Gündemden Dağınık Notlar

BURAK ERTÜRK                                                              27.10.2011               

1. Sizi bilmem ama yazılı basının özellikle muhafazakâr etiketiyle maruf gazetelerinde kalem oynatan ve en bariz vasfı akıntıya göre kürek çekmek olan, bugünlerde de liberal köşe yazarı dostlarıyla al gülüm-ver gülüm bir fikrî yakınlığa demir atmış bulunan ‘okur-yazarlardan’ bana gınâ gelmiş vaziyette… Bugün bir-ikisinin ne yazdığına bakınca, depremde dış yardımı kabul etmeyen hükümetin bu tavrı üzerinden, ne denli büyük bir devletin vatandaşı olduklarını görmenin gururunu taşıdıklarını ve hükümetin afet yönetimini ne kadar başarılı bulduklarını anlattıklarını gördüm. Bakar mısınız, bu adamların demokrasiyi, fikir özgürlüğünü, serbest piyasayı, yani birilerinin evrensel diye pazarladığı sömürü düzeninin argümanlarını ne ölçüde içselleştirdiklerine bakar mısınız! Nerede düzenin İslâmîleşmesi vurgusu, nerede zulme karşı her daim canlı tutulması gereken buğz mekanizması! Nerede dinin devlet talebi, nerede gayr-ı İslâmîlikle yaka paça olma tehâlükü! Bizim İslâmcılığımızın son durağı burası mı beyler! Gele gele bir zamanlar karşıtlığından motivasyon ürettiğimiz ve bir ifsad projesinin odağı olarak gördüğümüz çevrelerin sözcülüğüne mi demir atacaktık! Ortadoğu’ya laiklik ihracına sessiz kalan kalemlerinizin, eften püften meselelerde bu ölçüde kıvraklaşmasını neye yormamız gerekiyor? Ne oldu da siyaset esnafıyla bu kertede bir ruhî yakınlık tesis ettiniz? Yoksa bugünkü şekliyle politikadan, particilikten bir ferec ve fütuhat mı bekliyorsunuz!? Gemimiz bu sistemin limanına demir atmaya devam ettikçe, belki erkân-ı devlet ile konforlu uçaklarda gezilere devam eder, gittiğimiz ülkelerde bilmem kaç yıldızlı otellere kapağı atar, dönüşte de sade suya tirit ‘izlenimlerimizi’ kaleme alırız ama bu ülkenin ve insanının İslâmsızlaştırılması projesinde ‘sağ gösterip sol vurarak’ yer almış olmanın faturasını kimse şimdiden hesap edemez. Evet beyler! Kimi ‘din kardeşleriniz’ bu seyrin dümen suyuna gitmedikleri için bedel ödediler ve hâlâ türlü hukukî ihlâllerin pençesinde işbu bedeli ödemeye devam edenler var. Onlar sizin o ‘çok okunan’ yazılarınıza konu olmazlar, en muhkem talihleri, sizin tarafınızdan yok sayılmalarıdır. Bense sadece şunu merak ediyorum; İslâmcılığı nerede aramalıyız: Sizin kurgulanmış ve iddialarından yüz geri ettikçe yıldızı parlatılan eyyamcı tavrınızda mı; yoksa ‘dilsiz şeytan’ olmayı reddedip hakikatin arkasında saf tuttuğu için gadre uğramış ve sizin etiketlemenizle marjinal damgasını yemiş mü’minlerin duruşunda mı? Söyler misiniz, kimi rehber edinelim: Bir eli yağda bir eli balda olanları mı, binbir sıkıntıyla yol alanları mı? Önü açılanları mı, yolu kapananları mı? Sırtı sıvazlananları mı, kulağı çekilenleri mi? Her konuda ahkâm kesiyorsak, buna da bir cevabımız vardır elbet!

