Ehl-i Bid’atın Yanında Ne İşimiz Var?

MURAT TÜRKER                                                              02.06.2009

Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin Makâlât’ında “Selef’in nasslardan anladığı neyse, anlaşılması gereken odur” ibâresinin geçtiğini okumuştum bir yazıda…

Bir anlamda bu, nassların keyfî yorumlanmasının önüne geçmenin ve Hak Din’i, önceki örneklerde görüldüğü türden tahrip ve tahriflerden mâsun kılabilmenin en önemli vesilelerinden biriydi.

Ebubekir Sifil Hoca’nın fevkalâde yerinde teşhisiyle, şimdiye kadar gelmiş geçmiş tüm bid’at fırkalar kendilerini Kur’an’la refere ediyorlardı.

O halde, şimdilerde terviç edildiği gibi, Din’i sadece Kur’an’ın ne söylediğine indirgediğinizde, ortaya türlü türlü Kur’an telakkileri çıkması gayet doğaldı. Her görüş kendisini Kur’an üzerinden ifadelendirse de, zihnimize zerk edilen, Kur’an’ın ne dediğinden/demek istediğinden çok, okuyanın ondan ne anladığı olmaktaydı.

İşte tam da bu nedenle mezhep imamları ittifakla, Kur’an’la birlikte Sünnet, İcmâ’ ve Kıyas gibi üç önemli unsuru şer’î deliller arasında zikretmişlerdi. (1)

Bugün ise seleflerin nasslardan anladığı ve aktardığı birikime dudak büken, evvelki âlimlerin müktesebat ve tetebbuatını hafife alan ve öncekilerin dini çoğu noktada yanlış anladığını imâ eden genellemeler yapan ‘türedi’ bir makule zuhur etti.

Bir rivâyette (rivâyet, yanlış aklımda kalmadıysa Tirmizî’de Fiten bâbında geçiyor) Efendimiz (s.a.v), “Öyle bir zaman gelecek ki, bu ümmetin âhiri, evveline lânet edecek” buyuruyor.

Modern İslâm düşüncesi üzerinde yüzeysel bir okuma yapmak bile, mezkûr rivâyetin haklılığını göstermeye yetecektir.

*

Şimdi, gelelim bu yazının yazılış amacına, yani sadede…

Mâdem ki bu çağda bid’at rüzgârlarının taşıyıcılığını yapanların sesi yeteri kadar, hatta fazlasıyla çıkıyor.

Ehl-i Sünnet çizgide olanların da seslerinin duyurulması bir vecibedir.

Ehl-i Sünnet ki, İslâm’ı murâd-ı İlâhî çerçevesinde anlamış ve hayata geçirmiş yegâne ekoldür.

Bu meyanda, ehl-i bid’at ile fikrî plânda her dâim mücadele edilmelidir.

Sözü, Mustafa İslâmoğlu ve yeni çalışması “Hayat Kitabı Kur’an” adlı esere getirmek istiyorum.

Türlü nümâyişlerle afişe edilen bu meal, iddialı sunumuyla, ‘çok satanlar’ listesine üst sıralardan dâhil olmaya aday görünüyor.

Ama işin bir de avama yansımayan ilmî boyutu var.

Ebubekir Sifil Bey, Rıhle Dergisi’nin 4. sayısında mezkûr mealle ilgili kuşatıcı ve derinlikli bir teknik eleştiri yazısı kaleme aldı.

İlgilenenlerin okumasını özellikle öneririm.

Söz konusu meali ilk 60-65 âyete kadar ele alan bu tenkid, çalışmanın lânse edildiği türden orijinal olması bir yana, çok bâriz teknik hatalar ve ilmî boşluklar içerdiğini nazara veriyor.

Bu kısmı tafsil etmeye bu yazının hacmi müsait olmadığından bu kadarını anmakla iktifa edelim.

*

Şimdi en son söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Mustafa İslâmoğlu, söz ve yazılarındaki iddialı retoriğe bakılarak değerlendirilmemesi gereken bir yazar…

Tarz-ı telakkisini biraz yakından takip edenler, müşârün-ileyhin o ‘janjanlı’ dilinin verâsında Ehl-i Sünnet kabullerle çatışan bir arka plânın yer aldığını, bu zâtın azımsanmayacak yoğunlukta bid’at görüşlere sahip olduğunu göreceklerdir.

