Eleştirinin Karşısına Muvaffakiyetlerle Çıkmak

MURAT TÜRKER                                                              06.12.2006

1. Şu ülkede, başkalarının düşüncelerine ve hayat tarzlarına saygı duyma anlamında sosyolojik bir araştırma yapılsa, kendisini dindar olarak tanımlayan kesimlerin, -düzeltilmesi gereken mutaassıp yaklaşımlar olmakla birlikte- geçer not aldığı görülecektir. Bu mevzuda ‘laikçi’ tabir edilen gürûhun ise umumiyetle sınıfta kalacağı da…

Olan tam bir ‘yavuz hırsız ev sahibini bastırır’ olayıdır. Bu ülkede uzun yıllardır birileri, müslümanca yaşamaktan öte bir kaygısı olmayan kalabalıklar üzerinde toplum mühendisliği projeleri denemişler; insanların inanca dair en masum taleplerini bile akıl almaz ve anakronik bir Ortaçağ yaklaşımıyla baskı altına alma cür’etini göstermişlerdir.

Bununla kalsa iyi ama aynı gürûh, müslümanları, baskıcı olmakla, müsamahasızlıkla, gericilikle suçlayabilmiştir.

Yani bireysel özgürlükler ve düşünceye saygıdan bahis açıldığında sesi en çok çıkanlar ve mangalda kül bırakmayanlar, ironik bir şekilde işbu dayatmacı ve yasakçı mantığın mümessilleri arasından çıkmaktadır.

Ama yine de müslümanların tüm bu olanlara rağmen, bazı istisnalar dışında akl-ı selimi muhafaza ediyor oluşu son derece mânidardır ve bu mûtedil tasavvurun kökleri yine İslâmî birikimin aşırılıkları zemmeden geleneğinde aranmalıdır.

Mütedeyyin kesimin mâruz kaldığı gayr-ı hukukî yaptırımlara, bir an için laikçi zihniyetin muhatap olduğu varsayıldığında, gösterecekleri tepkinin çok da dengeli ve medeni olmayacağı tahmin edilebilecektir.

Yıllardır üniversite kapılarından başındaki örtüden dolayı geri çevrilenler bizim çocuklarımızdır.

Kılık kıyafetinden dolayı çağdışı ilan edilenler bizim insanımızdır.

En etkili ağızlardan kutsallarımıza hakaretler işitiyoruz.

Belli bir yaşa kadar çocuklarımızı mahalledeki câmiye Kur’an öğrenmeye gönderemiyoruz.

Cumhurumuzun başı gözümüzün içine baka baka ‘kamu düzeni adına ibadetler yasaklanabilir’ diyor; kamusal alan addettiği her ortamı dinî görünürlükten soyutlamaya özen gösteriyor ama Hıristiyanların ruhani liderini baştan ayağa dini semboller içeren kıyafetiyle ağırlıyor.

Birileri şarapla eylem yapıyor.

Haçın girebildiği yere başörtüsü giremiyor.

İnancını yaşayanlar, başkalarına psikolojik baskı yapmakla suçlanıyor.

Ama müslümanlar itidali elden bırakmıyor.

Doğrusunu yapıyor.

Birileri tepkisini yakarak, yıkarak gösterirken, istisnalar hariç müslüman kesimde bir taşkınlığa rastlanmıyor.

2. Bu noktada, dinin bizatihi mü’minleri kaderci ve pasif bir hüviyete soktuğunu ve tepkisizleştirdiğini söyleme üzerinden dinle hesaplaşmaya çalışanlar boşuna heveslenmemelidirler. Tenkid edilmesi gerekenler, anarşiye zemin hazırlayan, hak ararken haksızlığa yelken açan bir tavrın fâili olmamanın adını pasiflik koyanlardır.

3. Genel anlamda özgürlüklere yaklaşım karnesi laikçilere nazaran çok olumlu olsa da, ehl-i dinin özeleştiri yapması gereken noktalar yok değildir. Bu anlamda, ana akım İslâmî gelenekten önemli ölçüde ayrılan marjinal çıkışların, ümmete ödettiği faturalar hayli göz açıcıdır. Hem İslâm’ın tarihi bir manada –tabiki ölçülü- hoşgörünün de tarihidir.

Bizim insan haklarına riayet sicilimiz, bugün bunun lafazanlığını yapan çoklarından daha temizdir.

