Çeker Hoca, Böhürler veya Bu İthal Bakıştan Kurtulamayacak mıyız?

BURAK ERTÜRK                                                              20.02.2011

Kadını cinsel bir metȃ olarak gören; açılıp saçıldıkça çağdaşlaştığı herzesini bir itikat umdesi gibi kabullenmiş; İslȃm’ın sosyal hayata taallȗk eden tüm ahkȃm ve tezȃhürlerini ‘gericilik’ olarak yaftalayan; bütün enerji ve motivasyonunu, dine ve onun temsil ettiği değerlere meydan okumaya borçlu olan ‘tek dünyalıları’ anlamak çok da zor olmasa gerek…

Ancak, mütedeyyin kimliğiyle boy gösterip, dindar etiketiyle arz-ı endȃm ettiği halde, üzerine nereden ȃrız olduğu meçhul bir aşağılık kompleksinin pençesinde kıvranan ‘bizim mahalle’nin ‘entelektüellerinin’ duruşunu –yoksa savruluşunu mu demeliydim!?- anlamlandırmak bir hayli zor görünüyor…

Evet, söylediği sözlerden ötürü son zamanların en ciddi ‘medyatik lincine’ mȃruz kalan Orhan Çeker Hoca’ya dönük tepkilerden söz ediyorum.

Burada kalkıp uzun uzadıya, “Hoca ne söylemişti”, “hiç söylemediği halde ona hangi sözler isnȃd edilmişti”, “aslında ne demek istemişti” türünden, meseleyi sündürmeye mȃtuf spekülasyonlara girecek değilim; bunlar hakkında yeterince sarf-ı kelȃm edildi zaten…

Ben, modern ezberlere ilişen, ehl-i dünyanın bȃtıl kabullerini sarsan, bize yedirilmeye çalışılan lȃdinȋ yaşam tarzına meydan okuyan, dinin aslını nevzuhur değer yargılarına kurban etmeyen bir çıkış söz konusu olduğunda, ‘bizden biri’ görünümüyle öne çıkan ‘muhafazakȃr’ okur-yazar kesimde sık rastladığımız ‘fikrȋ dağınıklığa’ çevirmek istiyorum nazarlarımızı…

Oldukça problemli, kendi içinde ciddi tutarsızlıklar yaşayan ve müslüman kimliğiyle temȃyüz eden çoklarını esir almış o bildik ‘özür dileyici’ tutumdan bahsediyorum.

Liberal değer yargılarına rȃm olmuş, modern tasallut karşısında teslim-i silah etmiş, dinȋ olan her olguyu hȃkim ve cȃrȋ kabullere vize ettirme telȃşıyla hareket eden, ahkȃmdan utanan, dinle modernizmi telif etme sevdasıyla hakikati eğip büken, modern zihinlere anlatamayacağını düşündüğü dinȋ hükümleri tekellüflü tevillerle rafa kaldıran bir ‘aydın savruluşu’ sizin de gözünüze çarpmıyor mu?

Bu savruluşun arka plȃnında bir ‘zihnȋ mağlubiyet’in izleri okunuyor. Batı uygarlığının en önemli kazanımının maddȋ plȃnda ele geçirdiği tartışılmaz üstünlük olduğunu düşünenler fazlasıyla yanılıyorlar. Meselenin nirengi noktası, bu zȃhirȋ terakkinin şuȃlarıyla gözleri kamaşan muhatapların, zihnȋ düzlemde de yenilgiyi kabul etmiş olmalarıdır. Eğer bugün kendisi dışındaki tüm medeniyet tecrübelerini hayatın dışına itmiş bir Batı uygarlığından söz edebiliyorsak, bunun, mağlup cenahta cȃrȋ olan ‘entelektüel eziklik’ ile ciddi alȃkası olduğunu da bilmek zorundayız.

