Gerçekten Çok Yazık!

MURAT TÜRKER                                                              15.02.2009

Hâdise şu:

Bir internet sitesi, A Hoca’nın, hangi düşünürlerin okunup okunmaması gerektiği ve hangilerine itibar etmenin kişinin dinî algısına zarar vereceği ile ilgili değerlendirmelerine yer veriyor.

A Hoca, B Hoca’yı da zararlı şahsiyetlerden biri olarak gösteriyor.

İş burada kalsa sorun yok…

İlgili haberin altına yorum yazan bir kişiyi, B Hoca’nın fikrî plânda eleştirilmesi ‘kesmemiş’ olacak ki, C Hoca’nın elinde B Hoca ile ilgili ‘bel altı’ belgeler olduğunu iddia eden, hakikati kendinden menkul cümleleri kayda geçiriyor.

C Hoca ile bir telefon görüşmemizde bana kendisinde B Hoca ile ilgili belge olduğu iddiasının tümüyle asılsız olduğunu, üstelik kendisinin hafiye filan olmadığını, kaldı ki bu mevzulardaki düşüncelerini ifade imkânı bulduğu her zeminde, kişilerin özel hallerini araştırmanın, bunları dillendirerek buradan spekülasyonlar üretmenin ne kadar yanlış ve müslümana yakışmayan bir tavır olduğunu anlattığını ifade etti.

A, B ve C Hocaları tanıyan ve bir delinin kuyuya attığı taşın peşinden merak saikiyle giden onlarca insan, C Hoca’ya iletiler göndererek, B Hoca ile ilgili elinde olduğu iddia edilen belgeyi açıklamasını istemişler.

C Hoca da her birine, böyle bir belgeden haberi olmadığını, ayrıca bu tür kişilik üzerinden ortaya konulan değerlendirmelerin gayr-ı İslâmî olduğunu, herhangi bir şahsın kişisel bir günahına muttalî olunduğunda yapılması gerekenin bu kusuru setretmek olduğunu anlatmaya çalışmış.

Tek tek cevap yazmaktan yorulunca ve meraklılarla baş edemeyeceğini anlayınca, meseleyle hiçbir ilgisi olmadığını kendisine ayrılan gazete köşesinden de ifade etmek zorunda kalmış.

Amacım, yaşanmış böyle talihsiz bir olayı magazinel boyutuyla gündeme taşımak değil…

Hayır, internet ortamının, aklına gelen her şeyi herhangi bir ahlâkî süzgece tâbi tutmadan klavyesine sarılıp herkese duyuran düzeysiz ve ismini söyleme cesaretinden bile mahrum tiplere bahşettiği, hezeyanlarını ifade imkânlarından da söz etmeyeceğim.

Ben, kimliğini dinî aidiyeti üzerinden ifadelendiren ve herhangi bir İslâmî yapıya intisap etmiş genç kuşakta çoğu zaman gözlemlediğimiz ‘fanatizm’ ile ilgiliyim.

Bu fanatizm, kâh bir internet sitesinin yorumlara ayrılmış köşesinde, kâh bir sanal forumun kişiye her türlü gizlilik imkânını bahşeden ‘özgür düşünce’ ortamında, yer yer de yaşadığımız gündelik hayatın herhangi bir boyutunda çıkıyor karşımıza…

Elbette mezkûr aşırılıkla yeni tanışmıyoruz ama bu müfrit hâlin kendi hizbinde olmayanların kişisel hatalarını tecessüs ve ifşâ gibi aşağılık bir derekeye kadar varmış olması, çok önemli bir tehlikenin eşiğinde olduğumuzun habercisi olarak okunmalıdır.

Dikkat buyurunuz; müslüman bir kitleden söz ediyoruz. Yani, bahsini yaptığımız insanlar, dine mesafeli bir dünya görüşünün temsilcileri değiller.

Bu öyle bir fanatizm ve ifrat hâli ki, kişinin hakikat algısının zeminini kaydırıyor.

Karşımızda, sadâkatini hakikate değil, herhangi bir şahsa ya da yapıya odaklamış müteheyyic bir topluluk duruyor.

Bir müslümanın kusurunu örtmeyi vazife olarak salık veren, üstelik bunu, ötede başını öne eğdirecek bir yanlışının da İlâhî affa mazhar olması gibi büyük bir devletle ödüllendireceğini söyleyen bir vahyin mü’minlerini, kardeşinin kusurunu meraka ve hatta ifşâya sevk eden bir aşırılık bu…

Öyle bir şaşılıkla yüz yüzeyiz ki, kendi grubundan olanların içtimâî/fikrî yanlışlarını eleştirenlere tahammül edemediği halde, rakip gördüğü yapının herhangi bir ferdinin Allah ile arasında kalması gereken bireysel inhirafları üzerinden yıpratma kampanyaları teşkil etmeyi içine sindirebilen ‘ayarsız’ tipler dolaşıyor aramızda…

Can sıkan bir paradoks bu: Müslümanların din ve dünya algısına zarar veren kendi cenahından görüşlerin ilmî zeminde tenkide tâbi tutulmasına feveran edenler, başka müslümanların kişisel hallerini eleştiri adı altında speküle etmekte beis görmüyorlar.

Birilerinin, “fikirleri tartışanların büyük insanlar, kişileri tartışanların küçük insanlar olduğunu” haber veren beylik sözden dahi haberleri yok!

Setretmekle mükellef oldukları günahları fâş ederek yol alacağını sanan aşırılar yanı başımızda soluk alıp veriyor.

Efendiler;

Hangimizin ne zaman sürçeceği belli midir?

Hem “İlk taşı hiç günahı olmayan atsın!” diyen hakikatli elçinin temsil ettiği değerlerden bu kadar mı uzaklaştınız?

Neden kardeşlerinizin bireysel boşluklarıyla bu kadar ilgilisiniz?

Size ne, insanların hesabını yalnızca âlemlerin Rabbine verecekleri özel hallerinden?

Ya kardeşiniz sizin gün yüzüne çıkartmaya çalıştığınız hatasından tevbe ettiyse!

Ve daha yakıcı bir soru: Ya Tevvâb olan Allah onun bu tevbesini kabul ettiyse!

O’nun (c.c.) örttüğünü açmanın, O’nun (c.c) affettiğini cezaya müstahak görmenin bedelini ödeyebileceğinize gerçekten inanıyor musunuz?

Dostlar;

Asıl mücadele etmemiz gerekenin içimizdeki bu aşırılık olduğunu daha ne kadar görmezden geleceğiz?

Militanca bağlılığın bir müslümanı bile nerelere savurduğuna gözlerimizi daha ne zamana dek kapatacağız?

Fikrî eleştiriye kapalı, kişisel dedikodulara açık fertlerin arz-ı endâm ettiği bir vetire bu…

‘Bizden’ olan kötüyü, ‘onlardan’ olan iyiye tercih ettiren bir zihnî sapma…

Hedefe varmak için her yolu meşru sayan bir akıl tutulması…

Böyle bir algının ilkesi ve sınırı yoktur…

Bu tip bir patolojik hâlet-i rûhiyenin yapamayacağı herhangi bir olumsuz eylemden de söz edilemez.

Eğer bu müfrit algının içimizde boy vermesini istemiyorsak hepimize iş düştüğünü bilmek durumundayız.

Hakikati her değerin üzerinde tutmak ve bunu hal diliyle çevremize aktarmak öncelikli vazifemizdir.