Emevîleri ya da Mu’tezile’yi Eleştirelim mi, Alkışlayalım mı?

MURAT TÜRKER                                                              05.09.2007

I. İmam-ı Âzam Ebû Hanife Hazretleri, İmam Zeyd’in Emevî ordusuna karşı çıkışını şöyle değerlendiriyordu: “Zeyd’in bu çıkışı, Resulullah’ın (s.a.v) Bedir günü çıkışına benzemektedir.”

Bediüzzaman Hazretleri ise Mektubat’ta Emevî dönemine ilişkin şu ifadelere yer verir:

“Sabıkan beyan ettiğimiz gibi, Hazret-i Hüseyin’in muârızları olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek üç esas vardı: Birisi; merhametsiz siyasetin bir düsturu olan, ‘Hükûmetin selâmeti ve âsâyişin devamı için eşhas feda edilir.’ İkincisi; onların saltanatı unsuriyet ve milliyete istinad ettiği için, milliyetin gaddârâne bir düsturu olan, ‘Milletin selâmeti için her şey feda edilir.’ Üçüncüsü; Emevîlerin Hâşimîlere karşı an’anesindeki rekabet damarı, Yezid gibi bazılarında bulunduğu için, şefkatsiz bir gadre kabiliyet göstermişti.”

Yine aynı eserde Bediüzzaman’ın şu ifadelerine de rastlamak mümkündür:

“Evet, menfî milliyetin tarihçe pek çok zararları görülmüş. Ezcümle, Emevîler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâm’ı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler.”

Oysaki Emevîler zamanında gerçekleştirilmiş ciddi fütuhatlara tanık olur gözlerimiz. Hatta Hz. Muâviye döneminde, devletin sınırları doğuda Hindistan’dan, batıda Kuzey Afrika’ya, oradan da Güney İspanya’ya kadar uzanıyordu.

Tüm bunlardan hangi sonuç çıkar? Mezkûr âlimlerin toptancı bir mantığa sahip olmadıkları neticesi çıkar. Devrin fetihlerinin haşmeti, onların gözlerini kör edememişti. Fetihleri gören gözleri, milliyetçi tavır alışları, saltanatın ihtişâmını ve cârî olan zulmü de görüyordu. Fütuhatın hatırına gayr-ı İslâmî uygulamalara göz yumma gibi, ‘başarı’ya endeksli bir anlayış, onların indinde makbul sayılmıyordu. Özetle telakkileri, bu tür ‘çarpık’ bir ‘başarı’ yaklaşımından ziyâde, ‘adâlet’ merkezli bir tasavvurdan besleniyordu.

II. Prof. Dr. Muhammed Ebû Zehra, ‘İslâm’da Siyasî, İtikadî ve Fıkhî Mezhepler Tarihi’ isimli eserinde Mu’tezile ile ilgili şunları (da) kaydeder:

“Emevî döneminin sonlarında ve Abbasî döneminin başlarında zındıkların sayısı artmış ve müslümanların arasına, içlerinde Fars dininden ve diğer dinlerden kalıntılar taşıyanlar sızmıştı. Bu gibi kişiler, İslâm’a büyük kin beslemişlerdir. Bazen gerçek yüzlerini açığa vurmuşlar, çoğu kere de İslâm örtüsünün altına gizlenerek düşüncelerini yaymışlar ve kimse fark edip önlem almasın diye zehirlerini de aynı gizlilik içinde kusmuşlardır. Evet, zındıkların çalışma şekli buydu. Bu açıdan en büyük tehlikeyi bunlar oluşturuyordu. Çünkü bazı insanlar bunlara aldanıyorlardı.

“Mu’tezilîler, bunların karşısına dikilerek, İslâm’a saldırdıkları her alanda bunlarla mücadele ettiler.

“Daha sonra Mu’tezilîler, kendilerini hiçbir şekilde gizlemeden ortaya çıkan iki tanrılılar ve dehrîlerle karşı karşıya gelmişlerdir. Mesela Mu’tezilî önderlerinden Vâsıl b. Atâ, arkadaşlarını, zındıklarla savaşmak üzere çeşitli şehirlere göndermiştir. Bu mücadeleye bizzat kendisi de katılmıştır.

“Mu’tezilîler, sağlam bir cedel tekniğine, güçlü delillere, açık seçik konuşma kabiliyetine ve muhatabı ikna yeteneğine sahiptiler. Öyle ki, bunların müslüman olmayan bazı hasımları, bunlarla yaptıkları tartışmadan sonra müslüman oluyorlardı. Mu’tezilî tarihçilerin belirttiğine göre, ‘Ebu’l Huzeyl el-Allâf’ın eliyle üçbinden fazla Mecusî, müslüman olmuştur. Çünkü Allâf, tartışmada çok güçlü ve mâhir idi.’”