Bu ‘eziklik’ çok değişik şekillerde tezȃhür ediyor. En merkezȋ vurgusu ise tek dünyalılara sarkıtılan “Biz sizin bildiğiniz dindarlardan değiliz!” mesajı… Toplumun fikrȋ olarak ortadan ikiye bölündüğü mevzularda zihni modern tasallut ile iğfal edilmiş kalabalıkların ve dinin hemen her tezȃhürüne cephe almış muannidlerin hoşuna gidecek ‘aykırı’ (!) çıkışlar yapıyorlar. Güya ‘ezber bozuyorlar’. En mümeyyiz vasıfları, içinde yaşadıkları toplumun modern-bȃtıl kabulleri ile dinȋ değer yargıları çatıştığında, sanık sandalyesine hep ‘geleneksel’ diye tahfif ettikleri mirası oturtmaları…

Tekere çomak sokan, zihin konforumuzu bozan, ehl-i dünyanın tepkisini çekebilecek hükümleri, türlü atraksiyonlarla devre dışı bırakmaya çalışmaları bundan…

Nasıl bir zihnȋ dezenformasyonun öznesi hȃline geldiklerinin farkında değiller. Ehl-i dünyanın “bu devirde de bu olur muymuş canım!” bayağılığı ile karşıladığı her meselede, onların yanında saf tutuyorlar.

En acınası özellikleri de, Hak ile bȃtıl arasında salınım yapıyor olmaları. Ne yardan ne serden geçebiliyorlar. Müslüman kimlikleri ile modern baskılar arasında yaşadıkları sıkışmadan, nevzuhur bir ‘orta yol’ ihdȃs ederek sıyrılmaya çalışmaları da, ne ölçüde çaresiz olduklarının göstergesi olarak okunmalıdır.

Kur’ȃn’ın ‘sȃlihȃ’ kadını ‘kocasına itaat eden’ kadın olarak tarif ettiğini * biliyorlar ama en ucuz feminist söylemlerden de yakalarını sıyıramıyorlar.

Dinin hayatın her ünitesine dair hüküm vȃz ettiğinden haberdarlar ama demokrasi rüzgȃrının bu ölçüde sert estiği bir vasatta “dinin devlet talebi olmadığı” tekerlemesini dillerinden düşürmüyorlar.

İslȃm’ın erkeğe içtimȃȋ hayat, kadına ev merkezli bir yaşam tarzı telkin ettiğini bal gibi biliyorlar ama kadının sosyalleşmesinin bu ölçüde terviç edildiği bir çağda neş’et ettikleri için, “hadislerin tekinsiz olduğu” yalanına bel bağlıyorlar.

Gerek fıkıh kitaplarında karşılığını bulan teorik birikim, gerekse İslȃm’ın hayata hayat kılındığı uzun asırlardan bu yana yaşanan tarihȋ tecrübenin önümüze getirdiği uygulamalar aksini söylediği halde; ‘artık devrin değiştiği’ balonundan medet umuyor ve kadın-erkek ihtilȃtının meşru, hatta kaçınılmaz olduğu tezine gönül eğdiriyorlar.

Dünyevȋleşme dalgasının müslümanları da önüne kattığını, artık bizim de ‘çözülme’ diye bir gündemimiz olduğunu, kadim İslȃm toplumlarıyla aramızdaki makasın iyiden iyiye açıldığını, gayr-ı müslimce bir hayat tarzının bizi esir aldığını müşahede ediyorlar ama ‘açılım’, ‘terakki’, ‘büyüme’ gibi ‘büyülü’ kavramların herkes tarafından kutsandığı bir vasatta, ‘marjinal’ damgası yemeyi göze alamıyorlar.

Hakkı söylüyor da olsa, modern engizisyonların mahkȗm ettiği mü’minlere ne yazık ki ilk taşı hep onlar atıyorlar.

Şu bȃtıl gidişata dur diyen, birilerini rahatsız da etse kitabın ortasından konuşan bir ȃlime ‘sataşmayı’, ehl-i dünya ile yakınlaşma adına fırsat olarak görüyorlar.

*

Bu ‘ezik muhafazakȃr’ prototipin hususiyetleri saymakla bitmez; özellikle dinȋ hassasiyetlere sahip kişilerin kalem oynattığı medyada bunlardan mebzul miktarda var. Cinsiyete göre de tarzları farklılaşabiliyor: Erkeklerinde acınası bir liberal diskur, kadınlarında çok yüzeysel bir feminizm jargonu baskın…

Neyse biz konumuza dönelim. Ne demiş Orhan Çeker Hoca? Meȃlen, “Tȃciz gibi aşağılık bir suç varsa, bunu önleme adına meselenin sebeplerine eğilelim ve bu sebepleri ortadan kaldırmak suretiyle problemi kökten çözmenin yollarını araştıralım. Çok yaygın bir şekilde, hatta millȋ bir politika hȃlinde ahlȃkȋ eğitime öncelik verelim. Bu tür suçları teşvik eden yayınları yasaklayalım. Kadın, giyim tarzı itibariyle tahrik edici ve davetkȃr davranıyorsa tȃciz suçuna ortak olur.”

