Din Dersi Tartışmalarına Nasıl Bakmalı?

MURAT TÜRKER                                                              19.03.2008

Danıştay’ın, okullarda zorunlu din dersi olamayacağı yönündeki kararının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, iki Alevî vatandaşın başvurusu üzerine ortaya koyduğu hükümle paralellik arz ettiği biliniyor.

Anayasanın 24. maddesi, ‘din ve ahlâk eğitim-öğretimi’nin devletin denetim ve gözetimine tâbi olduğunu, bunun dışında kalan kısmın ise kişilerin veya kanunî temsilcilerinin arzusuna göre şekilleneceğini hükme bağlıyor. Danıştay ve AİHM, burada atıf yapılan ve zorunlu kılınan uygulamanın, ‘din dersi’ değil, ‘din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi’ olduğuna gönderme yaparak, hâlihazırdaki şekliyle cârî olan derse dönük itirazları haklı buluyor. Yani, talebe göre muâfiyete yeşil ışık yakıyor.

Bu süreci takiben kamuoyunda ilginç gelişmeler yaşandı.

Evvela Diyanet İşleri Başkanı Prof. Bardakoğlu, ‘neyin din eğitimi, neyin din kültürü kapsamında olduğu’ konusunun, uzmanlık sahasına taallûk eden boyutuna atfen, mahkemelerin karar aşamasında kendilerine danışmamış olmasına sitemkâr bir göndermede bulundu.

Ardından Milli Eğitim Bakanı’nın ders kitabı içeriğinin değiştiğini, yeni kapsama göre karar verilmiş olsa idi, hükmün farklı teşekkül edeceğini beyan eden izâhatlarına tanık olduk.

Ve takip eden günlerde, doğal olarak, basında birçok isim, bu konu etrafında kalem oynattı.

Laik bir ülkede, zorunlu din dersi uygulamasının izah edilir tarafı olmadığını savunan görüş ise serdedilen düşüncelerin ana omurgasını teşkil ediyordu.

Özgürlükçü etiketi ile arz-ı endam eden birçok yazar, meseleye dindar kesimleri test eden bir turnusol işlevi yüklemekten de imtina etmedi.

Öyle ya; bakalım başörtüsü serbestisini savunan mütedeyyin câmiâ, mecburî din dersi uygulamasına itiraz konusunda da, tercihe dayalı-isteğe bağlı bir eğitim modelini müdafaa edenlerle aynı jargonu paylaşabilecek miydi?!

Yoksa çoğu zaman müstehzî bir eda ile andıkları şu ‘muhafazakâr kitle’, yine özgürlük bahsine nalıncı keseri ile yaklaşarak ve “benden sonra tufan!” moduna girerek, sadece ‘kendine özgürlükçü’ bir tutum mu takınacaktı?

Özgürlüklerin ve bireysel taleplerin asla bir hiyerarşik düzenlemeye konu olamayacağını savunan mezkûr zevatın, müslümanlardan başörtüsü konusundaki desteklerinin diyetini bu kadar çabuk isteyeceklerine doğrusu ihtimal verememiştim!

Şu an, ‘din dersleri zorunlu olmalıdır/olmamalıdır’ konusunu ele almıyorum. Bahsetmek istediğim, daha önce de belirttiğim gibi, müslümanların, dinî vecibelerini kişisel özgürlük/talep bağlamında ele almayı kabul ettikleri sürece, bu tür bir ‘diyet’ psikolojisinden kurtulamayacaklarıdır.

Karşımızda, her türden özgürlük talebini aynı değerde ve muhterem kabul eden bir mantık var. Dinî yükümlülüklerin ifade edilmesi konusunda liberal yaklaşımı benimsemekle beraber, bir mü’minin asla tasvip edemeyeceği kişisel talepleri de, nesnellik adına savunan bir mantaliteden söz ediyorum.

Onlar, özgürlük sahasının sınırlarını, ‘öteki’nin hürriyetine müdahale çizgisine kadar genişletiyorlar. Başkasının haklarını ihlâl etmeyen her bireysel tercihin kendisini ifade etmesinden ve serbest olmasından yana tavır koyuyorlar.

Peki, bir müslüman bu zihniyetin arkasına takılabilir mi?

Bizim sınırlarımızı vahiy çizer ve bu minvalde bizim kriterimiz, davranışlarımızın başkalarının özgürlüklerine kast edip etmediği değildir. Başka bir deyişle herhangi bir davranış dinin men ettiği kapsama dâhilse, bu tavır başkalarının hürriyetini muhil olmasa da bizim için memnûdur.

Bir liberalin özgürlük sahası ‘öteki’nin özgürlük sahası ile sınırlı olabilir; bizim sınırlarımız ise Allah’ın izin verdiği daire ile çizilmiştir.

Kamuoyunda mütedâvil bulunan bu liberal söyleme eklemlenmenin, mü’min ferdi, dinin âmir hükümleri ile çağın dayatmaları arasında bocalatacağı âşikârdır.

Modern zamanlar, müslümanların kahir ekseriyetinde ‘kendini el âleme beğendirme’ motivasyonunu tetikledi. Çoklarımız, daha geniş kesimlerle dini buluşturma gerekçesi ile nevzuhur ve dinden vize almakta zorlanan diskurları şurasından burasından sahiplenme yanlışına düşüyoruz.

Ama maalesef hasım cephe, ‘kitabına uyduran’ bu yaklaşımla da yetinmiyor. Her seferinde bizden, daha fazlasını istiyor. Ve bu meş’um vetire, daha savruk, ayakları yere sağlam basmayan bir din telakkisine zemin hazırlıyor.

Din dersi bahsinde de aynı çarpık tablo ile yüz yüze geliyoruz.

