Din, Gerçekten İnsan İçin midir?

MURAT TÜRKER                                                              17.12.2009

Avrupa’da yaşayan müslümanların dinî hayatlarını ilgilendiren ve hayli tepki toplayan bir çıkışı olmuştu Ezher Şeyhi el-Tantavî’nin…

Şeyh, Fransa’daki kadınların başörtüsü bağlamında yaşadığı sorunları ‘çözme’ adına, müslümanların, yaşadıkları ülkelerin kurallarına uyması gerektiği türünden ‘nevzuhur’ bir fetvânın altına imza atmıştı.

Mesela Fransa’da tesettür devlet eliyle yasaklanıyorsa, –ki bu tür bir yasa çıkarma Tantavî’ye göre o devletin en doğal hakkı idi- orada yaşayan müslümanlar bu yasaya uymalı idiler ve bu durumun dinî açıdan herhangi bir mahzuru yoktu! (1)

Böyle diyordu el-Tantavî…

‘İçtihadının’ yanına bir mim koyup devam edelim…

Yine gayr-ı müslim memleketlerde yaşayan müslümanların dinî hayatlarında karşılaştıkları zorlukları çözme adına ortaya konan ‘azınlık fıkhı’ kavramsallaştırması da bu mevzuda önemli atıflar barındırıyor.

Bundan dört-beş yıl önce, Prof. Dr. Taha Câbir el-Alevânî’nin bu konudaki değerlendirmelerini içeren yazıları gelmişti gündeme… (2)

Gayr-ı İslâmî bir vasatta idâme-i hayat eden mü’minlere özel bir fıkıh sistematiği oluşturulabileceği türünden göndermeler içeren bu yaklaşım, mevcut fıkıh müdevvenâtının diyar-ı gurbette yaşayan ehl-i dinin güncel problemlerine cevap üretmekten yoksun olduğu ön kabulüne istinâd ediyordu.

Prof. Alevânî, “Azınlık Fıkhı, şer’î hükmün, cemaatin koşulları ve yaşadığı mekân ile irtibatını göz önünde bulunduran özel bir fıkıh türüdür” şeklindeki ifadeleriyle, bu terkibe nasıl bir anlam yüklendiğini âşikâr kılıyordu.

Elbette Tantavî’nin yaklaşımı, Alevânî’nin kavramsallaştırması göz önüne alındığında bile ‘uç’ olma özelliği taşıyordu ve belki de sözünü ettiğimiz bakış açısına verilecek en müfrit örneklerden biriydi. Ancak her iki nokta-i nazarın da mevcut usul-i fıkıh çerçevesinin dışında konuşlandığı bedihiydi.

Bu iki yaklaşımın temelinde, fıkhı ele alışta yaşanan ‘eksen kayması’ yatıyor.

Modern süreçlere ‘mâruz kalalı beri’, din ve fıkıh bağlamındaki bakışımızı en güzel tanımlayan kavram ‘bulanıklık’ olsa gerek…

Sanırım bir aralar Başbakanımız da ifade etmişti, ‘dinin insanın mutluluğu için var olduğunu’…

Tabii ya…

Din, insan içindi!

Hem İlâhi hükümler insanın mutluluğu için vâz edilmemiş miydi!?

İşin merkezinde insan vardı!

Batılı insanının din yerine hümanizmi ikâme etmesine ve insanı tanrılaştırmasına mukabil, hayatı bir Batılı yordamıyla okumayı gelişmişlik nişânesi sayan nice müslüman zihin de, dinin insan için olduğu zokasını ne yazık ki çabucak yutuvermişti.

Avam tabakasında Rabbin insana verdiği değeri ifade eden nassları sık vurgulamak suretiyle tahkim edilen insan merkezli dünya görüşü, akademik çerçevede de ‘Makâsıd Fıkhı’ ve ‘Kolaylaştırılmış Fıkıh’ türünden terkiplerin yedeğinde terviç ediliyordu.

Dinin insan için olduğu tekerlemesi zihinlere nakş, dillere de pelesenk edildiğinde, ‘fıkhın da insan için olduğu’ doğal sonucuna ulaşmak işten bile değildi tabii…

Peki, fıkhın insan için olması ne demekti?

