Daireler

MURAT TÜRKER                                                              20.02.2007

Asa-yı Musa’da Bediüzzaman, “Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumî’den elli gündür hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaati ve camii bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?” sorusuna, “Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve dâimi vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir. Fakat büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder.” şeklinde cevap veriyor.

Özetle, insanın vazifedâr olduğu iç içe dairelerden bahis açıyor ve genellikle ehemmiyetçe en geride olan en dış dairenin, câzibedarlığı ile ön plana çıktığını, iç dairedeki vazifeleri terk ettirdiğini dile getiriyor.

Şüphesiz burada “‘Dış daireler’ ile genel olarak afakî ve dünyevî sorumlulukların dâhil olduğu alanlar, ‘iç daireler’ ile de imanî/uhrevî yükümlülüklerin vücut verdiği saha kastediliyor” denilebilir.

Ancak böyle değerli bir tesbitin omurgasını oluşturan ‘mütedâhil daireler’ metaforunun, mü’minlerin dinî sorumluluklarına müteallik ef’al için de anlam taşıdığını söylemek mümkündür.

Yani dinî yükümlülüklerimizin de, iç içe konuşlanmış dairelerden müteşekkil olduğu dile getirilebilir.

Bu tür bir değerlendirme bizi, uhrevî vazifelerde de, iç dairedeki işlerin, dış daire bahane edilerek aksatılabileceği tehlikesinin varlığını kabule götürür.

Yani mü’minlere dünyevî dış daireleri câzip göstermek suretiyle uhrevî iç daireleri ıskalattıran şeytan ve âvânesi, pekâla, âhirete müteallik mevzularda da iç daire-dış daire dengesini zedeleyici telkinlerde bulunabilir; nitekim bulunmaktadır.

Mesela dinî sahada dış dairede bulunan ve yükümlülük olarak değerlendirilebilecek çoğu meselede titizlenen nice mü’minin, maalesef daha iç dairelerdeki sorumluluklarına karşı lâkayt kalabildiği gözlenmektedir.

Elbette dış dairedeki vazifelerimizi deruhte ediyor oluşumuz, iç dairedeki yükümlülüklerimizi boşlamanın mâzereti olamaz.

Bunların biri diğerine tabii ki mâni değildir.

Ancak dış dairedeki yükümlülüklerin câzibesi, iç dairenin ehemmiyetini perdeleyebilmektedir.

Daha tehlikeli olan nokta ise şudur ki; dış dairede gösterilen performans, kişiyi, yer yer ‘nasılsa ben vazifemi yaptım’ zannıyla rehâvete sürüklemektedir.

Demem o ki, zihinlerde bir ‘önem sırası’ karışıklığı vardır. İç daireyi es geçip dış daireyle meşgul olanlar ve mezkûr ihmallerinden bîhaber yaşayanlar, dengenin kaybedildiği bir sürece ne yazık ki hız kazandırmaktadır.

Allah Resulü’nün (s.a.v) devr-i saadetlerine hâyâlen uzananların, her konuda olduğu gibi, vazife daireleri olarak adlandırılabilecek bu mevzuda da eşsiz bir denge ile karşılaşacakları kesindir.

O (s.a.v), hem savaşlarda koca bir orduyu komuta etmiş; hem de bir kalbi kırığın hüznüne ortak olmuştur.

Yirmi üç yıl gibi kısa bir peygamberlik müddetine, kıyamete kadar yaşayacak ümmetine bırakacağı nebevî mirası sığdırmış; ama bu süreçte ailesinin hukukuna riayetten de asla geri durmamıştır.

Krallara mektuplar yazan, yabancı heyetleri ağırlayan da O’dur (s.a.v); hanımıyla koşu yarışı yapan da…

Devlet işlerini tedvir de etmiştir; torunlarını mübarek omuzlarına alıp eğlendirmiştir de…

Aynı zamanda O (s.a.v), sözünde durandır, yakınlarına ikram edendir, hakka hukuka riâyet edendir, hayvanlara bile merhamet edendir, müstağni olandır, latife yapandır, vefalı olandır.

O (s.a.v), bir iç daire kahramanıdır. Dış dairede hepimizden çok sorumluluğu olduğu halde, iç dairedeki vazifelerini de bihakkın yerine getiren bir denge timsalidir.

O’nun (s.a.v) kurduğu dengenin pratiğinde hasenâtı merkezden muhite yöneltmek de vardır; nefs ile mücadeleyi ‘büyük cihad’ olarak görmek de…

Yani O (s.a.v) iç dairedeki vazifeyi büyük, dış dairedeki vazifeyi küçük olarak adlandırmakla, bize bir perspektif kazandırmaktadır.

Küçük cihaddan büyük cihada geçişi anlatan hadisin iç daire-dış daire meselesine kazandırdığı netlik, Bediüzzaman’ın ‘mütedâhil daireler’ izahını daha bir mânidar kılmaktadır.

Buradan çıkarılacak dersler olmalıdır.

Bugün en çok hata yaptığımız noktalardan biri budur.

Dış dairenin yoğun gündemine kapılıp, iç dairedeki daha temel vazifeleri ihmal etme riski hepimiz için söz konusudur.

İslâmcı ya da dindar kimliği ile temâyüz etmiş nicelerimizde bir ‘randevu hassasiyeti’nin bile oturmamış olması bir dengesizlik alâmeti değil midir?

Dünyayı kurtaracak işler yaptığını iddia edenlerin, ya da yazıp çizdikleriyle önemli bir misyon üstlendiğine inanan müslümanların, hayatlarından gıybeti uzaklaştır(a)mamış olmaları sizce de mânidar değil midir?

Elin âlemin bin bir türlü problemi ile dine hizmet için ilgilenen bazılarımızın, kendi ailesini/yakın çevresini ihmal ediyor oluşunda bir terslik yok mudur?

Din adına koşturup durduğu halde anne-baba hukukunu zâyi edenlerimiz kaş mı yapıyor, göz mü çıkarıyor?

Bir yardım kuruluşuna mûtad olarak ödediği teberru nedeniyle sorumluluktan kurtulduğunu düşünüp, yanı başındaki bîçarenin çığlıklarına duyarsız kalmak hangi imanî ölçü ile te’lif edilebilir ki?

Sözünde durmayan ‘dâvâ adamı’, yalan söyleyen ‘mücâhid’, namazı geçiştiren ‘mübelliğ’, ailesini yok sayan ‘derviş’ türünden terkipler garip olduğu kadar da gerçek değil mi?

Yani dış dairedeki aktifliğimiz, iç dairedeki ihmalkarlığımızı önemsemeyişimize mi yol açıyor acaba?

Bir de şu sorgulanmalı belki de;

Ehl-i dünyayı veya mütehayyirleri, mü’minlerden, dolayısıyla İslâm’dan en çok uzaklaştıran da, bizim bu -artık ayrıntı gibi algıladığımız- hususlardaki ihmalimiz mi acaba?

Sizce de mü’min fertler yetişmesi için hizmet veren bilumum dernek, vakıf, cemaat ve tarikatların veya eğitimci ve pedagogların önceliği, fütuhat merkezli bir telkinden ziyâde kaliteli insan yetiştirme çabası olmalı değil midir?