Haklarını muhafaza etme karşılığında aldığı cizyeyi, bu misyonu yerine getiremeyeceğini anlayınca iade eden idarecilerle, başka bir dinin mensubu olan insanlara “Bizans’ın kavuğundansa, Türk’ün sarığını görmeyi tercih ederiz.” dedirten adaletin temsilcisi idareciler aynı geleneğin insanıdırlar.

Hem İslâmî camia içinde, hem de dinin hasımları arasında en uç yorumlar seslendirilebilmiş; hakarete varmadığı sürece her türlü aykırı görüş, akl-ı selim mü’minler tarafından fikir özgürlüğü kapsamında ele alınmıştır.

Kısacası bağnazlık ve muhatabını ‘öteki’leştiren tutumların faturası en az müslümanlara çıkartılabilir.

Hal böyleyken seleflerimizden tevârüs ettiğimiz bu mirasa sahip çıkmak ve içimizde fikirlerin özgürce ifade edildiği, düşüncenin karşısına yine düşünceyle çıkıldığı bir özgür vasat teşekkül ettirmek bizim vazifemizdir.

4. Bunları düşündürten biraz da, son günlerde gündem oluşturan Prof. Atilla Yayla olayı açıkçası. Sayın Yayla’nın akademik özgürlük bağlamında ele alınması gereken değerlendirmesi nedeniyle ne tür bir ‘entelektüel kıyım’a maruz kaldığı herkesin malumudur.

Biz olayın bu yönünden ziyade ehl-i dine hatırlatma yapması gereken boyutları üzerinde durmalıyız. Şu üç boyut önemli:

Bir kere bu tür hak ihlallerine yönelik itirazların meşruiyet kaybı yaşamaması adına ilkeli bir duruşa paralel seslendirilmesi gerekmektedir. Voltaire’nin o beylik sözündeki (“Senin gibi düşünmüyorum ama fikirlerini ifade edebilmen için canımı verebilirim”), fikrî özgürlüğü öne çıkaran yaklaşımın müslümanlar nezdinde önemini kaybetmemesi son derece ehemmiyetlidir.

Mesele basitçe kendisine yapılmasını istemediğini başkasına reva görmeme meselesidir.

Bizim değerlerimizle çelişen ve hakaret içermeyen çıkışlara da mûtedilâne yaklaşılmalı, ilmî usule riayet edilerek mukabil tezler geliştirilmeli ama asla susturma yoluyla çözüm arayışı içinde olunmamalıdır. Esasen bu tür bir duruşun zararı, en çok temsil edilen düşünceye dokunmaktadır.

Bu tür bir engin görüşlülük ve anlayışın insan kazanma ile sonuçlandığının örneklerinin çok olduğu akıldan çıkartılmamalıdır.

Mezkûr olayın zihnî ikinci çağrışımı ise eleştiri sahibine göre belirlenen ikircikli tutumun yanlışlığıdır.

Dışarıdan gelen tenkidlere ılımlı, içeriden yöneltilenlere fevrî tepkiler verme itiyâdı bizim mahalleye has, yanlış bir davranıştır ve düzeltilmelidir.

Üçüncü nokta ise kanımca determinist bir dünya görüşünün uzantısı olan, eleştirinin karşısına, yapılan hizmetleri çıkaran yanlış mantıktır.

Kendisini olmazsa olmaz gören birileri, en ufak bir eleştiriyi bile, yaptığı hizmetleri nazara vererek püskürtmeye çalışmakta ve iki yönlü hata etmektedir. Birincisi bir takım şeyler ortaya koymanın kişiyi veya zümreyi ‘eleştirilemez’ kıldığı zehâbına kapılmaktır. İkincisi ve bence daha tehlikelisi, ‘falanca topluluk olmasaydı, söz konusu başarılar da olmazdı’ şeklinde determinist bir düşünce taşımaktır.

Biz olmasaydık, başkaları olurdu veya “Allah bu dini bir fâcirle de teyid edebilir”di.

Belki de biz olmasaydık daha iyi bile olabilirdi.

Velhasıl, birilerinin, hem de çağdaşlıktan dem vuran birilerinin kendileri gibi düşünmeyenlere tahammülleri yok. Biz mü’minler, bu noktada ne durumda olduğumuza bir bakalım.

Sağlıklı bir düşünce zemini oluşturalım.

Tutarlı olalım; dersler alalım; yanlışlarımızı tashih edelim.