2. Deprem hadisesi üzerine kimilerinden sâdır olan bazı yaklaşımlara ârız olmuş aşırılıkları görmezden gelmek mümkün değil. Eşya ve hadiseleri serâser İslâmî bir yordamla okuma meselesini en hayatî gündemimiz olarak belirlemediğimiz müddetçe, bu zihnî kaymalardan yakamızı sıyırmamız çok kolay olmayacak gibi görünüyor. Meselenin bir yanında, depremi salt tabiat olayı olarak okuma ve hadiseyi ‘yeraltındaki gaz sıkışması’na indirgeme tefriti konuşlanmış vaziyette. Kimi ‘muhafazakâr’ yazarlar bile –belki bir zihin sürçmesi neticesinde- deprem sonrası analizlerinde, insanımızın nisyanla mâlûl oluşunu hatırlatma sadedinde, ‘doğanın’ bize bunu acı bir şekilde de olsa hatırlattığına dikkat çekiyorlardı. Vahyin gölgesinde biçimlenen bir zihnî pozisyona, ‘doğa’nın sanki bir failmiş gibi bir şey hatırlatıyor olmasındaki garabete bir mim koyalım. Karşı kutupta da ifratın soluk alıp verdiğini müşâhede ediyoruz. Deprem üzerinden yekdiğerini terbiye etmeye yeltenen ve kendisi dışındakileri ‘gazaba’ muhatap olmuş sayan o mâhut bakış açısından söz ediyorum. Hadiselerin üstündeki gayb perdesini sıyırıp şehâdet âleminin sınırlarını aştığına inanan ve vukuatın iç yüzüne agâh olduğu vehmiyle oturup kalkan, feraseti kendinden menkul bir tipoloji ile karşı karşıyayız. Bu tür, başkaları üzerinde işler kılınan ‘gaybî analizler’e rastladığımda nedense aklıma Risale-i Nur’daki ‘şefkat tokatları’ bahsi geliverir. Belli bazı meselelerde, özellikle dine hizmette fütur getirme bağlamında İlâhî ikaza muhatap olduğunu düşünen kimselerin iznini alarak, onların iç dünyalarında karşılığı olan bir hususu dile getiren Bediüzzaman’ın ilgili yaklaşımının, bugün çok defa nasıl başkalarını hoyratça terbiye etmenin aracı kılındığına esef etmemek mümkün mü? Şefkat tokadı yeme düşüncesi, kendisini bunca nimetle perverde eden Rabbinin rızasına mugayir hareket ettiğini gören ve bu sürçmesi vicdanında derin bir sızıya dönüşen mü’min kulun, kendi iç dünyasında seyreden pişmanlık sürecine paralel gelişen bir ruh hâlidir ve her şeyden öte kul ile Rabbi arasındadır. Yol alırken tökezleyip düşen kulu, Rabbinin tatlı bir ikazla intibaha getirme hediyesinin adıdır şefkat tokadı… Bu türden bir İlâhî ikaza muhatap kılındığına ise bir başkası değil, günahın ve Huzur’da hesap verecek olmanın tedirginliğini vicdanında derinlemesine duyan o şahıs karar verir. İşlediği günahın, kendisini istikametten inhiraf ettiren o küçük sürçmenin, tam da büyüme istidâdı taşıdığı bir vasatta bu tür bir şefkatli uyarı ile önünün alınması, kulu hamd ve şükürle iki büklüm kılar. Dilerse o, yaşadığı bu derûnî tecrübeyi ağyara açmaz, isterse de Rabbin merhametini ve kendi âcizliğini ifade sadedinde başkaları ile paylaşır. Ama meselenin nirengi noktası, bu tür bir ikaza muhatap olduğu tesbitini kişinin kendisinin yapmasıdır. Yoksa gayet mâkul gerekçelerle ve insanî sebeplerle bizimle arasına mesafe koyduğu veya meşrebimizden az geri durduğu için bir mü’min kardeşimizi ‘tokat yediği’ ithâmına maruz bırakırsak, bu ucuzcu tavrımızın, hakikati rencide etmesinden endişe edilir. Muhasebeye nefsimizden başlayarak, tabiatta meydana gelen hiçbir olayın hikmetten hâlî olmadığını, bize oldukça sıradan gelen olaylardan bile ikaz ve dersler çıkarılabileceğini ifade ederek ihatalı ve hakikatli bir tahlil yapmak başka şeydir; kendimizde murâd-ı İlâhî’yi keşif imtiyazı bulunduğu kuruntusuyla, musibet zamanını başkalarını hizaya getirip sigâya çekmek için fırsat olarak görme kabalığına prim vermek başka şey…

3. Geçenlerde mütedeyyin kesimlere hitab eden bir gazetede, toplumun ortak paydasının Kemalizm değil demokrasi olduğu vurgusunu öne çıkaran bir başlık gördüm. Liberal kalemlerin yolu açmasıyla daha önce üst perdeden dillendirilemeyen Kemalizm eleştirileri artık hemen her vasatta gündeme getiriliyor. Bu, meselenin bir yanı… Diğer tarafta ise Kemalizme cephe alıp, demokrasiyi ortak payda olarak işaretleyen dindar profili öne çıkıyor. Bence üzerinde konuşulması gereken bir seyir bu…