Faydasız Bir Yazı!

MURAT TÜRKER                                                              29.10.2008

Evet biz, müslümanların terakki bağlamında bir yol ayrımında olduklarına inanıyoruz.

Âhir zaman mü’minleri, modern dünyaya ayak uydurma adına ‘kendilerine uygun’ bir kalkınma formu bulmakla; kendi özlerinden doğmamış bu lâdinî birikime mesafeli durmak arasında muhayyer durumdalar.

Şu var ki, bunları her dile getirişinizde, müslümanları pasifize etmekle itham ediliyorsunuz.

“Ne yani, müslümanlar üçüncü dünya ülkesine mensup fertler olarak mı kalsınlar?” türünden sorular kuşatıyor dört bir yanınızı.

“Ne yapalım; elimiz kolumuz bağlı oturalım mı?” formatında ‘samimi’ kaygılarla yüzleşiyorsunuz.

Söylediklerinizin havada kaldığı düşünülüyor çok zaman…

Edebiyat parçalamakla, pratikte karşılığı bulunmayan ütopik teoriler üretmekle suçlanıyorsunuz.

Önünüze reel-politiğe dâir analizler seriliyor.

Size âit olmayan, temel imânî umdelerinizle taban tabana zıt bir düzene eklemlenmeye yanaşmadığınız için, ‘çağı okuyamamak’ türünden göndermeler düşüyor hissenize…

Mevcut konjonktürü ve cârî düzeni değiştirilemez bir veri olarak kabullenenler, “Biz bu zeminde yol almaya mahkûm muyuz?” sorusunu her soruşunuzda, sizi düşmanın ekmeğine yağ süren bir oyun bozan olarak etiketliyorlar.

Tekere çomak sokan bir aykırı unsur oluveriyorsunuz…

Bu topraklarda, akıntıya karşı kürek çekenler fazla sevilmiyor.

Hep bir ağızdan söylenen şarkıda, koronun âhengini bozduğu düşünülen seslere bu coğrafyada pek tahammül edilmiyor.

Herkes aynı nakaratı terennüm etsin isteniyor.

Buralarda biraz ‘farklı telden çalanlar’, can sıkıcı bir yalnızlığa mahkûm ediliyorlar.

Ve işin belki de ironik yanı, sizi işin lafazanlığını yapmakla itham edenler, yine dönüp size “Sen söyle o zaman ne yapalım? Mâdem olana itirazın var; sen çözüm üret!” diyerek kontra atağa geçiyorlar.

Peki siz ne diyorsunuz?

“Kurallarını başkasının belirlediği ve bize figüranlık seviyesinde bir rolün lâyık görüldüğü bu meş’um düzenin nesine çözüm üretelim?” diyorsunuz…

“Bu zeminde sunulacak her çözüm önerisi, çözümsüzlüğün ateşine odun taşımaktır” diyorsunuz…

“Şu an yanan bir fitne ateşidir; meydana inenin yüreğine olmasa da paçasına bulaşır” diyorsunuz…

“İllâ bir çözüm arayacaksak, neşteri tüm benliğimize nüfuz etmiş dünya sevgisine vuralım” diyorsunuz…

Diyorsunuz ama sesiniz pek çıkmıyor…

Çıksa da duyulmuyor…

Duyulsa da dinlenmiyor.

Ben de duyulmayan sesime ses katsın diye sözü ‘Son Şeyhülislâm’a bırakıyorum:

“Ben müslümanların maddeten ve ahlâken çöküşünü, hatta kısmen iflasını inkâr edenlerden ve buna çare olacak uyanış ve yenilenme yollarının önüne set çekmek isteyenlerden değilim. Ancak buna çare olabilmek, gerileme ve çöküşe engel olabilmek için –gizli ya da açık- İslâm dininin tahrip ve tahrif edilmesi gerektiği söylenirse o zaman ben, müslümanların bu sefil durumda kalmalarını, haklarında daha hayırlı görürüm.

“Bu sefaletlerini de yine hiç olmazsa İslâm dininin esasını korumakla birlikte, hükümlerini uygulama hususundaki kusurlarından ve gevşekliklerinden dolayı çarptırıldıkları İlâhî bir cezaya yorarak teselli bulurum.

“Ve ben, müslümanların mutlu bir dünyaya kavuşmalarını can u gönülden istediğim halde, dinimizin üzerine basarak yükselebileceğimiz böyle yüksek bir dünyaya da lânet ederim.

“Biz o yüksek dünyaya çıktığımızda İslâmiyet de kendisine sımsıkı sarılmış/yapışmış olduğumuz halde başımızın üzerindeki saygıdeğer yerinde bulunmalıdır. Aksi takdirde daha işin başında melezleşmiş olan bizler, çıkacağımız yere ulaşamadan kuvvetimizi yitireceğimiz gibi hedeflenen zirveye ulaşmak mümkün olsa bile bu çıkanlar artık ‘biz’ değil; ‘biz olmaktan çıkmış başkaları’ olacaktır.

“Bize yabancı olan bu yaratıkların mutlulukları için çalışmak borcumuz olmadığı gibi âhiretteki sorumluluklarına ortak olmak da hiç işimize gelmez.” *

* Mustafa Sabri Efendi; Musa Bigiyef’e yazdığı reddiyeden…