Ekrem Dumanlı’ya Samimâne Bir Çağrı

MURAT TÜRKER                                                              08.08.2007

Birinin koynundaki akrebi almakla, akrebi ifnâ etmek için o şahsa öldürücü bir darbe indirmek arasındaki çizgi, sanıldığından bir hayli incedir ve bu yazı, akrebi taşıyanı değil, akrebin kendisini hedef seçme iddiasındadır.

Dine hizmet gayesi ile bir araya gelmiş yapılara belli noktalarda tenkid yöneltenlerin, olumsuzlukları usulünce dile getirmelerinde bir anormallik yoktur; ancak ortaya konulan hizmetleri görmezden gelmek hem hakkaniyete mugâyir bir tavırdır, hem de aklı başında eleştirilerin muhataplarca dikkate alınma ihtimalini zayıflatır.

Tıpkı bunun gibi eleştiriye muhatap dinî cemaat ya da topluluklar da, işleyişe dönük her tenkidi, ‘tekere çomak sokmak’ olarak nitelendirme kolaycılığından teberrî etmelidir.

Eleştiriye bakışımızda yer yer, bu anlamda iki taraflı bir yanılgı yaşadığımız gerçeği hepimizin gözü önünde duruyor. Kimimiz eleştirme adına vururken öldürüyor; kimimiz ise yapıcı, yıkıcı gibi bir tasnife gerek görmeksizin, her ihtarı, cemaatî reflekslerin yedeğinde boğma yolunu ihtiyar ediyor.

Oysa eleştiri ahlâkını tahkim etmek o kadar zor bir mesele olmadığı gibi, eleştirinin bünyemizde hak ettiği yeri alması gerektiğini savunmak da, nevzuhur bir öneri değildir. Hayırhahlık müessesesi, kökleri İslâm’ın bidâyetine kadar uzanan bir uyarı mekanizmasının varlığının tezâhürüdür.

Kaldı ki, yanlışlarımızı konuşmama ve ‘hatada hikmet arama’ gibi usullerin sadra şifa olmadığı yaşanan onca tecrübe ile anlaşılmıştır. Büyüme istidâdı gösteren bir yöntem yanlışlığının fâiline yapılacak en büyük iyilik, hatanın henüz küçük olduğu dönemde onu ikaz etmektir.

Lafı, Zaman Gazetesi ile ilgili gündemi işgal eden bir iki meseleye getireceğim.

Mezkûr gazete, geçtiğimiz günlerde farklı iki gazetenin yazarlarınca konu edildi. Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök ve Ayşe Arman, Cumhuriyet’ten ise İlhan Selçuk, bağlamı modernleşme olan bir değerlendirme üzerinden Zaman Gazetesi’ne atıf yaptılar.

Ertuğrul Özkök, 03.08.07 tarihli yazısında, Zaman Gazetesi’nin tesislerinde, Ekrem Dumanlı’nın daveti üzerine katıldığı bir yemekte edindiği izlenimleri aktarıyordu okuyucularına. Yazıda benim dikkatimi şu iki bölüm çekti:

“Binanın üst katlarında iki mekânı gezdik. Biri büyük toplantı ve kabul salonuydu. Öteki ise Ekrem Dumanlı’nın odası. İki oda da minimal çizgilerin hâkim olduğu modern bir dekora sahipti. Her iki odanın en büyük objesi, duvarlardaki Atatürk tablolarıydı. İşte o odalarda son günlerin Anayasa tartışması aklıma geldi. Toplumun mütedeyyin kesiminde bile tartışma konusu olmayan Atatürk’ün birleştirici özelliği Anayasa’dan niye çıkarılsın ki?

“Benim için iyi bir gözlem oldu. Türkiye’de her kesimde kurumlarda müthiş bir modernleşme çabası var. Ve bunun güzel sonuçlarını alıyoruz. Modernleşme artık sadece belli kesimlerin tekelinde değil. Hatta onları çoktan aştı bile… Herkesin, özellikle de bugüne kadar kendini modern sananların dikkatine sunarım.”

Bu yazıyı okuyup durumdan vazife çıkaran İlhan Selçuk ise 07.08.07 tarihli yazısında, her zamanki üslub(suzluğ)uyla Zaman Gazetesi yöneticilerini takiyyecilikle itham ediyordu. Bu ithamını ise, kısa bir süre önce Sayın Dumanlı ile röportaj yapan Ayşe Arman’ın 05.08.07 tarihli yazısına dayandırıyordu.

