Durum Değerlendirmesine Zeyl

MURAT TÜRKER                                                              24.10.2007

Eklektik Sünnet telakkisi, önemli bir tasavvur problemi olarak önümüzde duruyor. Bu sorunu yok sayarak veya hâdiseye gözümüzü kapatarak bir yere varamayacağımız da fazlasıyla izahtan vâreste görünüyor.

Dile getirilmesinden rahatsız olmayalım; uzunca bir süredir tasavvurumuza sahih dinî yaklaşım değil, modernizmin dayattığı model yön veriyor. Bu, çalakalem dile getirilmiş bir hüküm de değil. Bugün bu topraklarda her türden melânet terviç edilip, mâruf nehyediliyor. Sınırlarını birilerinin çizdiği bir din algısı, kahir ekseriyetimizin zihninde merkezî bir yer edinmiş durumda. Neye ne kadar inanacağımızı, inancımızı hayatımıza hangi ölçülerde yansıtacağımızı bugün maalesef biz belirlemiyoruz.

Münkere seyirci kalmak, ‘herkesi kendi konumunda kabul’ gibi nevzuhur algılar hayatımıza yön vermeye başlamadan önce bir nakısa kabul ediliyordu. (Burada sözünü ettiğimiz, mezkûr kavramla ilgili yanlış anlamalardır. Müşteki olduğumuz husus, müslümanların arasında kayda değer bir kısmın münkere karşı duyarsız bir zihni pozisyona demir atmış olmasıdır. Tebliğ öncesi kişinin hâlihazırdaki durumunu dikkate alarak yöntem belirleme anlamındaki tavır alışlar bahis hâricidir)

Çoğulcu toplum gibi genellemelerin, İslâm’ı tek hak din değil dinlerden bir din gibi ele alan yaklaşımların, çevremizden sorumlu olduğumuz, dalâlete kayıtsız kalamayacağımız türünden hakikatleri aşındırdığını acaba kaçımız görebiliyorduk?

Hadi bunlar netâmeli bahisler; günümüz müslümanlarının ciddiye alınabilecek kemiyetteki bir kısmının seçmeci/eklektik bir dinî tasavvura sahip oluşunun yol açtığı sorunları da mı görmezden gelmeliydik?

En temel nassları, butlan ile mâlul tarihselcilik tasavvuruyla miâdını doldurmuş olarak yorumlayan, Kur’an’da apaçık ifade edilmiş hükümleri olmadık te’villerle çeşitli spekülasyonlara kurban eden, Allah Resulü (s.a.v) ve güzîde ashabının (r. anhüm) tâvizsiz bir yaklaşımla hayata geçirdiği uygulamaları devriyle sınırlı telakki eden, ‘modern birey’in kabul etmekte zorlanmayacağı light bir din tasavvurunu tahkim etme adına olmadık atraksiyonlara tevessül eden bu ‘çağdaş’ zihnî arka plân bize ne zamandan beri ârız olmuştur?

Evet, Allah Resulü (s.a.v) rahmet peygamberidir; evet, cezalandırmaya muktedir olduğu çoğu durumda af ve müsamaha yolunu ihtiyar etmiştir; evet kendisine olmadık işkenceleri revâ gören, doğduğu toprakları terk etmek zorunda bırakan Mekkelilere fetih günü, “Gidin, bugün size kınama yoktur” demek suretiyle tahayyül ve tasavvur sınırlarımızı zorlayacak kertede âlicenaplık göstermiştir.

Ama…

İbn Hişam’ın kaydettiğine göre, İslâm düşmanlığı ile mâruf yahudi şair Kâb b. Eşref’in hezeyanları çizmeyi aşınca sahabesine dönüp “Aranızdan Kâb b. Eşref’i kim öldürecek? Artık beni rahatsız etmeye başladı.” diye sormuş; Muhammed b. Mesleme bu vazifeyi üzerine alıp îfâ edince de Allah’a hamdetmiştir.

Ebu Uzza denilen biri Bedir’de müslümanlara esir düşmüştü. O kadar fakirdi ki, kendi fidyesini ödeyecek imkândan dahi mahrumdu. Ona yardım edecek zengin arkadaşları da yoktu. Efendimiz (s.a.v), ona acıdı ve bir daha müslümanlara karşı savaşmamak kaydıyla para ödemeden gitmesine izin verdi. Fakat bu şahıs sözünde durmamış, Uhud’da da karşı cephede mü’minlere karşı kılıç sallamıştı. Yine yakalandığında ise Efendimiz (s.a.v) başının kesilmesini emretmişti.

Örnekler çoğaltılabilir şüphesiz. Burada sorun olan iki algı var kanımca.