Konu bir makalenin sınırlarını aşacak boyutta olduğu için, biz sadece bir-iki hususa değineceğiz.

— İslâm’ı dinlerden bir din, Ehl-i Sünnet inancını da muhtemel ve muteber din yorumlarından bir yorum olarak okumayı, ‘nesnellik’ adına sahiplenen kalemler, koro hâlinde, devletin yansız olması gerekliliğine atıf yaparak, din eğitiminin tercihe bağlı icrâ edilmesini savunuyorlar. İsmet Berkan’ın 10 Mart tarihli yazısından alıntıladığım şu pasaj, benzeri birçok yorumun temsilcisi olabilecek kadar açıklayıcı: “Siz, seçmeli olmayan din dersinde sadece bir dini, onun da bir özel versiyonunu öğretmekten başka bir şey yapmazsanız, nesnel değil öznel olursunuz. Hele hele o din dersinde bazı inanışları küçümseyen, kötüleyen veya küçük gören (‘İslam dünyaya inmiş son, dolayısıyla en mükemmel dindir’) cümleler yazarsanız nesnellikten iyice uzaklaşmış olursunuz.”

Zaten şu anda sorun da buradan kaynaklanıyor. Devlet güdümlü din olgusu, ‘isteğe bağlı’ eğitime imkân vermediği, insanların çocuklarına dini nasıl öğreteceğine devlet (üstelik sadece uygun gördüğü şekilde) karar verdiği için, bu mesele sorun hâline gelmiş bulunuyor. Sayın Berkan ve onun gibi düşünenler endişelenmesin; mevcut hâliyle devlet eksenli bir din eğitiminin sadra şifa olmadığının müslümanlar da farkındadır ve bu konuda işi devletin uhdesine terk etmeye dönük bir eğilime müslümanlar arasında rastlamak neredeyse imkânsızdır.

— Bu elbette işin pratik boyutu. İşin ideal yanında, korunması gereken beş esastan biri olan dinin, nesillere sağlıklı öğretilmesi adına, her kişi ve kurum üzerine taallûk eden vazifeler vardır. Bu gerekliliği hiçbir müslüman, ‘yansızlık’, ‘nesnellik’ gibi kavramların ortaya çıkardığı mantığa kurban etmemelidir. Şu satırlar, Bediüzzaman’ın ‘din dersi’ni şeâirden saydığının kanıtıdır: “Demokratların zamanında madem ezân-ı Muhammedî ve din dersleri gibi şeâir-i İslâmiye…” (Emirdağ Lahikası II-sf. 315)

— Özetlemek gerekirse, şu anki şekliyle iyiden iyiye içeriksizleşmiş devlet güdümlü din eğitimine müslümanlar da hevesli değillerdir. Zaten İslâm’a göre gayr-ı müslimlerin, çocuklarını kendi inançları doğrultusunda eğitme hakları vardır. Ancak müslüman fertlerin dini doğru ve sahih olarak öğrenmeleri için eğitime tâbi tutulmaları gereksinimi de bir realitedir. İlk etapta yapılması gereken, ebeveynin yönelimlerine paralel bir din eğitimini mümkün kılan düzenlemeler yapmaktır. Bu alanda kontrollü bir sivilleşmenin sağlayacağı faydalar izahtan vârestedir. Güncelliğini her dâim koruyan laikliğin, sürekli müslümanların aleyhine sonuçlar üreten yorumu hızla marjinalize edilmelidir. Müslümanlar da, modern-özgürlükçü-liberal tasavvurlara kendilerini kaptırarak, İslâm’ı bîtarafane ele alan nevzuhur yorumlara iltifat etmemelidirler.

Bizim modern kavram ve olguları ele alış şeklimiz de ‘din merkezli’ olmalıdır; şiârımız vahye mutabakattır; tarafsızlık değil. Üstad’ın ‘laiklik’ yorumu bu çerçevede bir hayli mânidardır:

“Nasıl ki hükûmet-i cumhuriye ‘dîni dünyadan tefrik edip, bîtarafane kalmak’ prensibini kabul etmiş, dinsizlere dinsizlikleri için ilişmediği gibi dindarlara da dindarlıkları için ilişmemesi o prensibinin îcabatındandır; öyle de, ben dahi bîtaraf ve hürriyetperver olması lazım gelen hükûmet-i cumhuriyeyi, dinsizliğe taraftar ve entrikaları çeviren ve hükûmetin memurlarını iğfal eden gizli menfì komitelerden tefrik edilip, hükûmetin onlardan uzak olmasını istiyorum; o entrikacılarla mübareze ediyorum… Ekser-i hükemânın Garbda ve Avrupa’da zuhuru ve ağleb-i enbiyanın Şarkta ve Asya’da tulûları kader-i Ezelînin bir işaret ve remzidir ki; Asya’da hâkim, galip, din cereyanıdır. Elbette, Asya’nın ileri kumandanı olan bu hükûmet-i cumhuriye, Asya’nın bu fıtrî hasiyetinden ve madeninden istifade edecek ve bîtarafane prensibini, değil dinsizlik tarafına, belki dindarlık tarafına temayül ettirecektir.” (Tarihçe-i Hayat-sf.212)

— Şu mezkûr ‘yansızlık’ söyleminin, bir müslümanın onaylayamayacağı izâfi yönünü açık eden bir örnek vererek yazıyı noktalayalım:

“Diyanet İşleri Başkanı A. Bardakoğlu bu tür dersler konusunda yargının Diyanet İşleri’nden görüş almamasını da eleştirmiş. Yargının Rum ve Ermeni patriklerine, Yahudi hahambaşına da başvurmasını neden istemedi? Laik bir devlette bazı din başkanlarının ‘daha üstün’ bir konumda olmadıkları gözden kaçmış demek.” (Herkül Milas–11.03.2008-Zaman)