Demokrasi Havâriliği Üzerine – 3

MURAT TÜRKER                                                              16.04.2008

İslâm’ı salt bir ideoloji veya devlet projesi olarak algılayanların yanılgısı, İslâm’ın hiçbir yönetimsel/siyasî yapı öngörmediğini iddia edenlerinkinden daha fazla değildir.

Kur’ân’ın herhangi bir devlet modeli önermediğini; şûrâ, adâlet vb. prensiplere riâyet eden her yönetim biçiminin İslâmî olduğunu söyleyenler de, mesela adâletin içinin nasıl ve kim tarafından doldurulacağına bir cevap vermek zorundalar.

Ahkâmın cârî kılınmasında idâre mekanizmasına taallûk eden vazifeleri yok sayanlar, dini kompartımanlara ayırdıkları için bizce mâzur değiller.

Halk irâdesini bilâ kayd-u şart yüceltenler ve demokrasi övgülerine bir muhalefet şerhi düşme gereği bile hissetmeyenler, son tahlilde halkın tercihlerinin, murâd-ı İlâhî ile çatışma ihtimalini yok saydıklarının farkındalar mı?

Yoksa bilerek, tıpkı Fazlur Rahman gibi, “Şer-i Şerif’e muvâfık olmasa da halkın teşkil ettirdiği meclislerin tüm kararları son tahlilde İslâmî’dir” mi diyorlar?

Bugün Batı’da bile kritik edilen, ‘en az kötü’ olarak görülen demokrasinin, âdetâ bayraktarlığını yapıyor olmak, sakın bir gün bizi fena halde mahcup etmesin!

İslâm’da murâd-ı İlâhî dışında mutlaklaştırılacak herhangi bir olgu yoktur ve ‘halkın irâdesi’ de bu kapsamın dışında değildir.

Hem şu demokrasinin ‘efrâdını câmî, ağyârını mânî’ ve genel kabul görmüş bir tanımını yapabilen var mı Allah aşkına?

Bugün bireyi ilahlaştıranlar, özgürlük söylemi üzerinden topluma fısk-ı fücur pazarlayanlar da demokrasiden dem vuruyor; onların anladığı demokrasiye mi sahip çıkıyoruz biz; yoksa herkes demokrasi deyince farklı bir şey mi algılıyor?

Yahu bugün laikliği bin bir tekellüfün yedeğinde olumlayanlar bizim içimizden çıkmıyor mu?

Aksiyon’un son sayısında Ahmet Selim, “Laikliğe itirazımız yok; mûtedil laiklik istiyoruz” diyordu.

Siz laikliği, demokrasiyi, kafanızda oluşturduğunuz meşruiyet çerçevesine oturtur, zihninizde İslâmî bir kılıf geçirerek kabule şâyan bulabilirsiniz ama sizden sonra gelenlerin mezkûr kimlikleri hangi bağlamda ele alıp, içselleştireceğini hesap edemezsiniz.

Dönüşüm de, yozlaşma da bir anda gerçekleşmiyor.

Evvela modern argümantasyona İslâmî bir kisveyle vize veriliyor; söz konusu ithal kavramlar seslendirilse de, buna dinin prensiplerine yapılan vurgu da eşlik ediyor.

Fakat sonraları bir de bakıyorsunuz, neye hangi sebepten dolayı onay verdiğinizi bilmeyen veya unutan gelecek kuşaklar; sizin kerhen evet dediğiniz her olguyu mücadelelerinde başköşeye oturtuyorlar.

Saltanata itiraz edelim ama çağın seküler normlarının demokrasi söylemi üzerinden toplumu dejenere eden diktasına da söyleyecek iki çift lafımız olsun.

İşin pratiğe bakan yanında, demokrasinin yerleşik hâle gelmesinin müslümanların hareket alanını genişletme ve oligarşik düzeni zayıflatma gibi görece olumlu tesirleri olabilir. Fakat bu durum, müslüman bir şahsın işin teorik boyutunda demokrasiyi idealize etmesini mâzur kılmaz.

Bediüzzaman yaygın anlamıyla bir ‘İslâmcı’ değildi. Çünkü mücadelesinin merkezine devleti ve siyaseti oturtmamıştı. Fakat bu tesbit, Üstad’ın ‘yönetime taallûk eden’ ahkâmı yok saydığı anlamına gelmez.

Vahyin öyle buyrukları vardır ki; bunları kamu otoritesi dışındaki bir odağın icrâya kalkışması, toplumda zulüm ve anarşi doğurur.

Mesela bir hadiste Efendimiz (s.a.v), yeryüzünde bir haddin ikâmesinin, kırk gün yağan bereketli yağmurlardan daha hayırlı olduğunu ifade ediyor.