Aşağıdaki satırlar Arman’ın söz konusu yazısından:

“Geçen gün bir gazeteci büyüğüm dedi ki, ‘Ne zamandır aklımdaydı bir türlü karşılaşmadık sana söyleyemedim. Yaptığın Ekrem Dumanlı röportajında bence bir soru eksikti…’

Tabii heyecanla “Neymiş o?” diye sordum.

Söyledi.

‘Zaman Gazetesi’nin arşivine gir, spor sayfalarını incele, fark edeceksin ki, kısa şortlu, atletli kadın sporcu fotoğrafı yok. Acaba neden?’

Hemen Ekrem Dumanlı’yı aradım.

Soruyu aynen sordum.

İşte cevabı: ‘Çok var öyle fotoğraf. Hemen yollayayım size. Galiba o gazeteci büyüğünüz, 15 yıl öncesinin Zaman’ından söz ediyor. Özellikle de voleybol ve basketbol oynayan kadın sporcu fotoğrafını sıkça basıyoruz. Ama maç esnasından bir görüntü. Yapmadığımız şu: Kasıtlı olarak kadınsı unsurları öne çıkarmıyoruz…’

‘Yani Süreyya Ayhan’ın şortlu ya da mayolu fotoğraflarını bastınız öyle mi?’ diye soruyorum.

‘Tabii canım… Spor servisini arıyorum, hemen size yollasınlar…’

Bir süre sonra tekrar konuştuk Ekrem Dumanlı’yla…

Ben de o arada sözünü ettiği fotoğrafları yollamasını bekliyordum.

Aradı ve şöyle dedi: ‘O meslek büyüğünüz kısmen haklı. Spor servisindeki çocuklara bunun nedenini sordum, ‘Kötü niyetle yapmıyoruz’ dediler. Bayan sporcu fotoğrafı bir hayli çok çıkıyor bizde. Titiz davranıyorlarmış. İki sebebi varmış 1- Cinsel öğe olmamasına gayret ettikleri için. 2- Okurdan tepki gelmesin diye. Çünkü gelmiş. Okurun hissiyatına saygı duydukları için böyle davranıyorlarmış…’

O kadar içten ve dürüsttü ki, Ekrem Dumanlı’ya teşekkür ettim ve telefonu kapattım.”

Ekrem Dumanlı, bahsini yaptığımız röportajda Ayşe Arman’ın ‘siz bir cemaat gazetesi mi çıkarıyorsunuz?’ sorusunu ise şöyle yanıtlıyor:

“Bizde zıt görüşler yer alıyor. Bazıları Etyen Mahçupyan’ın bizde yazmasından dolayı bize çok öfke duyuyor. Ama biz onu kültürel bir zenginlik olarak görüyoruz. Şahin Alpay da yazıyor. Hilmi Yavuz da Elif Şafak da. Geniş bir yazar kadromuz var. Asıl cemaat gazeteleri, koro halinde konuşanlardır.”

En son söyleyebileceğimizi baştan söyleyelim; Sayın Dumanlı, kabul görmek için çaba sarf ettiği şahısları yanlış adreste aramaktadır. Mezkûr üslûbu, dostu gücendirme pahasına düşmanı sevindiren bir isabetsizlikle mâlûldür.

Ekrem Dumanlı, belki de, Ayşe Arman’la aralarında geçen bu ‘bayan sporcu fotoğrafı’ konulu telefon konuşmasının, Arman tarafından yayımlanacağını düşünmemişti. Bunun aksini ifade eden ihtimal ise daha tehlikelidir; çünkü Sayın Dumanlı’nın, söylediklerine inandığını gösterir.

Birinci söyleyeceğimiz şey şu olur: Bu tür ‘kabul görme’, ‘dışlanmama’ çabaları, dâimâ maksadın aksine vücut vermektedir. Çünkü muhataplarınızdan bazıları, görüldüğü üzere, sizin olduğunuzdan farklı görünme çabalarınızı takiyyecilik olarak damgalarken, daha insaflı olan bazıları ise bir kontrolörlük vehminin yedeğinde sizi tanımlamaya yeltenirler. Fakat siz her hâlûkârda, temsilcisi olduğunuz değerleri, kirli ağızların diline dolamış olursunuz. Sizin üzerinizden inancınızı tahkir ve tezyif ederler. Önce sizi pohpohlar; sonra ‘bunlar o kadar da gerici değilmiş canım!’ modunda değerlerinizi aşağılar; en sonunda da sizi, ‘kullanıldığınız’ hissi ile baş başa bırakırlar.

