Dedem ve Dostsuzluk

MURAT TÜRKER                                                              09.12.2009

Son nefesini verirken yanında değildim…

Dünya gözüyle göremedim Rabbine kavuşmayı bekleyen çehresini…

Kasvetli bir sabahın koynunda, bir yolcu otobüsünün içimi boğan karanlığında öğrendim dünya sürgününü nihayetlendirdiğini…

Gayr-ı ihtiyârî dudaklarımdan dökülen “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” sadâsı yankılandı kulaklarımda…

Yetişememiştim…

Küçücük bir çocukken elinden tutup parka götürdüğü, kol kanat gerdiği, kucağında değil yüreğinde taşıdığı torunu yetişememişti son anlarına…

Şuuru yerinde olsaydı acaba gönül koyar mıydı bana?

“Bu nasıl bir vefasızlık böyle?” der miydi?

Orada olsam ne yapabilirdim?

Belki ellerini tutardım…

Belki sadece gözlerine bakardım…

Başımı öne eğer, öylece, çaresizce otururdum belki…

Ama yanında olurdum…

Kaderin bu en çetin uğrağında onu yalnız bırakmamış olurdum…

Olmadı…

Yapamadım…

Halbuki ne çok severdim dedemi…

Öyle ya; anneannemle beraber beni onlar büyütmüştü…

Anne ve babamın evinde ilk kalışımda, gecenin bir vakti ağladığımı ve babamın beni o vakitte giydirip dedemlere götürdüğünü hatırlıyorum.

Karanlık gecelerde, uykuya dalmadan, gün gelip onları kaybedeceğimi düşünerek ağladığımı da…

Kendime bir baktım…

Ölümüyle içimde ne fırtınalar kopmuştu…

Dünya gurbetinde daha da yalnızdım artık…

Benim için atan bir kalp daha duruvermişti…

Çevremdekilere baktım…

Bu insanların hepsi öleceklerini biliyorlardı…

Yine de ölüm onlara çok uzakmış gibi yaşıyorlardı…

Dedemi toprağa kendi ellerimle gömdüm…

Mezarlıktan ayrıldığımda düşündüm…

Dedem bir gece önce evindeydi ama o geceyi toprağın altında geçirecekti…

O toprağın altındayken…

Birileri yine daha çok kazanmanın hesabını yapıyor olacaktı…

Birileri dikeceği binaları, birileri satacağı arabaları, birileri gezeceği yerleri düşünüyordu…

Ama bunlar dedemi hiç ilgilendirmiyordu…

O, dönüşü olmayan bir yola girmişti…

Sonra hayâlen kendi cenazeme uzandım…

Ölüme ne kadar da hazırlıksızdım…

‘Huzur’a nasıl çıkartılacağımı düşündüm…

Derdest edilip götürülen bir mücrim canlandı gözlerimde…

Dostun, tanıdığın fayda vermediği o vâdedilen günün haşyeti sardı benliğimi…

Âhiret adına korkularım vardı da dünyamı mâmur mu etmiştim?

Otuz seneyi geçmiş ömrümde kaç hakiki dost edinebilmiştim mesela?

Dedemin vefatı dolayısıyla beni arayıp tâziyelerini bildiren yalnızca 3 kişiydi…

Yazıyla üç…

Otuz küsur yılın bâkiyesi bu idi işte…

Üç ehl-i vefa insan…

Ve düşündüm…

Nasıl dostluklar tesis ediyorduk böyle?

Ehl-i dünya diye nitelendirdiğim dayımın telefonu gün boyu susmazken beni neden kimse aramamıştı?

Hayır, o da kimseyi arayıp haber vermiş falan değildi…

Bir arkadaşı duyunca hepsini seferber etmişti…

Ve gün boyu ardı arkası kesilmeyen telefonlar, kabristana kadar cenazeye iştirak eden gönül dostları…

Gerçi, bizimkisi dostluk değil, ‘teşrik-i mesâi’ idi…

Genelleme yapmak istemiyordum ama ehl-i dünyanın arkadaşlığı bizim ‘uhuvvet’imizden kavi çıkmıştı…

Oysa hayatlarımıza Allah Resulü’nün (s.a.v) vefâsından esintiler ulaşmalı değil miydi?

Hz. Hatice ile evliyken evlerine gelip giden bir kadına, aradan yıllar geçtikten sonra bile Hz. Âişe’nin dikkatini çekecek kadar ilgi gösteren bir peygamberden söz ediyorum…

Peki, bize ne oldu?

Neden bu ölçüde duyarsızlaştık?

Ȋsar hasleti neden sohbetleri aşıp hayatlarımıza uğramıyor?

Bu ölçüde ben merkezlilik yakışıyor mu yaşantılarımıza?

Bu ‘dostsuzluğun’ açıklaması nedir?

Hayır, onlarca kişi beni arasa başım göğe ermeyecek…

‘Çevresi geniş olmak’tan tefâhür de üretmeyeceğim…

Ben, uhuvvetin kitaplarda, dostlukların anılarda kalmış olmasına yanıyorum…

Başka gölgeliğin olmadığı o kavurucu mahşer sıcağında, Arş’ın altında serinletilecek zümrelerden biri olan ‘Allah için birbirini sevenler’in, bizi terk etmiş olmasından endişe ediyorum…

Belki de dostlarıma haksızlık ediyorum…

Haberleri olsaydı, duysalardı beni ararlardı değil mi?

Merak etmeyiniz…

Duymak için gerçek dost olmak yeterli…