Abbasî halifesi Me’mun döneminde devletin resmî görüşü hâline gelen Mu’tezilî akıma muhalefeti ile ünlenen Ehl-i Sünnet âlimleri de vardı. Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı meselesi etrafında cereyan eden tartışma, baskı ve yıldırma olaylarının (mihne) vuku bulduğu dönemde, Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. Nuh, el-Kavarirî ve Seccâde, hâkim Mu’tezilî görüşe itirazlarında direnen isimlerdi. Olmadık işkencelere mâruz bırakıldılar. Bağlı ve tutuklu geçirdikleri bir gecenin sabahında, dediklerini kabullenen Seccâde’yi serbest bıraktılar devrin yöneticileri. İkinci gün işkencelere dayanamayan Kavarirî de istenileni yapınca serbest kaldı. Kalan iki kişi zincirlenerek Tarsus’ta bulunan Me’mun’un huzuruna çıkmak için gönderildiler. Muhammed b. Nuh yolda şehid oldu. Vücudu kamçılarla paramparça olan Ahmed b. Hanbel (Allah ondan râzı olsun), onsekiz ay kadar hapis yattı ve kendisinden ümit kesilince serbest bırakıldı.

Kaldı ki Mu’tezilîler, Kur’an’ın mahlûk olduğu iddiasını Hıristiyanların bir tezini çürütmek için de savunuyorlardı. Yani kendilerince niyetleri hâlis, tutumları doğru idi.

Çağdaşlarınca ve sonraki dönem âlimlerince, Mu’tezile mezhebinin eliyle vücuda gelen ihtidâlar elbette dile getirilmiş ama duruşlarına hâkim olan temel sapma noktaları bu kazanımlar uğruna es geçilmemiştir. Mu’tezile, mezhepler tarihindeki yerini alırken, hidâyete dönük kazanımlarıyla da, Ehl-i Sünnet damarı ile örtüşmeyen yaklaşımları ile de anılagelmiştir.

Çünkü Ehl-i Sünnet çizgisine hâkim olan anlayışın temelinde ‘temyiz’ prensibi vardır. Müslüman, mümeyyiz bir akla sahip olmalıdır. Yanlışlar var diye doğruyu görmezden gelmek de, doğrularını yanlışlarının dile getirilmesi karşısında kalkan yapmak da mü’minin şiârı değildir; olmamalıdır.

III. Üstad’ın, “Şu bâtıl mezheblerde birer dâne-i hakikat mevcud, mündericdir.” sözünü hatırlamanın tam zamanıdır. Bugün bizim butlan ile mâlûl telakki ettiğimiz onca fırkanın tutunduğu bir hakikat olduğu unutulmamalıdır. Ve muhtemelen çokları tutundukları o hakikate hürmet edilmesini istiyorlardı. Belki de Mu’tezile’yi eleştiren bazılarının karşısına birileri, ‘vesile oldukları bunca hidâyeti görmüyor musun?’ kontra sorusu ile çıkıyordu. Hayır, bir gönderme yapmaya filan çalışmıyorum; bir şeyleri doğru/iyi/güzel yapıyor olmanın her şeyi doğru/iyi/güzel yapmak demek olmadığını ifade etmeye çalışıyorum. Muhterem Ebubekir Sifil’in 27.08.2007 tarihli makalesinde isabetle kaydettiği şu satırların nazara verilmesi gerektiğini düşünüyorum:

“Bir kimse veya kesimin itikadî sahada ortaya koyduğu görüşler, o kimse veya kesimin dindarlığıyla, dine hizmetiyle, ilmiyle… değerlendirilmez. Bir başka ifadeyle bir kimse veya kesimin dindarlığı, takvası, ilmî seviyesi, hizmetleri, onun itikadî sahaya taalluk eden görüşlerinin tamamının doğru olduğunun ve tasdik edilmesi gerektiğinin ölçüsü değildir. Dinî yaşantısında son derece takvalı, Ümmet’in hassasiyetlerine her fırsatta tercüman olan nice insan vardır ki, sırf bu yönü sebebiyle, itikadî sahada düştüğü vartalar sempatizanları tarafından önemsenmez, hatta yeri geldiğinde en olmadık tevillerle müdafaa edilir!”

IV. Bediüzzaman, Derviş Vahdetî’yi sahibi olduğu gazete Volkan’da ağır sayılabilecek ifadelerle eleştirirken de, velî olarak tavsif ettiği Abdülhamid Han’a itiraz ederken de bize bir ders veriyordu:

Mümeyyiz bir akla sahip olun diyordu…

Safınızı hakikatten yana tutun diyordu…

Birilerinin faziletlerinin esiri olmayın diyordu…

Bazılarının hoşuna gitmese de Hakk’ın hatırını âlî tutun diyordu…

O halde soralım kendimize…

Mirasına sahip çıkabildik mi?