Evet, Bediüzzaman klasik bir İslâmcı değildi dedik. Devleti hedefleyen iktidar eksenli bir yordama iltifat etmediği ehlinin mâlûmudur.

Zaten bu devlet bahsinde iki muvâzenesiz yaklaşım vardır ve her türden dengesizlik bizi vahyin inşâ etmeye çalıştığı insan unsurundan uzaklaştırır.

İki muvâzenesiz tavırdan biri, iktidarı cehdinin merkezine oturtan devletçi yaklaşımdır. Bu tutumun mümessilleri, şu hâliyle devlet aygıtına vaziyeti şiar edinmişlerdir. Her dâim baskısından yakındıkları devleti bir ele geçirip İslâmîleştirseler her şey bir anda düzelecektir!!!

Bunlar, zinhar ‘modern devlet’ perspektifini sorgulamaya tâbi tutmayı akıl edemezler.

Kendi işlevsel alanını genişletmeyi ferdin hareket sahasını kısıtlama üzerine binâ eden, bireyin hukukunun rağmına işleyen bir otorite hukuku tesis ederek, kendisine vücut veren insan unsurunu ezen devlet algısını irdelemek yerine, sahiplenme yolunu ihtiyâr ederler.

İslâm’daki sahih devlet geleneği hakkında en ufak bir fikri olmayan bu ‘tepeden inmeci’ mâkule, ne yazık ki bugünün otoriter ve müdâhil devlet modeline vaziyet etmeye taliptir.

Bediüzzaman’ın bu yaklaşımdan ne ölçüde berî olduğu zaten bedihîdir.

Devlet bahsindeki ikinci yanlış duruş da, kanımca, İslâm’ın tarihî tecrübesinde varlığı âşikâr olan müslümanca yönetim modellerini yok saymak ve dinin mutlak anlamda devlete ilişkin bir talebi olmadığı iddiasını sahiplenmektir.

İşte Bediüzzaman’ın son tahlilde bu tür bir tasavvura vize verdiğini söylemek de pek mümkün görünmemektedir. Yapmaya çalıştığı şey, devleti öncelemeyen, iman hamlesi bağlamında şekillenen bir tebliğ tarzını hayata geçirmektir. Yani ‘Mekke dönemi’ni öncelediği söylenebilir.

Ama onun kafasında Medine olmadığını söylemek ne derece mümkündür?

Birileri nebevî açılımı Mekke’den ibaret sanıyor; toplumsal iddiaları budanmış bir din telakkisine zemin kazandırıyor ve bu söylem çağın egemenlerine de açıkçası hoş geliyor.

Bazıları da, Mekke’yi yaşamadan Medine’ye ulaşma hülyalarına gönül kaptırmış gidiyor. Çağın egemenleri, bu söylemi de “Bakın bunlar devleti ele geçirmeye çalışıyor” iddiasının eşliğinde bir güzel ‘kullanıyor’.

Ama birileri de var ki; dini zihninde kompartımanlara ayırmıyor…

Vahyi parçalı değil bütüncül bir okumaya tâbi tutuyor…

Her şeyi olması gereken yere koyuyor ve zulme zemin kaybettiriyor…

Mekke’yi Medine’siz, Medine’yi Mekke’siz düşünemiyor…

İşte şu pasajı onlardan birinden iktibas ediyorum:

[Bazı dindar mebuslar, Eski Said’e dediler:

“Sen her cihette siyaseti, dine, şeriata âlet ediyorsun ve dine hizmetkâr yapıyorsun ve yalnız şeriat hesabına hürriyeti kabul ediyorsun. Ve meşrutiyeti de meşruiyet suretinde beğeniyorsun. Demek, hürriyet ve meşrutiyet şeriatsız olamaz. Bunun için seni de ‘şeriat isteriz’ diyenlerin içine Otuz Bir Mart’ta dâhil ettiler.”

Eski Said onlara demiş ki:

Evet, millet-i İslâmiyenin sebeb-i saadeti yalnız ve yalnız hakaik-i İslâmiye ile olabilir. Ve hayat-ı içtimaiyesi ve saadet-i dünyeviyesi şeriat-ı İslâmiye ile olabilir. Yoksa adalet mahvolur. Emniyet zîr-ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır. Size bu hakikati ispat edecek binler hüccetten bir küçük nümune olarak, bu hikâyeyi nazar-ı dikkatinize gösteriyorum:

Bir zaman bir adam, bir sahrâda, bedevîler içinde ehl-i hakikat bir zatın evine misafir olur. Bakıyor ki, onlar mallarının muhafazasına ehemmiyet vermiyorlar. Hattâ ev sahibi, evinin köşesinde paraları oralarda açıkta bırakmış. Misafirhane sahibine dedi: “Hırsızlıktan korkmuyor musunuz, böyle malınızı köşeye atmışsınız?”

