Fıtrata Muvafakat

MURAT TÜRKER                                                              23.05.2007

Aklın ihâta alanını aşmakla birlikte, akılla mütenâkız bir keyfiyet arz etmeyen İslâm dininin mümeyyiz vasıflarından biri, fıtrat dini oluşudur. Müdakkik bir nazar, Allah Resulü’nün (s.a.v) tebliğ ettiği hakikatler ile insan fıtratının temâyülleri arasında orijinal bir insicama rastlayacaktır.

İnsan fıtratına ters gelen birçok unsuru âkide formunda telkin eden nice inanç disiplini, fıtratla giriştiği bu savaşta yenilgiye uğramış; bağlılarını ise, sakındırmaya çalıştığından çok daha vahim yanlışların dolaşımda olduğu bir pozisyona savurmuştur.

Evet, meşrû taleplerin kısıtlandığı bir vasat, iç dünyasında gelgitler yaşayan bireyleri gitgide gayr-ı meşrû bir atmosfere sürüklemiş; benimsediği öğretinin insan fıtratıyla çelişen emirlerini her şeye rağmen hayata geçirmeye çalışan insanlar, zamanla, çok daha uç tasarrufların fâili olma bahtsızlığını yaşamışlardır.

Hıristiyanlık tarihi, bu anlamda nice ibret yüklü mesajı muhtevîdir; müslüman dünyanın aynı handikapları yaşamaması, mezkûr sürece vukufiyete vâbestedir.

Temel öğretileri açısından muharref Hıristiyanlık, özellikle iki konuda, şiddet ve itaat mevzuunda, insan fıtratını zorlayan bir yaklaşım benimsemiş; vetîre, bağlıların, söz konusu hassasiyete tam zıt kutba demir atması ve maksadın tam aksi ile yüzleşilmesi ile neticelenmiştir.

Takipçileri tarafından kaleme alınan İncil’lerde, Hz. İsa’nın (a.s) ağzından, âdeta pasifizmi telkin eden mesajlara yer verilmekte; kişinin düşmanını, hatta kendisine zulmedenleri de sevmesi gerektiği, kişinin komşusunu kendisi kadar sevmesinin, İlâhî yasada Tanrı’yı sevmekten sonra gelen en önemli ikinci emir olduğu dile getirilmektedir.

Ayrıca Yeni Ahit metinlerinden olan Matta’da, Hz. İsa’ya atfen; “Kötüye karşı direnmeyin; sağ yanağınıza bir tokat atana öbürünü de çevirin; size karşı dâvâcı olup abanızı almak isteyene mintanınızı da verin; sizi bin adım yol yürümeye zorlayanla iki bin adım yürüyün.” sözüne yer verilmektedir.* Aynı İncil’de, Hz. İsa’nın, kendisini tutuklamaya gelenlere karşı kılıç çeken ve zorbalardan birinin kulağını kesen havarisini uyardığı, “kılıç çekenlerin hepsi kılıçla ölecek” ihtarında bulunduğu anlatılır.

Prof. Dr. Şinasi Gündüz’ün isabetle teşhis ettiği gibi, hıristiyan teologlar, Eski Ahit’ten Yeni Ahit’e doğru, yargılayan ve intikam alınmasını telkin eden Tanrı imajının, bağışlayan ve sevgiyi öne çıkaran Tanrı imajına evrildiğini, bu anlamda bir tekâmülden söz edilebileceğini öne sürerler.

Yine Sayın Gündüz’ün dile getirdiği gibi, bugün eldeki İncil metinlerinde ve hıristiyanlığın temel öğretilerinde merkezî bir ağırlığa sahip olan Pavlus da, mektuplarında zaman zaman sevgi temasına yer vermekte, hatta Hz. Musa şeriatındaki tüm emirlerin “komşunu kendin gibi sev” ilkesinde özetlendiğini vurgulamaktadır.

Bir yanağına vurana öbürünü de çevirmeyi öğütleyen mezkûr telkinâtın, pratize edilmesi imkân dâhilinde olamamış; hıristiyanlık, tarihî ve doktrinel anlamda bahsi geçen tavsiyelerin rağmına hareketin ön plânda olduğu bir görüntü vermiştir.

