Dinden Tâviz, Şerr-i Kalil midir?

MURAT TÜRKER                                                              13.09.2010

Üstad Bediüzzaman’ın “Hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesiri intaç eden bir şer terk edilse, o vakit şerr-i kesir irtikâp edilmiş olur.” sözü, murâdı dışında te’vile tâbi tutulan beyanlarından sadece biri…

*

İslâm âlemi için meş’um bir zaman dilimi olarak kayda geçirebileceğimiz yirminci asır, küfrün imana cepheden saldırdığı ve bâtılın Hak ile yalınkılıç savaştığı kâdim zamanların rağmına, hasım cephenin sinsice yöntemlerle kaleyi içerden fethetmeye çalıştığı ve ‘nifakın küfre sebkat ettiği’ bir devir olarak anılacak.

Hepimizin gözü önünde bir nöbet değişimi yaşandı: İslâm’ı ifnâ etme projesinin kâfir piyonları, ellerindeki ifsâd bayrağını, Din’in içini boşaltmakla muvazzaf münâfık türdeşlerine devrettiler.

İdrak ettiğimiz son iki asrı, ‘kurdun gövdenin içine girdiği’ zamanlar olarak tesmiye edenlerin haklılığından şüphe edenler; temel imânî umdeleri hoyratça aşağılanırken seyretmekten başka bir şey yapmayan, inancını ayakta tutan dinî aidiyetlerin neredeyse tümünden tecerrüd etmiş, küfrün serrişte ettiği modern argümanlara râm olmuş ve tüm değer yargılarından utanır hâle gelmiş geniş kalabalıklara dönüp bir baksınlar.

Sokağı müslüman, evi müslüman, ferdi müslüman bir içtimâî vasatın, nasıl olup da bu kadar hızlı bir şekilde, gayr-ı müslimlerden tefrik edilemeyen müslüman profilinin hâkim olduğu bir sosyal atmosfere evrildiğini masaya yatırsınlar.

Belki o zaman, “Said Nursî, neden imana bu denli vurgu yapmış?” sorusu üzerinden onun yordamını tahfife yeltenenler, Bediüzzaman’ın iman hakikatlerini tahkim merkezli bir dil geliştirmesindeki inceliği bihakkın idrâke muvaffak olurlar.

*

Küfür ve nifak cephesi İslâm coğrafyasında gemi azıya alıp, hakikati içeriden tahrip ve tahrif ekseninde faaliyetlerini hızlandırdığında, bu bâtıl cereyana karşı en esaslı meydan okumalardan biri, bu topraklardan sâdır olmuştu.

Her türden ifsâd edici, hevâ ve heves esiri sapkın düşüncenin, içtihad adı altında bünyeye zerk edilmeye çalışıldığı bir herc-ü merc hengâmında, ‘yeni içtihad arayışı’ gibi janjanlı söylemlere aldanmayarak vukuu yakın tehlikenin farkına varan Bediüzzaman, yazdığı İçtihad Risalesi ile bu müfsid akımın hızını kesen çok kritik bir imânî hamlenin mimarı olma özelliğini hâizdir.

Yine bid’aların tehdidine yönelik yoğun atıfları ve çıkış yolu olarak da Sünnet-i Seniyye’ye yaptığı ısrarlı vurgu, mâhut projenin tezgâhlayıcılarının nezdinde onun, fevkalâde önemli bir hasım ve bertaraf edilmesi şart bir engel olarak görülüşünün de açıklaması olarak okunmalıdır.

Maddî anlamda bu hıncın nişânesi olan on dokuz zehirleme teşebbüsünün, mânevî boyutta da ilmî terekesinin muhtevâca tahrifi ve mesajının çarpıtılarak sunulması olarak tezâhür etmiş olduğu anlaşılıyor.

Yaşadığı devrin hâkim değer yargılarıyla yaka paça olmuş bir âlimin muakkiplerinin ezici çoğunluğunda aynı muhalefet diline rastlanmıyor oluşu, işbu plânın en azından belli ölçüde işlediğinin alâmeti mesâbesindedir.

Onun mesajını içeriksizleştirmek için kolları sıvayanlar, en fazla, modern insana ‘ters gelen’ ahkâmı ortadan kaldırma adına sözlerini bâtıl bir te’vil süzgecinden geçirme ameliyesine ağırlık verdiler.

Eserleri arasından cımbızla çekilen ve keyfî yorumlamalara tâbi tutulan ifadelerini kullanarak, okumalarını sâir İslâmî te’lifatla desteklemeyen ve ilmî altyapıdan yoksun nicelerinin zihnine, bir nüve olarak, o zâtın demokrat olduğu, maddî cihadı reddettiği, selefe muhalefet ettiği türünden indî ve manipülatif mülâhazaları nakşettiler.

Bugün Risale-i Nur’ları ‘döne döne okuduğu halde’, rejimin borazanlığını yapmakta beis görmeyen, Kur’ânî bir kavram olan şûrâyı türlü tekellüflerin yedeğinde demokrasiyle eşitleyen, cihadı kaleme indirgemiş, modern kabullerle çatışan ahkâmı yok sayan insanların varlığı, alttan alta yürütülen bir projenin kanıtı değilse nedir Allah aşkına?

Bizlere düşen, -mirasına sahip çıkma iddiasında isek eğer- eserlerini bütüncül bir nazarla okumak, bu te’lifâta, indî ve asrî mülâhazaların tuzağına düşmeden önyargısız ve önkabulsüz hasr-ı nazar etmek, o zâtın aslâ ve kat’a bilerek Şer-i Şerîf’e muhalif konuşmayacağı konusunda tereddüt yaşamamak ve kendi telkinine sâdık kalarak, yazdıklarını Şeriat mihengine vurmak olmalıdır.