Ve madem İslâmoğlu çok değişik plâtformlarda kendisini ifade imkânı buluyor; aslâ kişiliği hedef alınmadan, fikrî düzlemde bir mukabeleye de muhatap olmalıdır.

İnancını ciddiye alan hiçbir mü’min bu türden bir sorumluluktan sarf-ı nazar edemez, etmemelidir.

Bir kere İslâmoğlu’nun, ümmetin âlimlerinin genel kabulüne mazhar olmuş, üzerinde icma’ edilen meselelerde şimdiye kadar hiçbir fırka tarafından seslendirilmemiş görüşleri savunduğuna şâhit oluyoruz.

Bunlar elbette insanlara anlatılmalıdır.

Aslında İslâmoğlu, üzerinde icmâ edilen meselelerde aykırı şeyler söylemekten öte, bizâtihi icma’ ile ilgili de ilginç şeyler söylüyor.

Şu satırlar, kendi internet sitesinde icmâ’ ile ilgili bir soruya verdiği cevabı muhtevîdir:

“Selamun Aleykum hocam,

Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra’nın Mezhepler Tarihi kitabını okurken gördüm. Orada icma ile sabit olan bir şeyi inkar edenin dinden çıkacağı yazıyor.

İcma ile sabit olan bir şeyin doğru olduğuna kesinkes inanıyorum ama inkarı ile insanın neden dinden çıktığını tam olarak anlayamadım.

bunun sebebini anlatırsanız çok sevinirim.

Allah sizden razı olsun.

Selam ve dua ile…

Aziz mü’min,

Bunu söylemek için:

1. İcmanın tarifinde icma edilmiş olması lazım. Oysa ki icmadan bazıları ‘sahabenin icmaını’, bazıları aynı çağda yaşamış alimlerin icmaını, bazıları tüm alimlerin icmaını anlamışlar. yani daha icmaın tarifinde icma yok.

2. Bunu söyleyebilmek için icmaın gerçekleştiğinden emin olmamız lazım. Oysa ki sayısız örneği vardır, bir alimin ‘icma vardır’ dediğine bir başka alim ‘icma yoktur’ der.

3. Hem bir konuda icma iddiasını isbat için, o konuda icmaın tarifine göre mesela aynı çağda yaşamış alimlerin tümünün görüşlerini bilmemiz lazım. bu mümkün mü? asla..

O halde üstadımıza saygımızla beraber bu hükmün hesabı verilmemiş bir hüküm olduğunu söyleyebiliriz” (2)

Şimdi bu cevabı okuyan bir mü’minin icma’ hakkında ne düşünmeye başlamasını beklersiniz?

Bir çok hükme kaynaklık eden icma’ delilini, İslâmoğlu’nun yaptığı gibi tamamen muğlâk bir zemine çekerseniz, onun gerçekliğinden eser kalır mı?

İslâmoğlu, “İcmaın vârid olması için aynı çağda yaşayan tüm âlimlerin görüşlerini bilmemiz lâzım” derken kendince kurnazlık yapıyor ve icma’ delilini tümüyle tartışmalı bir alana çekerek ademe mahkûm ediyor.

Öyle ya, bir devirde yaşayan her âlimin görüşünü öğrenmek/bilmek oldukça zor hatta imkânsız bir meseledir; dolayısıyla icmaın tahakkuku tümüyle şüphelidir!

O zaman ittifakla edille-i şer’iyye arasında sayılan icmâ nasıl vuku buluyor?

İslâmoğlu neden, en azından icma’ konusunda daha ihtiyatlı konuşan âlimlerin –mesela İmam Şâfiî- yaptığı gibi “icma’ edilen bir meselede kaydedilmiş muhalif bir görüş olmamasını” icmaa saygı için yeterli görmüyor da, “her âlimin görüşünü öğrenmek/bilmek” türünden vukuu imkânsız beklentiler öne sürerek, yani işi yokuşa sürerek şimdiye kadar hiç yapılmayanı yapmaya çalışıyor?

Yukarıdaki sorunun cevabı aslında içinde gizli…

Çünkü İslâmoğlu, şimdiye kadar yapılmayanı yapmaya çalışıyor!

