Güçlü Olursak Ne Yapacağız?

MURAT TÜRKER                                                              18.04.2007

İktidar mücadelesine ortak olmanın müslüman câmiada meydana getirdiği yozlaşmaya âgâh bulunuyoruz. Din adına da olsa dünyevî güce yatırım yapanlar, sekülerleşme sürecinin de fitilini ateşlediler.

Kaldı ki, İslâm’ın tüm tezahürlerinin bu ölçüde bastırılmaya çalışıldığı bir çağda, dünyevî iktidarı araçsal bağlamda dahi olsa hedefleyenler, bunu açıktan yapamıyorlar. Gizlilik üzerine kurgulanan bir yöntemi ihtiyâr etmek zorunda kalıyorlar; ki daha önce de belirttiğimiz üzere bu durum, yani kartların açıkça ortaya konulmaması ve hep bir saklı amaç taşındığı intibaı, mütehayyirleri yaklaştırmıyor, uzaklaştırıyor.

Adımız anıldığında nicelerini bir tedirginlik sarıyor onun için…

Muhataplarımızda, güven duygusunu, yerleşik hâle getiremiyoruz bir türlü…

Bizi fazla hesaplı buluyorlar…

Yaptığımız fedakârlıkların arkasını aramayacağımızdan emin olamıyorlar…

Tam anlamıyla beklentisiz olduğumuz konusunda insanları ikna edemiyoruz kısacası.

Tabiî işin bir de, ‘oyunu kurallarına göre oynamak’ türünden yozlaştırıcı bir boyutu var.

Bu boyut yozlaştırıcı; çünkü kurallar gayr-ı ahlâkî…

Güce yatırım yapmanın söz ettiğimiz türden etkileri hakkında, fazlasıyla konuşulup yazıldı şimdiye kadar.

Biz bugün bir başka soru ve cevabı üzerinde durmak istiyoruz.

Soru şu:

Acaba güçlü olursak ne yapacağız?

Daha doğrusu güçlü olup da ne yapacağız?

Ya da şöyle soralım; dünya umûrunun tedvirine biz vaziyet ettiğimizde ne olacak?

Mesela “iktidar bozar; mutlak iktidar mutlaka bozar” fehvasınca, gücün dejenere edici etkilerinden âzâde kalabilecek miyiz?

Yoklukla imtihanı bile kaybeden bizler, varlıkla sınandığımızda ne yapacağız?

Bugün ‘güçlü ama haksız’ olanların icraatına itiraz ediyorken, yarın güçlü olduğumuzda, haklı olmayı da cidden önemseyecek miyiz?

Öyle bir zamanı idrak ettiğimizde, hareket tarzımız, adalet merkezli mi olacak; menfaat yörüngeli mi?

Bizden olmayan haklıyı, bizden olan haksıza tercih edebilecek miyiz mesela?

Veya bugünkü kadar hoşgörülü olabilecek miyiz acaba?

Bize olmadık zulümleri reva görenler, bizden ne duyacaklar?

Onlara “gidin, bugün size kınama yoktur” mu diyeceğiz; yoksa ‘mukabele-i bil misil’ mi yapacağız?

O gün tercih gerektiren bir mesele ile karşılaştığımızda, liyâkati mi, taraftarlığı mı önceleyeceğiz?

Daha da önemlisi öyle bir vasatta, insanlar bize güçlü olduğumuz için mi, haklı olduğumuz için mi dehâlet edecekler?

Bizden görünmenin bir fedakârlık ve risk değil, bilakis avantaj olduğu bir devirde, saflarımıza katılan insanları, gerçekten kazanılmış mı addedeceğiz?

Velev ki öyle addettik; menfaat eksenli bu tür katılımların bünyeyi iyiden iyiye yozlaştırması karşısında hangi tedbire müracaat edeceğiz?

Sınanmaların en çetini ile yüz yüze geldiğimizde, yani birbirimizle imtihan olduğumuzda ne olacak?

Ehl-i dinin mala, mülke, makama tamah ettiği bir dünyada, yerin altının üstünden hayırlı olduğunu aklımıza getirebilecek miyiz?

İktidarın dönüştürücü gücüne karşı koyabilecek miyiz?

Yoksa akıntıya mı kapılacağız?

Eğer kapılacaksak…

Eğer dünyanın tozu, gubarı üzerimize bulaşacaksa…

Eğer adalet anlayışımız aşınacaksa…

Dostlar, varsın güçsüz kalalım!

Varsın, pasiflik ithamlarına muhatap olalım!

Varsın, ‘dünyanın gidişatını okuyamıyor’ olalım!

Biz, bir ‘mevkuf’un bir zamanlar yaptığını yapalım ve şöyle seslenelim tek dünyalılara:

“Dünyanız başınızı yesin!”