Değinilesi Mevzular– 1

MURAT TÜRKER                                                              14.11.2010

$Müfrit hüsn-ü zan vurgusu isabetli mi?

*İçinden geçtiğimiz günlerde yapılması gereken, ‘hüsn-ü zan’ tahşidȃtını artırmak değil, hüsn-ü zan/su-i zan dengesine vurgu yapmaktır.

Özellikle Bediüzzaman’ın hüsn-ü zanna yönelik atıflarını, ifrat yorumlara referans kılmak, kavramsal çerçevede en hafif tabiriyle bühtana tekabül eder.

Her konuda hadd-i vasatı yani istikameti tȃlim buyuran İslȃm’ın, hüsn-ü zan/su-i zan karşıtlığında işbu dengeyi göz ardı ettiğini iddia etmenin iler tutar yanı var mıdır?

Elbette mü’minler hakkında aksi bir karine olmadığı sürece ve özellikle şahsiyetlerini ilgilendiren mevzularda hüsn-ü zan etmek icab eder.

Fakat işbu realite, hiçbirimizi, müslüman kimliğiyle arz-ı endȃm eden kişilere karşı zan konusunda dengeyi kuşanmaktan alıkoymamalıdır.

Piyasasında çok silik sözün dolaştığı ȃhir zaman panayırında, Hak ile bȃtıl aynı tezgȃhta satılıyor.

Fitne, tarihin hiçbir döneminde şimdi olduğu kadar insanlar arasında kol gezmemişti.

Mü’minler en çok şimdi müteyakkız olmalılar.

‘Kimden din öğrendiğimize’ en çok şimdi dikkat edeceğiz.

Ayakları yere basmayan bir hüsn-ü zannı sahiplenip bȃtılın intişarına el verenlere aldanacağımıza, yeri geldiği zaman su-i zan etmesini de bilecek, hevȃsını din gibi gösteren türedi mȃkulenin bünyeye nüfuzuna engel olacağız.

Her söyleyene (özellikle dindar kimliğiyle temȃyüz ettiği için) ve her söylenene (özellikle bizi Kur’ȃn’a çağıran tahşidȃtlarla mülemmȃ olması hasebiyle) itibar etmek ve bu alanda ihtiyatsız bir hüsn-ü zanna yaslanmak, mü’mini bȃtılın karşısında savunmasız bırakır.

İşte bu bağlamda kurdun gövdenin içine girdiğini müşahede eden Bediüzzaman, hüsn-ü zanna vurgu yaparken, her ‘ıslah ediciyim’ diyenin peşine takılmayı değil, hiçbir somut veriye dayanmaksızın din kardeşlerimizin şahsiyetlerine yönelik ithamlarda bulunmamayı telkin ediyordu.

O, ne şimdilerde birilerinin çarpıtarak lȃnse ettiği gibi ölçüsüz bir hüsn-ü zan saplantısı uğruna itiraz ve tedbir melekelerini dumura uğratmıştı; ne de yeri geldiğinde mü’minleri tehlikeden koruyacak su-i zan dinamiğini lügatinden çıkarmıştı.

Yaptığı, sadece ve sadece şeytan ve ȃvȃnesinin uğraşıp durduğu talebeleri arasına yersiz sebeplerden ötürü fitnenin girmesini engellemek, uhuvvet-i İslȃmiye’yi tesis etmekti.

Bu böyle anlaşılmadığında, onun müslümanları bȃtıla ve bid’alara karşı teyakkuza çağıran uyarılarının bir mȃnȃsı kalır mı?

$Taabbüdȋlik şuuru kime emanet?

Her kurban bayramı arefesinde, kurban ibadetinin sosyal veçhelerinin öne çıkartılmasının, nezdimizde gitgide muhkemleşen “Din, insanın mutluluğu içindir” tekerlemesinin bir tezȃhürü olduğunu düşünmemek elde değil.

Modern insan, eşyȃ ve hȃdisȃtı, merkezine kişisel hazlarını yerleştirdiği bir şablonla okuma itiyȃdında olduğundan, dine, varlığını anlamlandıran yegȃne aşkın olguya bile, dünyevȋ saadetini temin aracı muamelesi yapmaktan imtinȃ etmez.

