Dâhilde ve Hâriçte İstiğna

MURAT TÜRKER                                                              21.03.2007

İzzet ile istiğna, Nur Müellifi’nin mirasıdır; bu hasletlere sahip çıkılmalıdır. İzzetini kaybedenlerle, istiğnadan nasibi olmayanlar, gelenekte bir çatlak meydana getirdiler.

Tevazuyu tezellülle karıştıranlar ile istiğnayı marjinalleştirenler aynı kaynaktan besleniyor.

Şimdilerde sosyalleşme revaçta; ehl-i din herkese kendini sevdirme telâşında…

Herkes tarafından kabullenilip beğenilmeyi bekleyenlerin yolu üzerinde, adı ‘istiğna’ olan bir durak yok…

“Dünyanız başınızı yesin…” diyen ‘mevkuf’un sesi artık buralara ulaşmıyor.

‘Dünyalılar’ bizi aralarına aldılar nicedir; uğraşlarımız boşa gitmedi!

Müstağniliğimiz âhirete çok zamandır.

Öteleri kazanmanın yolu buraya müstağni olmaktı; biz bunu başaramadık.

Duruşumuzu bir türlü net olarak ortaya koyamadık.

İzzeti ve istiğnayı kaybettiğimiz her cephede kısa sürede bozguna uğruyorduk ama bunların yanında muhasebe mekanizmamız da zayıfladığı için olan bitenin farkına varamıyorduk.

Bedel ödemeyi değil, el üstünde tutulmayı önceliyorduk.

Birilerini kendimize benzetmeye şartlanıyor; bunun gerçekleşmesi için uğraş verirken ise biz onlara benzemeye başlıyorduk.

Herkesi dönüştürmeye çalışanların bizatihi dönüştüğü bir süreçti yaşadığımız…

İzzet ve istiğnayı aşındırdığımız günden beri, baştan ayağa dünya kesilmiştik.

Herkes bizi beğensin istiyorduk ve büyüyerek her kesimin desteğini alma gibi bir projemiz vardı; bu nedenle kimse ile aramızın limonî olmasına gönlümüz râzı gelmiyordu. Asla yan yana gelemeyeceğimiz kimselerin bile teveccühlerine taliptik.

Onların strateji ürünü teveccühlerini ise muvaffakiyet belirtisi olarak lanse etmekten içten içe bir haz duyuyorduk.

Tüm bu çabalarımıza rağmen hakkımızdaki olumsuz kanaatleri değiştiremiyorduk ama başımızı devekuşu misali toprağa gömmeyi tercih ettiğimiz için te’villerle kendimizi avutuyorduk.

Hâlbuki ölçülü bir istiğnaydı bize düşen… Dinin izzetini dâhilde ve hâriçte hakkıyla muhafaza etmekti vazifemiz.

Hâriçte müstağni olmalıydık; küffara karşı asla zillet ifade eden tavırlar sergilememeliydik.

Dâhilde müstağni olmalıydık; herkesin üslûbumuza arka çıkmasını beklememeliydik. Dâvâmız hak olsa da, yolumuz hakikate yönelmiş bulunsa da, hakikati tek başımıza temsil ediyor değildik. Dolayısıyla yöntemlerimizi benimsemek bir rükün sayılamazdı. Gruba adam kazandırma tehâlükünün arka plânında, ‘grubun yegâneliği’ gibi bir psikoloji baskındı. Herkesin bizimle olması gerektiğine dâir kesin inanç, insanlara karşı müstağni olmamızı engelliyordu. ‘Gruba katkı’ ile ‘dine hizmet’i de karıştırmaya başlamıştık. Dolayısıyla gruba katkı sağlamayı dine ait bir mesele olarak görüyor; bunu bir gereklilik olarak takdim ediyorduk. Yani yardım edenlerin desteklerini zaten onların vazifesi olarak algılıyorduk.

Netice itibariyle hayra hizmet etse de, grubumuza ait meseleleri sırtlanmak son tahlilde ancak bir tercih olabilirdi; vazife değil. Üslûbumuzu benimsemeyi bir tercih değil de vazife telakki ettiğimiz günden beri, tercih etmeyişi de, görevi ihmal kapsamında ele alıyorduk.