Birincisi, rahmet peygamberi realitesinin öne çıkartılması adına, din nâmına bile tavır almayan, kategorik olarak güç kullanımını reddeden, pasif bir peygamber ve mü’min tasavvurunun tahkim edilmesidir. Celâl-cemal denklemindeki dengeyi celâl aleyhine bozan bir yöneliş bu.

İkinci sorun ise bunları anlattığımızda ‘radikal’lik ithamlarının devreye giriyor olması. Amacımız eline silah alıp hiçbir dinî mesnede dayanmadan kan döken, üstelik bunu din adına yaptığını söyleyenlerle aynı gözede buluşmak değil elbette. Onların yaptıklarından da, kafalarındaki İslâm algısından da berîyiz elhamdülillah. Fakat İslâmî mirasın günümüz müslümanına nasıl tek boyutlu ve yanlı aktarıldığının da gözden kaçırılmaması gerektiğini düşünüyoruz.

Allah Resulü (s.a.v) Necran papazlarına yazdığı ve içeriği İslâm’a davet olan mektubunu Muhammed Hamidullah’ın aktarımına göre şöyle bitiriyordu: “Şayet (bu daveti) reddedecek olursanız, cizye gelir; şayet cizyeyi de reddedecek olursanız, size harp açarım. Ve’s-Selâm.” Efendimiz’e (s.a.v) savunma maksatlı olanlar dışında savaşı yakıştırmayan modern zevâtın kulakları çınlasın!

Yine merhum Hamidullah’ın isabetle kaydettiği gibi, her şeylerini Mekke’de bırakıp Medine’ye gelen Allah’ın Elçisi (s.a.v) ve arkadaşları işe âdetâ sıfırdan başlamışlardı. Buna rağmen dikkat çekici olan, Efendimiz’in (s.a.v) Medine’nin karmaşık ortamına gelişinden sadece altı ay sonra, yeni kurulmuş devletin, düşmanlarına, askerî seferler düzenlemeye başlayabilmiş olmasıdır.

Bu durum, zannediyorum, Allah Resulü’nün (s.a.v) hâdiseyi nasıl ele aldığını tebellür ettirmesi açısından bir hayli önemlidir.

Elbette Efendimiz (s.a.v), cezalandırmakta acele eden biri değildi. İkili ilişkilerde son haddine kadar mülâyemeti esas alır, cezayı istilzâm eden hususlarda nihâi kerteye kadar sabreder, ondan sonra gerekeni yapardı. Mesela Medine’ye gelişini müteakip, orada mûkim yahudilere gayet ılımlı davranmış, onlarla anlaşma arzusu içinde olduğunu hissettirmişti. Müslümanların, yahudilerin kestiğini yemesine ve onlardan olan iffetli kadınlarla evlenmelerine müsaade etmişti. Yahudi cenazesi geçerken ayağa kalkan da yine O (s.a.v) idi. Müşriklerin girmesini yasakladığı mescide Ehl-i Kitab olan yahudilerin girmesine de izin vermişti. Yine O (s.a.v), “Kim bir zimmîyi (gayr-ı müslimi) incitirse beni incitmiş olur; beni inciten kimse de Allah’ı öfkelendirir.” diyen bir peygamberdi. Vefat ettiğinde zırhının bir yahudide rehin olduğu gerçeğini, zırhı rehin alınanın bir devlet başkanı, rehin alanın ise tebaası olduğunu dikkate alarak okuyanlara bu olay bir hayli mânidar gelecektir.

Yani Beni Kurayza yahudilerini ve diğerlerini cezalandırışının arka plânında böyle bir tablo vardı. Bunca iyi niyet ve mülâyemete, ‘ihanet’le cevap verenlere ise Allah Resulü (s.a.v) gerektiği şekilde davranmaktan imtina etmemişti.

Din bizden son tahlilde iman etmemizi bekliyor; ikna olmamızı değil. Bu, dinin ‘gayb’ olarak tesmiye olunan sahasına taallûk eden bir hakikattir ve dinî meselelerin akılla mütenâkız olduğu sonucuna prim vermeyecek şekilde gerçeğe tekabül eder. Mesele akılla çelişme değil, akılla kuşatılamama meselesidir.

Bugünün müslümanı işte bu anlamda zihnî bir kavşakta bulunuyor.

Ya modernitenin telkin ettiği sözüm ona çağdaş değerleri veri kabul edeceğiz ya da dinin zaman ve mekân üstü evrensel mesajını…

Ya zihni kodlarımıza yâd ellerin uzandığını tesbit edip bu bâtıl telakki ile mücadele edeceğiz ya da akıntıya kürek çekeceğiz…

Evet dostlar, âgâh olalım…

Yaşadığımız zihnî kırılma, devrin âhir zaman olduğu gerçeğini perçinliyor.

Ve bize her dönemdekinden daha fazla teyakkuz düşüyor.