Dogma ve Tabu

 MURAT TÜRKER                                                             04.10.2006

Bilim ve dini kategorik anlamda ayıran en önemli hususiyetlerden biri şudur: Bilimin ilgi sahasına giren objeler akılla kavranabilir bir niteliğe sahip oldukları halde, din, kendini aklın ihata edemeyeceği bir noktada konumlandırır.

Aradaki fark, mâhiyet farkıdır.

Bir kefesine aklın mahkûmu olan bilimi koyduğunuz terazinin diğer kefesine, aklın hâkimi olan Zât’ın insanoğluna armağan ettiği değerler manzumesi olan dini yerleştiremezsiniz.

Yerleştirmeye çalıştığınızda;

Elmalarla armutları kıyaslama yanlışını yapan nâdânla aynı gözede buluşursunuz…

Parçaya, bütünü kapsama gibi anlamsız bir misyon yüklemiş olursunuz…

Efendiyi köle, köleyi efendi yapma hatasına düşersiniz.

Bilime konu teşkil eden argümanlar, aynı zamanda yanlışlanabilir olma istidâdındadırlar. Tam da bu nedenle, bilimsel bilgi ile müteal bir keyfiyeti haiz dinî bilgi arasındaki ilişki, yatay değil dikey düzlemde tanımlanmalıdır.

Din, müntesiplerinden tabiatı gereği ikna olmalarını değil iman etmelerini bekler; aklî isbat yöntemleri, dinî sahada konuşlandırılamaz.

‘Gayb’ mefhumu işte bu noktada devreye girer. Dini emirlerdeki ‘taabbüdîlik’ sırrı, telakkilere bu perspektif kazandırıldığında anlamlı hale gelir.

Derûnuna nüfuz edebilmek için başka bir âlemin yaratıldığı din binasının sırrına bu dünyada vukufiyet kesbetmeyi beklemek, beyhude bir gayrettir.

Burası dâr-ı imtihandır; imtihanın mantığına mugayir bir netlik ve kelimenin tam anlamıyla ‘vuzuh’, buranın değil ötelerin konusudur.

Fakat İslâm muhataplarını daima tefekküre davet eder. Bu davetle, iknaya değil imana konu olabilecek dinî argümanlara, üzerinde düşünülecek bir keyfiyet yükler.

İşte bu, dengede zirvenin yakalandığı bir noktadır.

İslâm, inananlardan bu dengeyi üstlenmelerini bekler. Yani her mü’min, bir taraftan muhatap olduğu mesajı aklıyla kuşatamayacağını bilip ‘iman’ edecek; bir taraftan da aklın hakkını verip tefekkür ve taakkulle imanı benliğine mal edecek.

Kısacası din müessesesi, tanımı gereği sorgulanamaz ve künhüne dünyevî kriterlerle vâkıf olunamaz yanlar barındırır. Bunun aksini umanlar, yani düşüncelerinde, akıllarıyla hâkim olabilecekleri bir din telakkisi yaşatanlar, imtihanın esprisini kavrayamadıklarından her zaman hayal kırıklığına mahkûm olacaklardır.

Fakat bu durum, dinin tamamen statik/donuk bir hüviyete sahip olduğu veya akılla te’lif edilemeyeceği anlamına gelmez.

Birilerinin iddia ettiği gibi dinin akıl ve mantığa zıt bir yapısı yoktur; yani meselenin nirengi noktası, dinin, akıl ve mantığı yakalayamama değil aşma mevkiinde konumlanmasıdır.

Kaldı ki vahiy, bir tenezzülat-ı İlâhiye’dir. Rabbimiz, beşere, iki cihanda huzur getirecek olan mesajı, anlayacağı dilden sunma lütfunda bulunmuştur.

Kul, mesajı ‘anlar’ ama kuşatamaz. Vahyin beşer üzerinde mâkes buluş şekli budur.

İşte dinin yapısal anlamda statik değil dinamik bir hüviyette oluşu, bu tarz bir yaklaşımla anlaşılabilir.

Rabbimiz beşere hareket alanı tanıma lütfunda da bulunmuştur. Bazı konularda temel ilkeleri tâlim buyurmuş; ayrıntıları belirleme meselesini akl-ı selime havale etmiştir. Bu meyanda yaşantısı ve ilmiyle insanlığın yolunu aydınlatanlar her devirde, İlahî mesajı çağın idrakine uygun bir şekilde takdim edebilmiş; vahyin zaman ve mekân üstü keyfiyeti her defasında muhatapların zihnine nakşedilmiştir.