Fıkhın, insanın hevâsına ve arzularına göre eğilip bükülmesinin önünü açmak demekti…

“Sabit din, dinamik şeriat” türünden nevzuhur genellemelerin pazarda alıcı bulmaya başlaması demekti…

Arzularını putlaştırıp, hevâsını dinleştiren beşerin sonu gelmez şehevânî eğilimlerine fıkhî çözümler (!) üretmeye başlamak demekti…

Özetle şöyle sığ bir analoji işletiliyordu: Din insan içindi; dolayısıyla fıkıh da insan içindi; o halde fıkıh, post modern bireylerin modern arzularına dinî meşruiyet üreten bir pozisyonun taşıyıcılığını üstlenmeliydi.

İşte ‘tefakkuh’ geleneğimizde bu bakış açısına paralel derin bir yırtılma meydana geldi: Öncekilerin İlâhî hükmü tesbit adına başvurdukları fıkha, şimdikiler yapıp ettiklerine meşrûiyet üretmek için danışıyorlardı.

Bu savrulma tabiî idi; çünkü merkezinde insan olan bir dünyada, din de fıkıh da birer uydu derekesine düşürülmüş, ahkâmın içi boşaltılmıştı.

Dinin insan için olduğu illüzyonuna gönül eğdirenler, nedense kendilerine şu soruyu da sormuyorlardı: Arzu ve istekleri, değer yargıları ve öncelikleri asırdan asıra değişen beşeriyete göre şekil alan bir dinin mesajının evrensel/zaman üstü olduğu nasıl iddia edilebilirdi?

Ebubekir Sifil Hoca’nın yerinde tesbitiyle, bugünün gayr-ı müslim Avrupa’sında kolaylaştırılmış bir fıkıh sistematiği ihtiyacının tetiklemesiyle dinî çözüm arayışına girenler, zamanında gayr-ı müslim bir beldeye göç ederken fıkha danışmışlar mıydı?

Böyle sakat bir din ve fıkıh algısı üzerimize ârız olunca, içimizden Tantavî’ler de çıkıyordu; belki samimi bir çözüm arayışının ürünü olan Alevâni’ler de…

Sorun derinlerdeydi…

Dine insan mutluluğunu temin aracı muamelesi çekiyor, fıkha zaaflarımızı onaylatma işlevi yüklüyorduk…

Savrulma öyle bir düzeye ulaşmıştı ki, maslahatı ve mefsedeti Şâri’den bağımsız belirlemenin adı içtihad oluyordu…

Maslahat gibi uhrevî tazammunları olan bir kavram, zihinlerde ‘dünyevî fayda’ya tekabül eder olmuş; mefsedet ise beşerî zaafların temininin önünde engel teşkil eden her ne varsa onun ismi olarak arz-ı endam etmişti.

Hal böyle olunca –mesela- recm, “şer’u men kablena” denilerek bertaraf ediliyor; irtidâd, inanç özgürlüğü retoriğiyle olağanlaştırılıyordu.

Peki, gerçekten ne idi maslahat ve mefsedet?

Soru bu olunca sözü eş-Şâtıbî’ye bırakmamak olmaz:

“Şer’an celb edilmek istenen menfaatler ve def edilmek istenen mefsedetler, ancak âhiret hayatına yönelik bir dünya hayatının yaşanabilmesi bakımından itibara alınır; yoksa sırf nefislerin arzu ve istekleri doğrultusunda tasavvur edilen menfaatlerin celbi veya mefsedetlerin def’i bakımından değil…

“Şeriat, sadece mükellefleri arzu ve heveslerinin esiri olmaktan kurtarmak ve sırf Allah’ın kulu olmala-rını temin etmek için gelmiştir. Şeriatın bu amacıyla, onun, kulların arzu ve hevesleri, her nasıl olursa olsun öncelikle zevklerinin tatmin edilme istekleri doğrultusunda konulmuş olduğunu varsaymak, bir-birleriyle bağdaşmayacak şeylerdir. Yüce Rabbimiz bu meyanda şöyle buyurmuşlardır: ‘Eğer gerçek (hak) onların heveslerine uysaydı, gök¬ler, yer ve onlarda bulunanlar bozulup giderdi.’ (el-Mu’minûn; 23/71)” (3)

Bence bir kez daha düşünelim…

Din gerçekten insan için midir?

(1) el-Tantavî’nin mezkûr fetvâyı verdiği esnada, yanında o zamanlar Fransa İçişleri Bakanı olan Nicolas Sarkozy de bulunuyordu.

(2) Usul Dergisi; Sayı–1; 2004

(3) eş-Şâtıbî; el-Muvâfakat II; “Şâri’in Şeriatın Konulmasındaki Kastı” – Sekizinci Mesele