Oysaki istiğnada, bu türden mânevi bir boyut da vardı. Bizim yaklaşımlarımız, hakikate ulaştıran seçeneklerden biri olduğu için, herkesi ‘biz’e dâhil etme zorunluluğumuz yoktu ve bu, bizi belli ölçüde müstağni kılıyordu.

Bu tavır, yani herkesin bize yardım etmekle mükellef olmadığına inanmak, bir tercih eseri olan yardımlara da minnet etmemeyi sonuç verdiğinden, istiğna hasletine derinlik kazandırıyordu.

Dâvâmız hak olabilirdi; dâvâmıza hizmet netice itibariyle dine de hizmet edebilirdi ama bu, insanlar için bizim yöntemimizin bağlayıcı olduğu anlamına gelmezdi.

Bir yazarın eserinin tanıtımı için mücadele etmek, dinî açıdan olumlu sonuçlar doğursa da, söz konusu eseri tanıtmak dinî bir vazifenin bağlayıcılığına sahip olamazdı. Yani o yazar, “benim bu eserimi tanıtmak hayırlıdır” diyebilirdi ama “tanıtmak olmazsa olmaz bir yükümlülüktür” diyemezdi. Örneğin bu meselede bakış açısı doğru ayarlandığında, yazar, tanıtımı yapanlara ya teşekkür eder ya da emeklerinin karşılığını takdim ederdi. “Nasılsa bu vazifeniz” deme hatasına da düşmezdi; vazifeleri olmadığı halde vazife olduğuna inandırmak için türlü atraksiyonlara girme hatasına da…

Ama birileri, gücünün yettiği bazılarına “nasılsa görevin, yapacaksın!” dayatmasıyla yaklaşırken, gücünün yetmediği bazılarına da minnet ederek ‘vazife’yi kabul ettirme telâşındalar.

Güçsüze yaklaşımlarında tahakküm, güçlüye yönelişlerinde de istiğnadan taviz var.

Bir de şu satırları okuyalım:

“Sikke-i Gaybiye’nin fiyatı olarak elli Rehber’i nâşirlerinden parasını verdim, aldım, size gönderiyorum. Hem o mübarek mecmuanın bir mübarek fiyatı olarak, bana hizmet eden ve şimdilik pek lüzumu bulunmayan ve başkalarına da vermek istemediğim iki tencere ve on beş sene giydiğim pamuklu entari ve gayet mübarek bir kitaba mukabil, bir çaydanlık ve yirmi dört seneden beri tıraşa hizmet eden bir ustura ve çok zamandan beri bana hizmet eden bir çarşaf, hazır Kılınç Ali’nin pederiyle Ahmed Rasih’in tahmin ve tensibiyle, dokuz lira tencere, dokuz lira da çaydanlık, dokuz lira tıraş bıçağı, pamuklu entari ve çarşaf ile iki el havlusu ve bir iç donu ile bir pamuklu gömlek fiyatı yekûnu yüz yirmi beş lira tahmin edilmiştir. Hazır olan zatlar bu kıymeti takdir ettiler; ben daha az fiyat verdim; bu fiyat çoktur derim. Umuma selâm.” (Emirdağ Lâhikası-I sf. 213)

“Bilirsiniz ki, kendim sadaka ve yardımları kabul etmediğim gibi, öyle yardımlara da vesile olamadığımdan, kendi elbisemi ve lüzumlu eşyamı satıp, o para ile kendi kitaplarımı, yazan kardeşlerimden satın alıyordum. Tâ, Risale-i Nur’un ihlasına dünya menfaatleri girmesin, bir zarar vermesin ve başka kardeşler de ibret alıp, hiçbir şeye alet edilmesin.” (Emirdağ Lâhikası-I sf. 225)

Bir de herkesin yardımını kabul edip etmeme durumu söz konusudur. Bu husus, yardımın ve yardım edenin meşruiyetinin de sorgulanması gerektiğini düşünenleri ilgilendirmektedir. Bunu ahlâkî bir sorun olarak görmeyenler, bahis hâricidir.