‘Garib’ miyiz Gerçekten?

MURAT TÜRKER                                                              24.10.2008

Çağına hâkim düşünce kalıplarına iltifat etmeyen, kalabalıklar arasında tam anlamıyla bir ‘düşünce gurbeti’ yaşayan, tavrı ve tasavvuru tek dünyalılar tarafından ‘anlaşılamaz’ bulunan bir hakikat kahramanıdır ‘garib’…

Nebevî müjdelere konu olan bir gönül insanı…

Yaşamların İslâmî yörüngeden çıktığı zamanlarda beşeriyete öteleri hatırlatacak bir hayatı kuşanan, insanların dünyayla sarmaş dolaş olduğu demlerde, âhiretin yamaçlarında dolaşıyor gibi ukbâ televvünlü yaşayan bir iman âbidesi…

Çevrenize bakınız; yaşadığımızın tam bir ‘gariblikten yoksunluk’ olduğunu göreceksiniz.

Gariblerin artık bizi terk ettiğini esefle müşahede edeceksiniz.

Bir anafor hâline gelen dünyevîleşme dalgasının, her geçen gün daha fazla zihinde ve gönülde karşılık buluyor oluşunu, içimizdeki gariblerin azlığıyla irtibatlandıracaksınız.

Evet garib, modern tasalluta inat, çağının hâkim değer yargılarıyla yaka paça olmayı şiâr edinen bir Hak âşığıdır.

O, yaşantısıyla, gayr-ı İslâmî hayatlara âhireti hatırlatacak ihtarlar çeker; müslümanların dünya muvazenesinde söz sahibi olduğu dönemlerde de, özden uzaklaşma sinyali veren kardeşlerine, uzleti, verâsı ve istiğnasıyla ibresi her dâim hakikati gösteren bir pusula gibi rehberlik eder.

İnsanların ‘ruhsat’a meylettiği hengâmda ‘azimet’i sahiplenir…

Kalplerin ‘vehn’ ile bulaşık hâle geldiği atmosferde ukbâ iştiyâkı ile soluk alır.

Duruşunun genel karakteri gereği, insanların ulaşmak için birbirleriyle kavgaya tutuştukları nimetleri çok defa elinin tersiyle itmesiyle mâruftur.

Dünya, tüm câzibesiyle arz-ı endam ettiğinde bile onu kendisine celbedemez.

Hakk’ın hatırını herhangi bir hatıra feda ettiğini gören olmamıştır.

Âhireti peyleme iddiasıyla yola çıkıp, baştan ayağa dünya kesilmenin, onun duygu ve düşünce dünyasında herhangi bir karşılığı yoktur.

Dâvâsını dünya siyasetine âlet etmesi söz konusu olmadığı gibi, dinî kaygılarla dünya siyasetinin göbeğinde yer almaya yeltendiği de vâki değildir.

Dünyevî makamları inandığı değerlere hizmet gerekçesiyle dahi olsa hedeflemekten imtina eder.

En mümeyyiz vasfı, yaşadığı dünyada kabul gören nevzuhur paradigmalarla başının hoş olmamasıdır.

Zaten temelde bu özelliğidir onu garib kılan…

Dinini bu yeni lâdinî akımlara uyarlama kolaycılığına kapılmayı değil, hakikatte sabit kalma hususunda direnmeyi tercih eder.

İtirazsız bir dinî tasavvurla, tek dünyalıların hoşuna gidecek içeriksiz ve hayata yön vermeyen bir inanç formunu benimsemek zorunda kalacağını hissettiğinde, Hakk’a kurbeti yudumlayacağı münzevî bir hayata soyunur.

Kendisini ve bayraktarlığını yaptığı değerleri herkese kabul ettirme gibi bir düşüncesi yoktur.

Herkes tarafından sevilme beklentisi içinde değildir; aksine, etrafında toplananların kalabalıklaşması onda bir endişe ve iç muhasebeyi tetikler.

Hakkın bâtıl, bâtılın da hak telakki edildiği bu âhir zamanda, geniş kitlelere ulaşmış görünmenin, kendi pozisyonunda bir deformasyonun habercisi olabileceği korkusu onu daima titretir.

“İnsanların çoğuna uyarsanız onlar sizi doğru yoldan uzaklaştırır” mealindeki İlâhî ikaz sürekli kulaklarında çınlar durur.

Sizi bilmem ama ben, müslüman câmiâda meydana gelen açılımların, gariblik yönümüzü törpülediğini düşünüyorum.

Hayatımın hiçbir döneminde kuru kuruya bir servet düşmanlığına gönül eğdirmedim ama, zenginleştiğimiz, herkesi kucaklama iddiasıyla yola koyulduğumuz günden beri garîbliğimize halel geldiğine inanıyorum.

Bugünün müslümanının genel profiline bakınız; modern dünya egemenlerinin ‘garipsemediği’ bir davranış kodunun kanıksandığını göreceksiniz.

Bir teste tâbi tutalım kendimizi…

Bakalım ne göreceğiz?

Daha çok insana ‘dâvâmızı’ duyurduğumuz bir vetîrede, asla sâdık kalarak mı bunu başarıyoruz; yoksa bu kadar ‘açılım’ bize özden kopuş anlamında ağır bir bedel mi ödetiyor?

Dış dünyayla bu ölçüde hem dem olalı beri, gitgide gayr-ı müslimleşen müslüman hayatlarla yüzleşiyor olmamız bir tesadüf mü acaba?

Neden elleri kanlı ve kirli güç odakları, küresel açılımlarla kurguladığımız inanç modelimize tolerans gösteriyorlar?

Niçin itirazı olan garibler olmak yerine, her ortama uyar oportünistler olduk?

Siz, hal, tavır ve yaklaşımlarıyla çağın normlarına itiraz eden gariblerin cehdine, bu kâfir güruhun sessiz kalacağını düşünüyor musunuz?

O halde nedir?

Sakın bu kadar çok insanla temas kurmuş olmamızın arka plânında, muhatapların hakka uyanmış olması değil de, bizim mevzi kaybetmiş olmamız gibi bir gerçek duruyor olmasın!

Bütün bu uyarı ve istifhamlar, tebliğe soğuk bakan ve müslümanları pasifize etmeye gönüllü bir dimağın hezeyanları olarak da okunabilir; İslâm’ın inşâ ettiği zihinlerin modern yozlaşma etkisiyle savrulmasına şâhit olmama adına teenniyi öne çıkaran bir haykırışın solukları olarak da görülebilir.

Zaten yeteri kadar açılım çağrısına tanık oluyoruz…

Birilerinin de, bu kadar çok açılmanın boğulma tehlikesi de taşıdığını hatırlatmasında mahzur olmasa gerek!