Seküler tasallutla iğdiş olmuş zihinlerde din, tek dünyalıların ihtirastan yorulan ruhlarına bir teneffüs imkȃnı bahşeden motivasyon aracı olmaktan öte bir anlam taşımaz.

Her şey insan için olduğu gibi, din de insan içindir.

Hevȃlarını ilahlaştıran, arzularını putlaştıran, insanı tanrılaştıran bȃtılın tetikçileri, tümüyle ortadan kaldırmaya muktedir olamadıkları din mefhumunu, beşerin dünyevȋ basamakları daha hızlı tırmanmasını temin eden bir deşarj alanı olarak konumlandırdılar.

Evet, din vardı ve olmalıydı ama aklın kapsama alanından taşmamalı, günlük koşuşturmaların yoğunluğundan bunalan insan ruhunu rahatlatarak, ona tekrar dünyevȋ hedeflerine odaklanacak ruhsal enerjiyi enjekte etmeliydi.

Din gibi uhrevȋ bir olguyu bile kuşatmada muvaffak olan bu maddeci tutumdan, ne yazık ki müslümanlar da nasiplerini aldılar.

Aklı öne çıkaran, kısır fehmine sığdıramadığında ahkȃma yok muamelesi yapan, dünyevȋ bir maslahatı temin etmediği sürece Din’in emirlerine mesafeli duran bir mü’min profili zuhur etti.

Öyle ithal söylemlerin etkisi altında idik ki; yaptığımız hayırların mükȃfatını almak için ‘Din Günü’nü beklemeye dahi tahammülümüz yoktu.

Merkezinde ȃhiret değil dünya olan bir hayat algısını içselleştirdiğimizden midir nedir, hangi ibadetin hangi dünyevȋ müşkülümüzü bertaraf edeceğinin muhasebesini yapar olmuştuk.

Din’in hayatlarımıza hayat olabilmesi için, hükümlerinin akıl ve mantığımızdan vize alması zorunlu hȃle gelmişti.

Emr-i İlȃhi’yi yerine getirirdik ama önce birileri bizi bunun gerekliliği ve faydaları hususunda ikna etmeliydi!

İşte ‘taabbüdȋlik’, yani ibadetleri sadece O (c.c) emrettiği için yapma hasleti, bu tür bir zihnȋ erozyonun yedeğinde çekildi hayatlarımızdan…

Her vazifenin arkasında dünyevȋ bir maslahat arar olduk.

Örneğin oruç, yeme içmeyi yaşam biçimi hȃline getirmiş obur bedenlerimizi perhize alıştırıyor, böylece eski formumuza ve sıhhatimize kavuşuyorduk.

Namaz, hareketsizliğin muhtemel handikaplarından vücudumuzu korumamızı sağlıyordu.

Kurban, sosyal yardımlaşmayı temin ediyor, fakirlerin boğazından et geçiyordu.

Birileri sosyalizm diyor; servetin belli ellerde temerküz etmesinin önüne geçmeye çalışıyordu ama İslȃm, zekȃtla bunun ȃlȃsını yapıyordu.

Ve daha nice fayda-maslahat analizi…

Elbette kimsenin bu tür olumlu etkilere atıf yapılmasına itirazı yok.

Sorun, ibadetlerin taabbüdȋ yönünün bu ölçüde ıskalanmasında…

Problem, sadece Allah emrettiği için yapıyor olmanın, modern zihinlerimizi iknada yetersiz kalmasında…

Ȃrıza, lȃdinȋ telkinlerle şekillenmiş bakış zȃviyelerimizin, her dinȋ teklifin ardında dünyevȋ bir fayda aramasında…

Dini bile seküler bir zemine hapseden bu fikrȋ bulanıklık, nasıl bir ifsȃd projesine muhatap olduğumuz hususunda yeterince ipucu sunmuyor mu sizce de?

$‘Bizim mahalle’nin iflah olmaz kompleksi

Modern insanı iki temel duygunun yönettiğini söylüyor bir Batılı düşünür: Korku ve ego…

Çevrenize bir bakınız, fakirliğini saklamayan bir sürü insan görebilirsiniz, güçsüzlüğünü itiraf eden onlarcasına rastlayabilirsiniz ama cehȃleti kabullenen birilerini bulmak o kadar kolay değildir.

