Demokrasi Havâriliği Üzerine – 1

MURAT TÜRKER                                                              29.03.2008

Daha önce de sıklıkla dile getirdiğimiz gibi, ehl-i din mâbeyninde ‘modern savrulma’dan nasibini alan kayda değer bir kesim mevcut. Tabir-i diğerle, bu nevzuhur algının, ‘içimizde’ de mâkes bulduğu, ehlinin mâlûmudur.

İslâm’ın ‘barış dini’ olduğu söylemi üzerinden abartılı bir mülâyemeti öne çıkaran, ‘İslâm’ın imajı’ türünden terkiplerden yola çıkarak tüm iddialarından soyutlanmış bir din telakkisini terviç eden ve kokmaz-bulaşmaz bir inanç tasavvurunu tahkim eden tavır sahiplerinin içimizden çıkıyor olması bir hayli düşündürücü.

Daha kabule şâyan bir din imajı oluşturma adına gündeme getirilen, ‘itirazı olmayan’ ve haksızlık karşısında bile sesini yükseltmeyen bir İslâm söylemi, hızla taraftar kitlesini çoğaltıyor.

“İslâm terör dini değildir” beyânı, birilerinin elinde “İslâm’ın egemenleri rahatsız edecek bir iddiası/talebi yoktur” tekerlemesine evrilmiş bulunuyor.

Sözünü ettiğimiz bu değişimin en belirgin göstergesi, modern paradigmaya rengini veren kavramsal çerçevenin, müslümanlar nezdinde de kabul görmüş olduğunu âşikâr kılan gelişmeler.

İnsan hakları, çoğulculuk, bireysel özgürlükler, demokrasi gibi albenisi yüksek kavramların, içeriklerinin İslâmîliği tam anlamıyla sorgulanmaksızın mütedeyyin kesimlerce bayraklaştırılması ve bu olguların dinin ruhuyla örtüştüğüne dâir tekellüflü yorumların mütedâvil oluşu, hâlihazırda yaşadığımız ‘algı tutulması’nı fazlasıyla deşifre ediyor.

En son söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Modern çağın mü’minlerinin kahir ekseriyeti, dinî referanslarını çağın kabulleri çerçevesinde dönüştüren ve ‘Kitab’a uymak’ yerine ‘kitabına uydurma’yı tercih eden bir mevzie konuşlanmıştır. Küresel egemen elitlerin eliyle başkalaşıma tâbi tutulan zihnimiz, uzunca bir süreden beri İslâmî kodlarından tecerrüd etmiş görünüyor.

Gerçi üzerinden bir hayli zaman geçti ama misallendirme açısından önemlidir; Sayın Ali Bulaç’ın Aksiyon Dergisi’nin 205. sayısında kapak dosyası olarak yer alan görüşleri, yaşadığımız kırılmanın ‘bizim mahalle’de de etkisini gösterdiğini açık eden örneklerden biridir.

Şimdilerde ‘Şia’nın Luther’i’ olarak tavsif edilen Abdülkerim Süruş da benzeri şeyler söylüyor. Hatta Süruş daha ileri giderek, Kur’ân’ın lafzının İlâhî olmadığını, lafız kalıbına dökülmesini bizzat Efendimiz’in (s.a.v) gerçekleştirdiğini, dolayısıyla Kur’ân’da ‘beşerî’ unsurlar bulunduğunu, yine dolayısıyla Kitab’da hata olmasının da mümkün/normal olduğunu savunuyor.

Bulaç’la ortaklaştıkları nokta ise, dinin/İslâmî hareketin ‘devlet talebi’ olmadığı iddiası. Aksiyon’daki dosyada Bulaç şunları ifade ediyor: “İslâmcılık’tan sonra İslâmî hareket de miadını tamamladı. Geçmişte devleti ele geçirmek için mücadele veren Müslümanlar artık bu düşüncelerinden vazgeçti.”

Şu sözler de Bulaç’a ait: “Demokrasi, inancımıza en uygun rejim… Eğer demokrasiyi müslümanca yeniden tanımlayacaksak, demokrasi tam tevhide denk düşer.”

