Emirdağ Lahikası’ndan Bir Pasaj

MURAT TÜRKER                                                              19.09.2007

Bazılarının yükledikleri negatif anlam sayesinde eleştiriyi kategorik olarak dışladığı bir vasatta, vak’ayı rapor anlamında ve muhtemel ya da cârî vartalara karşı bir ön uyarı mâhiyetinde ilke üzerinden bir müzâkere yapılmasının gerekliliğine inananlardanım. Cemaatî yapılanmalarla ilgili genel bazı değerlendirmelerden rahatsız olmaya gerek olmadığı kanaatindeyim. Bu tür muhavereler, -şayet varsa- birtakım yanlışlarımızı tashih adına bize fırsat sunar.

Hem unutulmamalıdır ki, Risale-i Nur, kimsenin inhisarında olmayan bir eserdir. Duruşunu onunla refere eden geniş yığınların varlığı hepimizin mâlûmudur. Şimdi bu kesimlerden bazılarının kamuya mâl olan yanlışlarının direk Risale-i Nur’a râcî olduğu da göz önünde bir hâdisedir. Kendimizi Risale-i Nur merkezli hayat algısının temsilcisi olarak lânse ediyorsak, tasarruflarımız sâir Risale-i Nur talebelerinin tenkidine açık olmalı değil midir? Hayatı, duruşu, eserleri ile bize ışık tutan bir zâtın takipçileri isek, onu ve te’lifâtını temsil hususundaki inhiraflarımızı izâle etme adına daha hassas olmamız gerekmez mi?

İşte ben buradan ilân ediyorum: Milletimizdeki ve tüm muhataplarındaki Risale-i Nur algısına zarar veren söz, fiil ve tavırlarım tüm kardeşlerimin tenkidine açıktır. Tenkidlerini dinler, dikkate alır, üzerinde tefekkür eder, nihâî plânda katıldığım bir tenkid ise gereğini yaparım. Tenkid edilen hususun hakkaniyetli olduğuna inanmıyorsam da, bunu kendisine uygun bir üslûbla ifade ederim.

Bu tavır, yani eleştiriye açık olmak, yani tâdil kastıyla birbirimizde gördüğümüz hataları ifade etmek ve sahih bir Risale-i Nur algısının teşekkülüne zemin hazırlamak boynumuzun borcudur.

Bu yaklaşımımızın sıhhatine delâlet eden bir örnekle karşılaştım Emirdağ Lahikası’nı okurken. Paylaşılması gereken bir pasaj olduğunu düşünüyorum:

“Risale-i Nur’un bir esası, kusurunu bilmekle mahviyetkârane yalnız rıza-yı İlahî için rekabetsiz hizmet etmektir. Halbuki keramet sahipleri ve keşfiyattan zevklenen ehl-i tarikatın mabeynindeki ihtilaf ve bir nevi rekabet ve bu enâniyet zamanında, ehl-i gafletin nazarında, onlara su-i zan edip, o mübarek zatları, benlik ve enâniyetle itham etmeleri gösteriyor ki, Risale-i Nur’un şakirtleri, şahsı için keramet ve keşfiyatlar istememek, peşinde koşmamak lâzım ve elzemdir. Hem onun mesleğinde şahsa ehemmiyet verilmiyor. Şirket-i mânevîye ve kardeşler birbirinde tefani noktasında Risale-i Nur’un mazhar olduğu binler kerâmet-i ilmîye ve intişar-ı hizmetteki teshilat ve çalışanların maişetindeki bereket gibi ikrâmat-ı İlahîye umuma kâfi gelir; daha başka şahsi kemâlat ve kerâmeti aramıyorlar.”

Evet, Bediüzzaman burada birkaç noktaya vurgu yapıyor. Mesela ‘ehl-i keşf ve kerâmetin mabeynlerindeki ihtilaf’tan söz ediyor. Yani bu zâtların bu tür bir vartaya düşme ihtimallerinden ya da böyle bir vak’adan bahis açıyor. Cemaatlerle alâkalı genel değerlendirmelerden ve muhtemel handikapların dile getirilmesinden rahatsız olan kardeşlerime soruyorum: Bu alıntıdan hareketle tarikat ehli, Bediüzzaman’ı gıybet etmekle, şevki kırmakla, tahribat yapmakla suçlasa, haklı mı olur haksız mı? Elbette haksız olur; çünkü burada yapılan gıybet değil, bir ön uyarıdır. Bu değerlendirmenin, Risale-i Nur talebelerini benzer sıkıntılardan koruma gibi bir misyonu vardır. Ama eleştiriyi ve ikazı dışlayan mantığa göre bu satırlar gıybetle âlûde, iftirayla mülemmâdır.

Dikkat edilirse Üstad burada tarikatların geneli ile ilgili mümkün ve muhtemel bir probleme değiniyor. Buradan hareketle bir tarikat ehlinin yapması gereken, Bediüzzaman’ı gıybet vs. ile suçlamak mıdır yoksa “evet, bu tür bir yanlışa düşülebilme ihtimalinden dolayı, bu mevzuda daha hassas olmalıyım” diyerek müteşekkirâne bir duruş sergilemek midir?

Aynı pasajda Üstad, “ehl-i gafletin nazarında, onlara su-i zan edip, o mübarek zatları, benlik ve enâniyetle itham etmeleri gösteriyor ki” demek suretiyle sıkıntının, muhatapların olayı bu şekilde yanlış algılamasından kaynaklandığını da ifade etmektedir. Yani bir anlamda, “dikkat ediniz; ehl-i gaflet mesleğinizden dolayı sizi benlik dâvâsı gütmekle itham edebilir; bu hususa itina ediniz ki, temsil ettiğiniz değerlere bir zarar ilişmesin” demektedir. Bundan daha dostâne bir uyarı olabilir mi?

O, bu mantıkla hakikati yükseltiyordu…

Din kardeşlerini ikaz ederek onlara kol kanat geriyordu…

‘Uhuvvet’i böyle okuyordu…

Mevlâ hissedâr olmayı nasib ede…