklı tepkiler vârid olmuş ve maalesef süreç, İslâm’ın mâni-i terakki olmadığını isbat için kitaba uymak yerine, kitabına uydurmayı tercih eden mütefekkirlerin boy göstermesine zemin hazırlamıştır.

Hayata ve en önemlisi İslâmî birikime modernist kavramsallaştırma perspektifinden yaklaşan, dini argümanların akla, bilime ve insanlığın demir attığı modern dünyaya uygunluğunu tekellüflü te’villerle ispatlamaya çalışan bir âlim prototipi, bu sancılı dönemin ürünüdür. Bu düşünce adamları, çağın insanına kabul ettiremeyecekleri düşüncesi ile, dinin öteden beri tartışılagelen bazı meselelerini te’vil etmeye, hatta sahih bir nakle dayanmadığı iddiasıyla nefyetmeye yeltenmişler; ölçüleri budanmış ama daha kabul edilebilir bir din anlayışını ikame etmeye çalışmışlardır.

İşte bugün ‘Kur’an İslâmı’ başlığında ifadesini bulan ve ilk bakışta insan zihninde olumlu çağrışımlar yapan ekolün zuhuru, söz konusu dönemin günümüz düşünce dünyasında da hayli etkin olduğunun bir kanıtı olarak görülmelidir. ‘Kur’an İslâmı’ olgusunun Kitab’ı merkeze alan boyutundan çok, hadis ve fıkhı tartışmaya açan yanının söyleme rengini verdiği gerçeği ise, bize asıl niyeti tesbit konusunda ipuçları vermektedir.

Bu nevzuhur akım, fıkhı tümüyle beşerî bir saha olarak etiketleyip, selefin icma ettiği hususların bile tağyirine zemin hazırlama eğiliminin sözcülüğüne soyunmuştur. Sünnet’i işlevsizleştiren, İslâm’ın çağdaş-seküler değerlerle baş edebilmesinin yolunu nass kavramını Kur’an’la sınırlandırmakta gören ve içtihadı kafalarındaki daha kabul edilebilir din anlayışının tahkimi için araçsallaştıran bu yaklaşım bünyenin içine giren bir mikrop olarak telakki edilmelidir.

Bunlar, açıklamakta zorlanacakları meseleleri ya te’vil etme ya da yok sayma temâyülündedirler. Miras paylaşımı, erkeğin kavvamlığı gibi Kur’an’da sarahaten dile getirilen meseleleri te’vil, recm gibi Sünnet’le tesbit olunan cezaları ise inkâr yoluna giderler. Bir anlamda bunlar tefrit ehli olarak görülebilirler; yaptıkları ‘hakikati eksiltmek’ten başka bir şey değildir.

Bir de ehl-i ifrat vardır ki, Bediüzzaman Muhakemat’ta, Yedinci Mukaddeme’de bunlara dikkat çeker:

“ Mübalağa ihtilâlcidir. Şöyle ki: Beşerin seciyelerindendir, telezzüz ettiği şeyde meylü’t tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meylü’l mücâzefe ve hikâye ettiği şeyde meylü’l mübalağa ile hayali hakikate karıştırmaktır. Bu seciye-i seyyie ile iyilik etmek, fenalık etmek demektir. Bilmediği halde tezyidinden noksan, ıslahından fesad, mehdinden zemm, tahsininden kubh tevellüd eder.

“ Her muhibb-i dine ve âşık-ı hakikate lâzımdır: Her şeyin kıymetine kanaat etmek ve mücâzefe ve tecâvüz etmemektir. Zira mücâzefe, Kudret’e iftiradır.

“ Bunlardan birisi, bir mecmâ-i azimde, müskirattan tenfir yolunda, zecr-i şer’i ile kanaat etmeden, öyle bir şey demiş ki; yazmasından ben hicâb ettim. Yazdıktan sonra çizdim. Ey herif! Bu sözlerinle şeriata adâvet ediyorsun. Faraza sâdık olsan sâdık-ı ahmak olursun. Adüvvü’d-dinden daha muzırsın.”

Bunlar da var olanı abartarak, dine ekleme yaparak hakikati yaralayanlardır. Bediüzzaman ardından, bu yaklaşımlardan dolayı İslâm’a mesafeli duran ve itiraz edenlere de şöyle seslenir:

“ Ey mu’teriz ağa! Ağlamak isteyen çocuk gibi veya intikam isteyen kînedâr düşman gibi bahane-mahane aramakla, hilâf-ı şeraitle vücuda gelen ahvali ve sû-i tefehhümden neş’et eden şübehâtı sened tutmak, İslâmiyet’e leke getirmek, pek büyük insafsızlıktır. Zira bir Müslim’in her bir sıfatı İslâmiyet’ten neş’et etmek lâzım gelmez.”

Anlaşılan o ki, hakikatin tağyire tahammülü yoktur. Muhatabı korkutmak ya da ısındırmak için de olsa hakikatin kodları ile oynayanlar onu rencide ederler. İlâhî terğib ve terhible yetineceğiz. Beylik ifadesiyle ‘kraldan çok kralcı’ olmayacağız. Bizim kendimizi, hatta temsil ettiğimiz değerleri ‘kabul ettirme’ gibi bir sorumluluğumuzun varlığından söz edilemez. Vazifemiz hakikati yalın hâli ile muhataba aktarmak ve ötede sorumlu olacağı tercihiyle onu baş başa bırakmaktır. Kabule açık hâle getirmek için tağyir ve tahrif ettiğimiz değerlerimizi, bu yolla tanınmayacak ölçüde başkalaştırdığımızı ve yine de muhataplarımızı ‘kazanamadığımızı’ daha ne kadar görmezden geleceğiz?

Bediüzzaman, Yedinci Mukaddeme’de hakikati tağyir edenlere de, bu tağyir nedeniyle İslâm’dan uzaklaşanlara da sesleniyor. Tağyiri tenkid ettiği gibi, bu yanlış imaj ve temsilden olumsuz etkilenenleri de, hatalı bir genellemeye karşı uyarıyor. Demek ki Üstad, tağyirle sonuç alınamayacağını, hatta insan kaybedileceğini bize ihbar ediyor. Bunun yanında arı duru ve şeffaf yaşantısı ile söylemini eylemi ile taçlandırıyor; hakikati eğip bükmüyor.

İmam Gazzalî’nin daha önce defaatle atıf yaptığımız şu sözleri de, Bediüzzaman’ın mantığını te’kid ediyor:

“İslâm’a İslâm’ın onaylamadığı bir yolla yardım etmek isteyen kimsenin zararı, İslâm’a İslâm’ın onayladığı bir yolu kullanarak zarar verenin zararından daha büyüktür.”