Bediüzzaman Hazretleri Muhakemat’ta “Takarrur etmiş usuldendir: Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.” demek suretiyle akla aykırı bir naklin, aklın objektif kriterleri çerçevesinde tevil olunacağını ifade eder. Yalnız burada bahsi geçen akıl, günümüz rasyonalistlerinin adeta ilahlaştırdıkları akıl değil, Rabbine teslim olmuş akıldır.

Mesela Kur’an’da tüm ayrıntılarıyla târif edilmiş bir devlet yönetim modeli dikte edilmemiş; bunun yerine sâdık kalınması elzem olan temel ilkeler nazara verilerek, mevzuya, yoruma açık ve dinamik bir keyfiyet kazandırılmıştır.

Velhasıl kelam, tabiatı gereği ve imtihan sırrı mucibince ‘dogmatik’ yanlar barındıran din müessesesini bir ‘dogmalar bütünü’ gibi lanse etmek maksatlı değilse cehalet ürünüdür. Var olan dogmatik boyut da akla aykırılık ile değil, aklı aşmışlık ile izah edilebilir.

Hiçbir mü’minin dini birilerine kabul ettirmek için eğip bükme gibi bir selâhiyeti olmadığı gibi, dini bir ‘tabular kompozisyonu’ gibi takdim etme hakkı da yoktur.

‘Akleden bir kalb’e sahip her birey, bu evrensel mesajda kendisini cezbeden yanlar olduğunu er geç fark edecektir. Yeter ki bazıları kraldan çok kralcı olmaktan vazgeçsinler!

Okudukları Kur’an, her vesileyle tefekküre davet ettiği halde, merak sâikli her türlü sorgulamayı ademe mahkûm etmesinler!

Kafasında terâküm etmiş onlarca itikadî soruyu, bazı mutaassıpların tepkilerinden korkarak, günah olduğu düşüncesiyle sorup öğrenmekten çekinenlerin sayılarını arttırmasınlar!

Bu dini yaşarken/yaşadığı izlenimi verirken, Ortaçağ kilise babalarının skolastik mantıklarıyla hareket etmesinler!

Allah’ın genişlettiği sahayı kendi elleriyle daraltmasınlar!

Pozitivizm dinine mensup laikçi jakobenleri zaten tanıyoruz. Onlar karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. İlkesiz ve çifte standartların zebûnu bir tasavvura sahipler. Ama müslümanlar onlara benzemesinler!

Bir taraftan bazı yasalara, ‘kişiye özel yasa olmamalı’ ve ‘insanlar tabulaştırılmamalı, usulünce eleştirilebilmeli’ gibi gerekçelerle itiraz ederken, kendi eleştirdikleri uygulamayı hayata geçirip, hocalarını, önderlerini ‘hikmetinden sual olunmaz’ bir makama yükseltip tabulaştırmasınlar!

Evet, mü’minler temsilde titizlenmelidirler.

Bugün birçok dini yapılanmada hilafetten saltanata evrilişin izdüşümü mahiyetinde bir alt-üst ilişkisi vardır. Kraldan çok kralcı derken bunu kastediyoruz. Birileri peygamberin bile kendine yakıştırmadığı pâyelere sahip olduğunu vehmediyor. Yöntemini, imamını, hocasını, hizmetini tabu haline getirip dayatıyor. Dahası fikrî yoksulluktan yakınıyor. İnsanları temsiliyle –temsil edemeyişiyle mi demeliydim!- uzaklaştırıyor; sonra mesafelerin fazlalığından şikâyet ediyor.

Yani İslâm’a olduğundan fazla bir dogmatik görüntüyü bazı mensupları yüklüyor.

Elbette mü’minler ne yaparsa yapsın, tarz-ı hareketlerini ne kadar meselenin aslına ircâ ederse etsin, hayat enerjisini dine cephe almakla sağlayan tipler İslâm’a her türlü olumsuz yaftayı yapıştırmayı sürdürecekler.

Ama bu bahs-i diğer…

Önemli olan ‘bizim’ bize yakışanı yapmamız ki; hayâli cihana değer…