Hane sahibi dedi: “Bizde hırsızlık olmaz.” Misafir dedi:

”Biz paralarımızı kasalarımıza koyduğumuz ve kilitlediğimiz halde çok defalar hırsızlık oluyor.”

Hane sahibi demiş: “Biz emr-i İlâhî namına ve adâlet-i şer’iye hesabına hırsızın elini kesiyoruz.”

Misafir dedi: “Öyleyse çoğunuzun bir eli olmamak lâzım gelir.”

Hane sahibi dedi: “Ben elli yaşına girdim, bütün ömrümde bir tek el kesildiğini gördüm.”

Misafir taaccüp etti, dedi ki: “Memleketimizde her gün elli adamı hırsızlık ettikleri için hapse sokuyoruz. Sizin buradaki adaletinizin yüzde biri kadar tesiri olmuyor.”

Hane sahibi dedi: “Siz büyük bir hakikatten ve acip ve kuvvetli bir sırdan gaflet etmişsiniz, terk etmişsiniz. Onun için adaletin hakikatini kaybediyorsunuz. Maslahat-ı beşeriye yerine adalet perdesi altında garazlar, zâlimâne ve tarafgirâne cereyanlar müdahale eder, hükümlerin tesirini kırar. O hakikatin sırrı budur:

“Bizde bir hırsız elini başkasının malına uzattığı dakikada hadd-i şer’înin icrasını tahattur eder. Arş-ı İlâhîden nâzil olan emir hatırına gelir. İmânın hassasıyla, kalbin kulağıyla, kelâm-ı ezelîden gelen ve hırsız elinin idamına hükmeden

 

âyetini* hissedip işitir gibi iman ve itikadı heyecana ve hissiyat-ı ulviyesi harekete gelir. Ruhun etrafından, vicdanın derin yerlerinden, o sirkat meyelânına hücum gibi bir hâlet-i ruhiye hâsıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelân parçalanır, çekilir. Git gide, o meyelân bütün bütün kesilir. Çünkü yalnız vehim ve fikir değil, belki mânevî kuvveleri (akıl, kalb ve vicdan) birden o hisse, o hevese, hücum eder. Hadd-i şer’îyi tahattur ile ulvî zecr ve vicdanî bir yasakçı o hissin karşısına çıkar, susturur. Evet, iman, kalbde, kafada daimî bir mânevî yasakçı bıraktığından, fena meyelânlar histen, nefisten çıktıkça ’yasaktır’ der, tard eder, kaçırır.”

“Evet, insanın fiilleri kalbin, hissin temayülâtından çıkar. O temayülât, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlûp etmez.”

”Elhasıl: Had ve ceza, emr-i İlâhî ve adalet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit, hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki lâtifeleri müteessir ve alâkadar olurlar. İşte bu mânâ içindir ki, elli senede bir ceza, sizin her gün müteaddit hapsinizden ziyade bize fayda veriyor. Sizin adalet namı altındaki cezalarınız, yalnız vehminizi müteessir eder. Çünkü biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit, millet, vatan maslahatı ve menfaati hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yahut insanlar eğer bilseler ona fena nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse, hükûmet de onu hapsetmek ihtimali hatırına geliyor. O vakit yalnız kuvve-i vâhimesi cüz’î bir teessür hisseder. Halbuki nefis ve hissinden çıkan-hususan ihtiyacı da varsa- kuvvetli bir meyelân galebe eder. Daha o fenalıktan vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emr-i İlâhî ile olmadığından, o cezalar da adalet değil. Abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek, hakikî adalet ve tesirli ceza odur ki, Allah’ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner.”

“İşte bu cüz’î sirkat meselesine sair küllî ve şümullü ahkâm-ı İlâhiye kıyas edilsin. Tâ anlaşılsın ki, saadet-i beşeriye dünyada adaletle olabilir. Adalet ise, doğrudan doğruya Kur’ân’ın gösterdiği yol ile olabilir.” Hikâyenin hülâsası bitti.] (Hutbe-i Şâmiye)

*Mâide Sûresi–38. âyet

NOT: Geçen haftaki yazımızda bahsettiğimiz irtidat konusu ile ilgili Ahmet Kurucan’ın yaklaşımının Diyânet nezdinde de kabul gördüğü, Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Hakkı Ünal’ın Diyânet’in aylık dergisinde kaleme aldığı bir makale ile tebeyyün etti.