Öyle ya…

İcma’ meselesini böyle kaygan bir alana paslamasa, nasıl zorlamalı yorumlarla ‘hayızlı kadınların dilerlerse oruç tutabilecekleri’ türünden ‘ilginç’ hükümlere varabilecek? (3)

Okuyanda neredeyse “Ne icmaı kardeşim; bu teorik olarak mümkün değil!” kanaati uyandırmaya ayarlı kurgusal zorlamalara meyletmese, nasıl kabir azabını, ‘dinin özünü ilgilendirmeyen’ ve ‘akâide konu olmayan’ bir mesele olarak lânse edebilecek? (4)

Ve nasıl, “Hadisler akâide konu olmazlar” tarzında bid’at ve Ehl-i Sünnet dışı bir yargıyı seslendirebilecek? (5)

*

Son olarak, aşağıda iki alıntı okuyacaksınız. Birincisi İslâmoğlu’nun sitesinden; ikincisi İmâm-ı Âzam Ebû Hanife’den…

“Kabir azabı, İslâm ekolleri arasında temel bir tefrika konusu olmuştur. Savunanlar da reddedenler de Kur’an’dan bazı âyetleri delil getirmişler, fakat bu deliller doğrudan kabir azabının varlığına ya da yokluğuna delalet etmediği için iki tarafın tezi de temelsiz kalmıştır. Kabir azabı ancak hadislerle temellendirilebilir. Hadisler ise akâide konu olmazlar. Dolayısıyla kabir azabı iman veya inkarın konusu değildir.” (6)

İmam Ebû Hanîfe şöyle der: “Kabir azabını bilmem” diyen kimse helâka uğrayan Cehmiyye’dendir. Çünkü o kimse, kabir azabının ifade edildiği “Biz onları iki defa azaplandıracağız” (9/et-Tevbe, 101) âyetini ve kabirdeki azabı anlatan “Şüphesiz zulmedenlere bundan başka da bir azap var” (52/et-Tûr, 47) âyetini inkâr etmiştir. Eğer bu kimse, “Ben âyete inanıyorum; ancak tefsir ve teviline inanmıyorum” derse kâfir olur. Çünkü Kur’an’da, tevili tenzilinin aynı olan (ne ifade ettiği konusunda ayrıca yoruma gerek bırakmayacak ölçüde açık olan) ayetler vardır. Eğer bunu inkâr ederse kâfir olur. [el-Fıkhu’l-Ebsat, (İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde), 48.] (7)

*

Yazıyı bitireceğim ama ondan önce şunu sormak istiyorum:

Hayatını bid’atlarla mücadeleye hasretmiş ve Sünnet-i Seniyye’nin en küçük tezâhürüne bile hayranlık uyandıracak bir saygıyla yaklaşan Bediüzzaman’ın takipçisi olduğunu iddia edenlerin, İslâmoğlu’nun duruşunu bu denli tasvip eder görüntüler çizmeleri ve ‘eteğinden ayrılmamaları’ ne ile açıklanabilir?

Hele onun “Hayat Kitabı Kur’an” adlı çalışmasında –ki her çalışma bir emek ürünüdür; bu yönüyle saygıyı hak eder- “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Elbette bu, huşu sahiplerinden başkasına ağır gelir.” (el-Bakara;45) âyetini, “Direnerek ve dik durarak yardım isteyin. Ancak bu, Allah’a saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.” tarzında meallendirdiği ortada iken, bir nur talebesi neden o kitaba herkesin gözü önünde, mesela televizyonlarda ‘başucu kitabı’ muamelesi çeker?

Ben anlamakta zorlanıyorum…

“Bir açıklaması vardır elbet!”

NOT: İslâmoğlu’nun hayızlı kadının dilerse oruç tutabileceğini öne süren yorumunu anmışken, bu hususta İbn Hazm’ın “Merâtibu’l İcma’” adlı eserine değinmemek olmaz. İbn Hazm “Sahabe ittifak etmiştir ki, hayız görme çağındaki kadın hayızlı günlerinde namaz kılamaz, oruç tutamaz” diyor. (Daru İbn Hazm Yayınevi 1419/1998 Beyrut; sf. 45)

(1) Zâhirîler kıyası kabul etmezler.

(2) http://www.mustafaislamoglu.com/283_Icmayi-inkar.html

(3) http://www.mustafaislamoglu.com/143_Adet-halindeyken-oruc-tutulabilinir-mi-.html

(4) http://www.mustafaislamoglu.com/179_Mu´min-Sûresi-46.html

(5) http://www.mustafaislamoglu.com/131_Kabir-Azabi.html

(6) http://www.mustafaislamoglu.com/131_Kabir-Azabi.html

(7) http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=707