Eldeki İncil metinlerinde, yine Hz. İsa’ya izâfeten, yukarıdaki alıntılarla zıtlık teşkil eden söz ve eylemlere de rastlanır. Zira bağlılarını eline kılıç aldığında ikaz eden ve alıntıladığımız gibi “Kılıç çekenlerin hepsi kılıçla ölecek” diyen Hz. İsa, aynı zamanda, “Kılıcı olmayan abasını satıp bir kılıç alsın” da demektedir. Âdetâ pasifizmin temsilcisi gibi gösterilen Hz. İsa, yine aynı metinlere göre, yahudi din adamlarına (özellikle Ferisî’lere), ‘ikiyüzlüler’, ‘yılanlar’, ‘sizi engerekler soyu’ diye hitab etmektedir. ‘Tapınağa giriş’ kıssasında, tapınağı asıl işlevi dışında kullananlara karşı son derece agresif bir tutum takınır. Satıcıları kırbaçla kovalar, masaları devirir, paraları yere saçar vs… (Ş.Gündüz; İslâmiyât C.5-sayı 1)

Tıpkı bunun gibi, Pavlus’un mektuplarında, sevgi ve affedicilik yanında, gazap, farklı düşünenleri lânetleme temaları ile de karşılaşılmakta; ‘köpekler’, ‘iğrenç kişiler’, ‘sünnet bağnazları’ türünden nitelemelere rastlanmaktadır.

Buradan iki neticeye ulaşmak mümkün görünüyor.

Birincisi, İlâhî mesajı tanınmaz hâle getiren, tenâkuzlarla mülemma bir mâhiyet…

İkincisi, insan fıtratının sınırlarını zorlayacak müfritlikte dile getirilen mülâyemet söylemlerinin hayata geçirilebilir olmadığı ve zamanla, muhatabları, şiddetin en ürkütücü tezâhürlerinin fâili konumuna sürüklediği gerçeği…**

Tüm dünya, Mesih’in gelişini hızlandırma gibi akıl almaz bir misyonla, şiddetin her nev’ini mâzur gören hıristiyan odaklı eylemlere sahne oldu, yirminci yüzyılın son çeyreğinde. Rahip Jim Jones önderliğindeki ‘Halk Tapınağı Kilisesi’ üyelerinin 1978’deki toplu intiharları; 1993’te, Mesih olduğunu iddia eden David Koresh ve yandaşlarının çıkan çatışmada öldürülmesi; 1995’te, Timothy Mc Veigh adlı müfrit ve dindar bir gencin düzenlediği, 168 kişinin ölümü ile sonuçlanan Oklahoma Federal Binası’ndaki patlama; milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet veren ‘demokrasi götürme’ gerekçeli (!) küresel işgaller ve daha birçok örnek, bir yanağına vurana ötekini de çevirmeyi salık veren teolojik doktrinin, muhatablarınca ne ölçüde hayata geçirildiğinin acı göstergeleri olarak karşımızda duruyor.

Uygulanabilirliği sorgulanmayan ve fıtrat yasaları ile te’lifi imkânsız, ölçüsüz ve mübalağalı bir mülâyemet telkini ile başlayan süreç, zaman içerisinde, ayarsız şiddet eylemlerine tanık olunan bir mecraya kayıyor.

Mübahı haram kılan her öğreti, bağlılarını, haramın mübah addedildiği bir akıl tutulmasına mahkûm ediyor.

İslâm, her mevzuda olduğu gibi bu konuda da muvazene eksenli bir duruşu benimsiyor. Şartların tahakkuk etmesi ve ahlâkî ölçülere muhalefet etmemek kaydıyla, barışa da, savaşa da meşruiyet tanıyor.*** Masumların hakkına tecâvüzle sonuçlanacak hiçbir eyleme cevaz vermiyor ama meşru müdafaayı da mezmum addetmiyor. Evlenmeyi bir beşerî realite olarak görüyor ve tavsiye ediyor. Efendimiz (s.a.v), hanımlarına yaklaşmayıp geceyi ibadetle geçireceklerini, her gün oruç tutacaklarını söyleyen arkadaşlarına, sünnetindeki ölçülülüğü hatırlatıyor; sık sık fıtrata vurgu yapıyor.

Hıristiyanlıkta, şiddet mevzuundaki muktezâ-yı hâle mutabık olmayan durumun benzeri, itaat meselesinde de karşımıza çıkıyor. Gerek Pavlus, gerekse Luther, dünyevî iktidar merkezli şiddete itiraz etmiyor; bilakis her hâlükârda dünyevî yönetimin meşruiyetini Tanrı’dan aldığını, dolayısıyla her tasarrufuna boyun eğilmesi gerektiğini öne sürüyor. “Herkes altında bulunduğu yönetime boyun eğsin. Çünkü Tanrı’dan olmayan yönetim yoktur. Var olanlar Tanrı tarafından kurulmuştur. Bu nedenle, yönetime karşı direnen, Tanrı’nın düzenlediğine karşı gelmiş olur.” sözü Pavlus’a aittir. Luther ise yaşadığı dönemde otorite temsilcilerinin köylülere yaptığı zulme, söylemleri ile dinî legalite sağlamış, köylülerin isyanında prenslerden yana tavır koymuştur.

