Dini Yükseltmek mi, Din İle Yükselmek mi?

MURAT TÜRKER                                                              26.08.2010

*

Hz. İsa (a.s)’a izâfe edilen o meşhur sözden hepimiz haberdarız: “Dar kapıyı tercih ediniz.”

Sözün aslını araştırmak yerine, mazmununa bakmayı yeğleyenlerin bugüne dâir dersler çıkarabilecekleri bir uyarı bu…

Neden özellikle ‘bugüne dair’ dedim?

Çünkü sağıma-soluma ve daha önce kendime bakıyor, hep bir ‘geniş kapı’ arayışı içinde olduğumuzu müşahede ediyorum.

Bedel ödemekten kaçışın bu ölçüde yaygınlaşması size de bir tehlikenin eşiğinde olduğumuz kaygısını ilhâm etmiyor mu?

Zora değil, kolaya talip olanların her geçen gün safları daha da sıklaştırıyor oluşundan siz de endişe etmiyor musunuz?

Yaşlı dünyanın türlü türlü içtimâî buhranlarla sarsıldığı şu ‘son kavşakta’, küresel bir sömürü düzeninin mağduru olmuş beşere çıkış yolu sunabilecek yegâne nizamın temsilcisi müslümanların, ithal söylemlere râm olmaları sizin de vicdanınızı burkmuyor mu?

Kendi dinamikleri üzerinden bir alternatif üretmesi gerekirken, -sorunun bizâtihi menşei olduğunu bile bile- mevcut düzen çerçevesinde çözüm arayışına giren ehl-i dini gördükçe ümidiniz aşınmıyor mu?

Yaka paça olma zorluğundan imtina ettiği sistemi, bir parçası hâline gelerek değiştirebileceğini düşünen dindarların varlığı, kafanızda soru işaretleri oluşturmuyor mu?

*

Geniş kapıyı ihtiyâr ettiğimizin veya kolaycılığa demir attığımızın sayısız tezâhürü var.

Mevcut yapıdan ve gidişattan rahatsız gibi görünüyoruz ama biraz eşeleyince, esas problemimizin sistemle değil, sistemin merkezinde yer alamayışımızla ilgili olduğu tebârüz ediyor.

Zor olanı yapıp çağın putlarına kafa tutacağımıza, kolay olanı seçip ‘uzlaşma türküleri’ söylüyoruz.

Cârî düzeni bir veri olarak kabulleniyor, üzerinde hareket ettiğimiz zemini sorgulamaya yanaşmıyoruz.

Bu yaklaşım tarzının daha çok iş yaptığına iman ettiğimiz için, küresel dayatmalara meydan okuyan ve “Bu yol, yol değil!” diyen hayırhahlarımızı duymazdan geliyoruz.

Belirlediği sınırların dışına çıkarak söz söyleyenlere hakk-ı hayat tanımadığını gördüğümüz kurulu düzenin, bizi neden baş tâcı ettiği sorusu üzerinde nedense kafa yormuyoruz.

Belki de bu ‘işimize geliyor.’

Çünkü biz, ‘zoru’ sevmiyoruz.

Dönüştürme parolasıyla yola çıktığımız halde hızla dönüşüyor olduğumuzun farkına varamıyoruz.

‘Garib’liğe iltifat etmiyoruz.

İflah olmaz bir oportünizmin bizi sonuca ulaştıracağından şüphe etmediğimiz için, ‘dün öyle, bugün böyle’ görünmeyi meziyet sayıyoruz.

Bizi zâhiren muvaffak kıldığı için, ilkesizliği ilke edinmekten rahatsız olmuyoruz.

Zulme itirazı lügatlerimizden çıkardığımız için, bize ve ‘kudsî dâvâmıza’ dokunmayan her yılanı ‘mâsum’ addediyoruz.

Ve her bir araya gelişimizde birbirimize ‘çalıyı dolaşmanın’ tahşidâtını yapıyoruz.

*

Söylemlerimizle kendimizi zor duruma düşürmeme konusu üzerinde de titizlikle duruyoruz.

Kendimizi ve kilitlendiğimiz hedefimizi merkeze aldığımız için, hakikati eğip bükmeyi strateji olarak olumluyoruz.

Güçlüyle didişmeyi sevmediğimiz için takiyyeden medet umuyoruz.

Herkese mavi boncuk dağıtıyor, fırsatını düşürdükçe muhataplarımıza “Yok birbirimizden farkımız!” bayağılığını pompalıyoruz.

‘Bazen öyle, bazen böyle’ olmayı yaşam tarzı hâline getiriyoruz.