Çağdaş eğitim süreçleri baz alındığında örgün eğitimin ilk basamaklarını bile tamamlayamamış biriyle konuşunuz; muhtemelen söze ‘hayat üniversitesi’ni bitirdiği ikazıyla başlayacaktır.

Evet, okul sıralarında dirsek çürütmemiştir ama ‘feleğin çemberinden geçmiş’tir. Çok okumamıştır ama çok gezip, çok görerek bu eksiğini ‘fazlasıyla’ kapatmıştır.

Devir imaj devridir ve kimsenin fark edilmemeye tahammülü yoktur.

Modern insan, kendisinde var olan cevherin birilerinin dikkatini çekmesini bekler.

Benliğini bir orijinallik ve farklılık mülȃhazası kuşatmıştır.

“Bunları zaten biliyoruz” diyebilirsiniz.

Zaten buraya kadar çok ‘orijinal’ şeyler söylemediğimin farkındayım.

Sözü, son zamanlarda gözüme daha fazla çarpmaya başlayan can sıkıcı bir çabaya, ehl-i dinde iyice sevimsiz bir görüntü arz eden medyatikleşme tehȃlüküne getirmeye çalışıyorum.

Tamam, fark edilme temȃyülü beşerin ortak bir zaafıdır ve işbu zaaf zȃhirin bȃtını kündeye getirdiği bu modern zamanlarda daha bir kendini hissettirmiştir.

Fakat fark edilme arzusuna kesif bir aşağılık kompleksi eşlik ettiğinde ve bu nȃhoş terkibe mütedeyyin bir ‘figür’de rastlanıldığında iş iyice içinden çıkılmaz bir hȃl alıyor.

Lafı eğip bükmeyelim; bu satırların yazarı, dine mesafeli birilerine sevimli görünme ve kimsenin söylemediği orijinal şeyler söylüyor görüntüsü verme türünden çabaları ‘acınası’ bulmaktadır.

Evet, sıra dışı yorumlar yapmak her dȃim dikkati celbeder ve çoğu kez saygıyı da hak eder; ancak dikkati çekmek ve fark edilmek için sıra dışı şeyler söylemeye çalışmak, en hafif tabiriyle zavallılığın tezȃhürüdür.

Hemen her gün İslȃm’ın kutsal değerlerine açıktan ya da örtülü olarak sataşan bir televizyon kanalında ‘muhafazakȃr’ etiketiyle arz-ı endȃm edip, bu lȃdinȋ dimağları hoşnut edecek sözler sarf etmek ve bunu, mütedeyyin kesimde kimsenin söyleyemediğini söylüyor olma gibi bir pȃye için yapmak, bende sadece bulantı hissi meydana getiriyor.

Bu kompleks ürünü tavra son zamanlarda daha sık rastlıyoruz.

Bir din görevlisi çıkıyor, kadın-erkek ilişkilerinde seleflerimizin titizlendiği mahremiyet sınırlarının abartılı olduğundan dem vuruyor ve bu çıkış anında laik elitlerin dikkatini çekiyor.

Ertesi gün ‘Hoca’yı, falanca televizyonda, bu ‘orijinal’ düşüncelerini izah ederken görüyorsunuz.

Bir mestȗre bacımız çıkıyor, her türlü otoriteye başkaldıran ‘isyankȃr’ ve ‘anarşist’ ruhunu, klasik başörtülü profiline uzaklığını kaleme alıp, müslümanları değerlendirme küstahlığında yarışan tek dünyalılara, “Görün beni!” mesajı sarkıtıyor.

Bir de bakmışsınız ablamız hiç çıkmadığı ve normal hȃliyle kalsa kendisine asla yüz verilmeyecek bir televizyon kanalında başucu konuğu oluvermiş.

Bu şöhret arzusu ve aşağılık kompleksi gemi azıya aldığında ne mi oluyor?

Müslümanların iç gündemleri sarhoş ağızlara meze yapılıyor…

Mütedeyyin/muhafazakȃr kimliğiyle öne çıkan ama gayr-ı müslim mahalleye öykünen rol-modeller zuhur ediyor…

Sıra dışı olma tekellüfüyle, kırmızı çizgilerimiz buharlaştırılıyor…

Takiyye içimizde uç veriyor…

Birileri bu gidişe bir dur demeli değil mi?