Tebaayı bu denli pasifize eden ve yönetim odaklı her türden aykırı eyleme meşruiyet kazandıran bu tür bir dinî yaklaşım zaten uzun süre idâme-i hayat edememiş, yine Sayın Gündüz’ün belirttiği gibi, günümüzde temsil edilirliği sadece, Mennonitler ve Kuveykırlar gibi bazı marjinal kiliselerle sınırlı kalmıştır. Bunun dışında ana akım hıristiyan geleneğinde mâkes bulamamıştır.

Müslüman Sünnî gelenekte ise fitneye karşı son derece müteyakkız bir tavır alış ortaya konulmuş, ancak bu söylem hiçbir zaman, bazı yüzeysel anlamalarda rastlandığı türden, körü körüne itaatin dayatıldığı bir raddeye vardırılmamıştır. İmam-ı Âzam’ın, devrindeki bazı kıyamları desteklemesi bu açıdan hayli mânidardır.

Devrinde İslâmî ölçülere riâyette titizlenmesi ile temâyüz etmiş onlarca müslüman idâreci, yöneticinin kendisini dâimâ yönetilenlere karşı sorumlu hissettiği bir geleneğin temsilciliğini üstlenmiştir. Bu gelenekte, ahâli baskın unsurdur. Aynı gelenekte, bir idârecinin hakikatperestliği, halkın uyarılarına açık olup olmadığı, hatta bundan ne ölçüde memnuniyet duyduğu ile ölçülür olmuştur.

Tüm bunlar bize bir gerçeği ihtar etmiyor mu?

Fıtratla savaşanların asla muvaffak olamayacakları gerçeğini…

İnsan fıtratının realitelerini ıskalayan öğreti ve telkinlerin, maksadın tam aksine vücut verdirecek sapmaları muhtevî olduğu ayan beyan görünmüyor mu?

“Zorlaştırmayınız; kolaylaştırınız.” ihtarının önemi tebârüz etmiş değil midir?

Buradan dersler çıkarılabilir diye düşünüyorum.

Fetva değil takva dâiresine taallûk eden ef’ali, herkese teşmil etmeye dayalı zorlama teşebbüslerin sonuçsuz kaldığını müşahede ediyorum.

Üstesinden gelinmez bir takva anlayışı dayatmasının, fertleri daha onulmaz kopmalara sürüklediğini hatırlıyorum.

Mübahları terki bile vazife telakki eden kimilerinin, haramı, belli sözde zaruretlerin yedeğinde irtikâb etmede beis görmediğini fark ediyorum.

Bediüzzaman’ın, takva dâiresinin sınırlarını belirlemedeki bakış açısı, zihnimde daha bir anlam kazanıyor.

Muvazenenin başat faktör olduğu bir anlayışın, hepimize lâzım olduğunu düşünüyorum.

* Hz. İsa (a.s), tebliği en kısa ömürlü olan peygamberlerdendir. (Kimi rivâyetlere göre üç yıl). Dolayısıyla bu tür sözlerin gerçekten Hz. İsa’ya (a.s) ait olup olmadığı tesbit edilemese de, bu kadar kısa süre tebliğ yapabilmiş bir peygamberin, tebliğin genel karakteristiği icâbı, ilk dönemler sabır ve mülâyemeti tavsiye bâbından bu tür sözler sarf etmesi mümkündür. Sorun, bunun kimi hıristiyanlar tarafından popülist gerekçelerle, ilânihaye devam eden bir yaklaşım olarak yansıtılmasındadır.

** Prof. Dr. İlhami Güler’in, Friedrich Nietzche’ye atıfla aktardığı şekliyle: “Savaş konusunda, İncil’deki yaklaşım, ‘azaltma’ya yönelik bir çabadır. Bu azaltma çabası, sonunda kendini hastalıklı bir barbarlık şeklinde örgütleyerek (Kilise) daha güçlü bir şekilde geri tepmiştir.”

*** İslâmî tasavvurda, savaşın meşruiyet zemininin sadece savunma amacına dayandırıldığını söylemek, eksik bir değerlendirme olacaktır. Kişilerin tevhidle buluşmasının engellendiği bir vasatta, sözkonusu engelleri bertaraf etme adına taarruza dönük bir savaş anlayışının meşruiyetinden de söz edilebilir. Sayın Güler, şunları kaydediyor: “Barış kavramı, özü itibariyle, savaşmama hâlinden öte; adâlet, emniyet ve özgürlük değerlerinin kâim olması ve bunun doğurduğu bir sonuçtur. Bu değerlerin kâim olmadığı yerde, kategorik olarak barışı savunmak, bu değerlere ihânettir.” (Güler; İslâmiyât C.5-sayı 1)