Sayın Dumanlı;

Değerlerimizden utandığımız, inandığımız gibi yaşamadığımız sürece zilletten kurtulamayız. Genel yayın yönetmenliğini yürüttüğünüz gazeteye insanlar kapı kapı dolaşarak abone buluyorlar. Öğrenciler, ev hanımları harçlıklarından artırdıkları ile gazetenizi satın alıyorlar. Size, inandığı değerleri bayraklaştırdığını düşündüğü için bel bağlayan kitleleri bu tür bir algı ile mi temsil edeceksiniz?

Sizin sahiplendiğiniz geleneğin önceki temsilcileri, bir ayakları hakikat üzere sabit iken, diğer ayakları ile muhtaç gönüllerin arasında dolaşıyorlardı. Galiba biz iki ayağımızı da dolaşmak için kullanıyoruz.

Bunun yanında bir taraftan bir cemaat gazetesi yordamı ile hareket edip, bu yolla gazetenize talebi artırıp, diğer taraftan ‘biz cemaat gazetesi değiliz’ yollu açıklamalar yapmak inandırıcılığınızı aşındırıyor. Bu açıklama, geniş kitlelere hitâb etme gibi bir misyona hizmet etmesi yönüyle anlaşılabilir olsa da, ‘hayır biz bir cemaat gazetesi değiliz’ beyanına, ‘fakat bu gazetenin tanıtımı adına fedakârca çalışan ve kendisini bir cemaat aidiyeti ile tanımlayan insanların varlığı da bir realitedir’ değerlendirmesi ilâve edilebilirdi diye düşünüyorum.

Bu tavırlar inandığımızla söylediğimiz arasındaki makasın gitgide açıldığını deşifre ediyor. Hatta bu hâkim üslûbunuz nedeniyle çoğu samimi çıkışınız bile takiyyecilik ithamları eşliğinde ademe mahkûm ediliyor.

Bir kendimizi beğendirme illetine mübtelâ olmuşuz; göz önündeki hoşgörü hasletimiz din düşmanlarını bile şâmil; ama bir mü’minin ikazlarına olmadık tepkiler veriyoruz.

Zaman Gazetesi’nin temsil ettiğini iddia ettiği değerlerle arasını açacak icraat ve söylemlerden imtina ediniz. Biz ‘15 yıl önceki gazete’yi geri istiyoruz. Bu gazete, bayan sporcu resmi yayımlamamayı nakise olarak gören bir okuyucu kitlesinin değil, şirin görünmeye çalıştığınız kişilerin yayın organları tarafından her Allah’ın günü değerleri aşağılanan insanların omuzlarında yükselmiştir.

Ya çıkıp Ayşe Arman’ı tekzib ediniz; ya açıklamanızı tashih ediniz; ya da en azından bundan sonra bu tür sorulara muhatap olduğunuzda ‘evet o tür resimler yayımlamıyoruz; çünkü dünya görüşümüz buna müsaade etmiyor’ deyiniz. Belki birkaç fâsığı üzmüş olursunuz ama gazetenize gönül vermiş yüzbinlerce mü’min kalbi fethedersiniz.

Bunun yanında gazetenin entelektüel çeşitliliğini bir artı olarak kenara kaydetsek bile yayın politikasında da tashih edilmesi gereken noktalar olduğu izahtan vârestedir. Attığımız adımlar Rızây-ı Bârî’ye muvafık olmalıdır. Gazetemizin tirajının düşmesi pahasına, mâlûm çevrelerce dışlanma pahasına, ‘gerici’ damgası yeme pahasına da olsa bunlar yapılmalıdır. Gazetede Fethullah Gülen Hocaefendi’nin fikirlerine muhalif bir satır yazı bile yayımlanmamasını ‘yayın çizgisi’ izahının yedeğinde mâkul karşılayalım ve bu anlamda bir ‘serbestiyet’ beklentisi içinde olmayalım. Bunu bir yere kadar anlamak mümkündür. Ama Hocaefendi konusunda gösterilen bu hassasiyeti, Efendimiz (s.a.v) ve sünneti hususunda da beklemek hakkımız olsa gerektir. Yani Zaman Gazetesi, Fethullah Gülen Hocaefendi muhalifi bir görüşe kota koyan ama dine müteallik meselelerde aynı sansür süzgecini devreye sokmayan bir gazete olmaktan kurtarılmalıdır. Yayın politikası diye bir şeyden söz edeceksek de, bu politikanın temel mihengi öncelikle Kur’an ve Sünnet-i Sahiha olmalıdır.

Daha önce de gönderme yaptığımız şu yazı ile ilgili de Sayın Dumanlı, sizden bir izahat bekliyor; tanık olduklarımızın muvakkat ve münferit hatalar olduğunu duymak istiyoruz:

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=107149