Uzun bir süre önce yayımlanmış bir röportajı, bunca zaman sonra gündeme getirişimin, haberi yeni fark etmiş olmamdan da, arayıp tarayarak muhterem yazarın eksiğini tesbit çabası gütmemden de kaynaklanmadığını söylemeliyim. Haberi, yayımlandığı dönemde okuma imkânım olmuştu; Sayın Bulaç’la da bir alıp veremediğim yok. Ancak ilgili haber, benzeri örnekleri temsil yönünden önem taşıyor ve bu yazı, İslâmî câmiada nicedir boy veren bu ‘itirazı olmayan İslâmî düşünce’ üslûbunu tahlil için kaleme alındı.

Aslında İslâm’ı yoğunluklu olarak siyaset üzerinden ifade eden ve dinin bekasını devletle kaim gören ‘devlet eksenli siyasal İslâm hareketi’ ifratın ifadesi olduğu gibi, “Dinin devlet talebi yoktur”; “İslâm’ın bir devlet tasavvuru/modeli yoktur” şeklindeki ‘câzip’ açıklamalar da tefritin bağrında yeşeriyor.

Bilhassa Nur Talebeleri arasında, demokrasiyi sanki bir ‘nihâi durak’ gibi görme, halkın irâdesini hiçbir kayda müracaat etmeksizin mutlaklaştırma, dinin devlet yönetimine taallûk eden hiçbir ahkâmı yokmuş gibi davranma temâyülleri baş gösterdi. Özellikle Bediüzzaman’ın, kendisini ‘dindar bir Cumhuriyetçi’ olarak tanımladığı tesbiti üzerinden, bu eğilime zemin kazandırıldı. Ve maalesef ortaya, kendisine bahşedilenle yetinen, bundan öte bir talebi/iddiası olmayan, demokrasi övgüsünün sınırlarını ‘tevhide denklik’ çizgisine kadar genişleten bir telakki çıkıverdi.

Mezkûr telakkinin en ‘iş yapar’ tarafı ise güç odakları nezdinde ‘sevimli’ bir din algısına vücut veriyor oluşuydu. Bu dirençsiz mantığı içselleştirdiğimiz ölçüde, çağın hâkim unsurlarına yaklaşmayı başarmıştık. Fakat ne yazık ki bu yaklaşmanın, ‘özden uzaklaşma’ gibi bir bedeli olacaktı. Ve biz şu an bu bedeli ödüyoruz.

Dini kompartımanlara ayırmanın…

Ahkâmın bir kısmını icrâ ederken diğer bir kısmını konjonktürel gerekçelerle yok saymanın…

Kavram dünyamızı belirleme işini yâd ellere teslim etmiş olmanın bedelini ödüyoruz.

Mesele, dini devletle özdeşleştiren müfrit siyasal çizgiyle, yönetimsel hiçbir iddiası olmayan ve tek mahareti her hâlükârda çağa uymak olan tefrit akım arasında salınım yapıyor. İşbu salınımın meydana getirdiği kısır döngü de problemin çözümünü zorlaştırıyor.

İşin görece ilginç noktası ise, demokrasi havariliğine soyunan ehl-i dinin, bunu hâlihazırdaki durumla açıklayan pratik/stratejik gerekçeler üretmekle yetinmeyip, gerçekten işin teori boyutunda da aynı düşünce yordamını benimsemesi olsa gerek. Yani demokrasi, çoğulcu toplum türünden olguların, ‘ehven-i şer’ yaklaşımını bile aşan kabullerle savunulması, işin vardığı boyutları âşikâr kılıyor.

Dinin devlet talebi olup olmadığı, sıklıkla zikredildiği şekilde demokrasinin Kur’ân’da geçen ‘şurâ’ prensibiyle örtüşüp örtüşmediği, Bediüzzaman’ın meseleye ne şekilde yaklaştığı türünden soruların cevaplarını da bir sonraki yazıya havâle edelim.