Buna muvaffak olduğumuzda, spekülasyona açık gibi görünen bazı mücmel ifadelerinin aslında Ehl-i Sünnet’in temel kabulleriyle son derece muvâfık beyanlar olduğu görülecek; ilmî mirası, bizim keyfimiz değil, onun murâdı çerçevesinde anlaşılacaktır.

*

Yazının başında yer verdiğimiz “Hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesiri intaç eden bir şer terk edilse, o vakit şerr-i kesir irtikâp edilmiş olur.” sözüne de bu bağlamda yaklaşmak zorundayız.

Bu sözden “Bu devirde büyük hayırlara vesile olma adına küçük olarak görülebilecek bazı dinî tâvizler verilebilir” yorumu çıkaranlar fevkalâde yanılıyorlar.

Bir kere burada Bediüzzaman’ın bahsini yaptığı ‘şerr-i kalil’, teklifî değil tekvinî sahaya ait bir terkiptir. Tekvinî düzlemde söylenmiş bir sözü, işlerine geldiği için teklifî sahada istimal edenler, ilk düğmeyi yanlış ilikleme hatasıyla mâlüller.

Mezkûr sözün geçtiği 12. Mektub’un ilgili kısmında metnin siyak ve sibakına bakanlar, kendisinden zarar görenler var diye ateşin yaratılmasının şer olduğunun iddia edilemeyeceğini örnek veren Bediüzzaman’ın, bir algı bozukluğuna set çektiğini müşâhede ederler.

Ateşin beşeriyete onca faydası vardır ki, ilgili örnek üzerinden gidersek bu ‘hayr-ı kesir’dir. Ateşten zarar gören, evi yanan vs. insanların varlığı da burada ‘şerr-i kalil’e tekâbül eder.

Yani tekvinî sahaya ait bir meseledir zikredilen…

Yoksa burada emr-i İlâhî’ye muhalif bir tasarrufun, daha büyük olduğu düşünülen bir hayır bahane edilerek hayata geçirilmesine mesned olabilecek teklifî bir meseleden bahsedilmemektedir.

İkinci olarak, Bediüzzaman bu söz bağlamında, dinî mükellefiyetlerden, belli dünyevî gerekçelerle uzak duran insanların yaklaşımının yanlış olduğunu nazara vermektedir.

Mesela cihada gitmeyi, yaralanma vs. türünden maddî risklerden ötürü reddedenler, görmeleri muhtemel maddî zararı ‘şer’ olarak adlandırıyorlar ve bunu bahane ederek cihaddan imtina edebiliyorlardı.

Bediüzzaman da onlara mânen: “Evet gerçi vücudun zarar görmesi zâhiren bir şerdir ama bu handikaptan dolayı cihad hükmü ortadan kaldırılırsa, ehl-i iman, ehl-i küfrün tasallutu altında ezilir; din, iman, namus elden gider. Bunların muhafazası hayr-ı kesirdir; işte bu hayr-ı kesirin tahakkuku adına, bahsettiğiniz şer, yani vücuda gelmesi muhtemel bir zarar, şerr-i kalildir.” demektedir.

Kezâ zekâtta da durum aynıdır.

Dikkat edilirse Bediüzzaman’ın tasnifinde, ‘hayr-ı kesir’ uhrevî/mânevî sahaya müteallik bir hususiyet iken, ‘şerr-i kalil’ dünyevî/maddî alana mütevakkıf bir karşılığa sahiptir.

Yani buradan, uhrevî plânda umulan bir hayrın tesisi adına dünyevî bazı ferâgatlerde bulunulabilir anlamı çıkmaktadır.

12. Mektub’da geçen bu sözü, “dine hizmet ederken yine dinden tâviz verilebilir” türünden fâsid görüşlere referans kılmak isteyenler ise, hem hayr-ı kesiri, hem de şerr-i kalili uhrevî alana hasrederek maksadın dışında anlam tabakaları doğmasına neden oluyorlar.

Yani Üstad, uhrevî maslahat adına dünyevî fedakârlıktan bahsederken, bunlar, uhrevî maslahat adına uhrevî fedakârlıktan (!) dem vuruyorlar.

Ve üstelik bunu farzlar mabeyninde yaparak, bir farzın tahkimi uğruna, başka bir farzı yok sayıyorlar.

Daha ileri gidenleri, farz-ı kifâyenin tesisi adına farz-ı ayndan, hatta farz olmayan bir faydanın temini adına yine farzdan tâviz veriyorlar ve bunun adı maalesef “Hayr-ı kesir adına şerr-i kalili irtikâb” oluyor!

Daha da yazığı, işbu bâtıl tarz-ı telakki, Bediüzzaman ile refere ediliyor.

Va esefa!

Üçüncü bir husus ise şudur: Bu söze Üstad’ın söylemediği bir anlam ve maksadı yükleyenler, acaba Bediüzzaman’ın hayatından, bu zâtın herhangi bir farzdan –velev ki uhrevî bir kazanım adına- tâviz verdiğine örnek olabilecek bir tek hâdise gösterebilirler mi?

Fedakârlık adına misal bulalım diye kendini zorlayanlar bile, dine hizmet adına evlenmemek türünden –o da genele teşmil edilemeyecek- bazı farz hârici alanlara yönelik tasarruflar dışında bir şey bulamayacaklardır.

Dâsitânî hayatı ve küfre eğilmeyen başı bunun şâhididir.