İzah edemeyeceğimiz hükümlere yok muâmelesi yapıyor, böylece çağın egemenlerinin hışmından emin olarak yolumuza devam ediyoruz.

Maddî cihadı lügatlerden çıkardığımızdan, kimse bizim ‘kalemle cihadımızdan’ huylanmıyor.

‘Dinin devlet talebi olmadığı’ tekerlemesini dilimize doladığımızdan, ‘liberal cemaat’ bizi bağrına basmaktan yüksünmüyor.

Ahkâma, “Bu devirde de bu olur muymuş canım!” bayağılığıyla yaklaştığımızdan, düzenin iplerini elinde bulunduranlar, varlığımızdan rahatsız olmuyor.

*

Bunun yanında…

“En büyük hilenin hilesizlik olduğunu” unutuyor, müslümanların tümünü zan altında bırakacak ucuz uyanıklıklara tevessül ediyoruz.

Amaçlar gibi araçların da meşrû olması gerektiğine dâir vurgu, sözlerimizi aşıp hayatlarımıza nüfuz edemiyor.

Yalanla dolanla iş yapıyor; kul hakkını hatırlatanlara, ‘hasım cephenin de aynı hilelere müracaat ettiğini’ söyleyerek mukabele ediyoruz.

Değiştirmeye talip olduğumuz anlayışın, zamanla içimizde kök saldığını fark edemiyoruz.

İlkeli ve dürüst olup zoru başaracağımıza, duruma ayak uydurup elimizi rahatlatıyoruz.

Elimizin altındakilere ‘her hal ve şartta ahde vefa’ propagandası yapıyor; kendi ihlâllerimizi yüzümüze çarpanlara da, pişkince ‘savaşın hile olduğundan’ söz ediyoruz.

*

Peki, ne yapılmalı?

Tesir edip etmeyeceğini bilmem ama birileri bize dar kapıdan da geçilebildiğini göstermeli…

Belki “Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar.” (el-En’am; 6/116) fermân-ı Sübhânîsini nazara verip, ‘yeryüzündekilerin çoğunun’ geniş kapıdan geçmek üzere kuyrukta olduğunu bildirmeli…

Ve bize dâvâ adamı olmanın hakkıyla müslüman olmaktan, hakkıyla müslüman olmanın da önce kelimenin tam anlamıyla ‘insan’ olmaktan geçtiğini hatırlatmalı…

Bir de, dini yükseltmekle, dinin omuzlarına basarak yükselmek arasındaki farkı idrâk edebilmemiz için şunları yeniden gündemimize sokmalı:

“Verdiğiniz sözü yerine getirin; çünkü verilen sözde muhakkak bir sorumluluk vardır.” (el-İsrâ; 17/34)

{Huzeyfe İbnu’l Yeman (ra) dedi ki: “Benim Bedr’e katılmama mâni olan şey şudur: Ben ve babam el-Hüseyl ikimiz beraber yola çıkmıştık. Kureyş kâfirleri bizi tuttular ve: “Siz muhakkak Muhammed`in yanına gitmek istiyorsunuz!” dediler. Biz de: “Hayır, ona gitmiyoruz, Medine’ye gitmek istiyoruz!” dedik. Bunun üzerine bizden, Muhammed`in safında yer alıp beraber savaşmayacağımız hususunda Allah’a ahd ve misak aldılar. Biz Medine’ye gelince, durumu Resulullah’a (a.s.m) arz ettik. “Haydi gidin. Biz onlara verdiğiniz sözü tutar, onlara karşı Allah`tan yardım dileriz!” buyurdular.} (Müslim, Cihad 98) [1]

[1] Müşrikler, Hz. Huzeyfe (r.a) ve babasını ‘kendilerine karşı savaşmayacakları sözü alarak’ serbest bıraktıktan sonra, babasıyla beraber Allah Resulü’nün (aleyhissalâtuvesselâm) yanına gelen Hz. Huzeyfe (r.a), mü’minlerin aleyhine ciddi bir güç dengesizliği olduğunu görünce sözünden cayıp, müslümanlarla aynı safta omuz omuza çarpışmak ister. İşte sözünde durmamanın savaş şartlarıyla rahatlıkla meşrulaştırılabileceği bir durumda bile Allah’ın Elçisi (aleyhissalâtuvesselâm), Hz. Huzeyfe’ye (r.a) sözünde durmasını telkin eder. Ve sebepleri aşıp “Biz onlara verdiğiniz sözü tutar, onlara karşı Allah`tan yardım dileriz” demek suretiyle de Müsebbibü’l Esbâb’a sığınır. Günümüz ‘kurnaz’ ve ‘külyutmaz’ müslümanlarının kulakları çınlasın!