Bunlardan yanlış olan hangisi?

Şu ‘entelektüel müslüman’ edȃsıyla ortada dolanan ve ehl-i dine akıl vermeye çalışan nȃehiller, ideal bir İslȃm toplumunda kimsenin kafasına göre başkalarını tahrik edecek şekilde giyinemeyeceğini, şimdilerde bayraktarlığını yaptıkları türden çarpık bir ‘özgürlük’ anlayışının söz konusu olamayacağını hakikaten bilmiyorlar mı? Biliyorlarsa şu bȃtıl rüzgȃra kapılıp “Söyletmen! Vurun!” hoyratlığıyla Hoca’ya yüklenmelerine ne demeli?

Ne densin istiyorlar? Veya gerçekten neye inanıyorlar? Tȃciz gibi aşağılık bir suçun bu ölçüde yaygınlaşmasında bu toprakları İslȃmsızlaştırma projesinin en etkili ȃmil olduğundan haberdar değiller mi? Ve işbu İslȃmsızlaştırma projesinin en sinsi boyutunun, dinin içini boşaltarak, liberal tezlere demir atmış bir inanç telakkisini terviç etmek olduğunu hiç mi düşünmüyorlar? İslȃm’ın ahkȃmını ve muȃmelȃtını budaya budaya, ibadetten başka boyutu olmayan tuhaf bir algıyı din diye sahiplenir olduk ve içten içe çürüyen toplum gele gele bu ölçüde pespȃye bir derekeye geriledi. Bunu hatırlatana çemkirmek niye?

Hoca bu minvalde konuşmuş ama ne hikmetse Yeni Şafak’tan Ayşe Böhürler de ‘koroya’ katılıp Hoca’ya ‘giydirmek’ için kolları sıvamış ve andığımız yazar profiline örnek teşkil ettiği izlenimi veren bir yazı yazmış.

Neredeyse dört gündür lehte veya aleyhte yayın yapan tüm yayın organlarında ve Hoca’nın kendi internet sitesinde, artık bıktıracak şekilde tekrarlanan “Hoca’nın ‘tecȃvüz’ değil ‘tȃciz’ dediği” bilgisi ne gariptir, Böhürler’in görüş alanına hiç girmemiş. Sağır sultanın bile duyduğu ve meseleyle yüzeysel de olsa ilgilenen basit bir televizyon izleyicisinin bile vȃkıf olduğu “tecȃvüz demedi; tȃciz dedi” bilgisinden, bu meseleyle ilgili köşe yazısı kaleme alan bir gazetecinin hiç haberdar olmaması acı mıdır; yoksa gülünç müdür? Şu satırlar, Böhürler’in o yazısından“Ancak İslam Hukuku Profesörü Çeker’in tecavüz gibi Allah’ın kesinkes yasakladığı büyük günahlardan kabul ettiği bir konuyu, bu hayvanlığı yapana değil de kışkırtıcı unsurlara sahip olarak kadına dayandırması, inanan inanmayan hepimizin tepkisini çekti.” [1]

Yazısında “İslam’a göre kadınlara nizam vermeye çalışan erkekler, kadınların nasıl olması gerektiği konusunda tezler yazarlar ama dindar erkekler nasıl olmalı konusunda yapılmış tek bir çalışma ya da tez bulamazsınız.” tesbitine yer vermesinden, bütün bir İslȃm düşünce ve eser geleneğine vȃkıf (!) olduğu sonucunu çıkardığımız yazar, “Şunun şurasında camilerde, “karılarınızı dövmeyin, günahtır!” sözü ancak 3-5 yıldır söylenebiliyor.” türünden ‘orijinal’ değiniler de yapıyor.

Böhürler’e ait bu satırlar bizi şaşırtmadı. Çünkü bunun öncesi de var. Böhürler’in nasıl bir zihnȋ arka plȃndan ses verdiğini görmek için okuyalım: (İmlȃ ve cümle kurgusundaki hatalar yazara aittir)

“…Eşleri ile ilişkileri de hep muhalifti. Ben yeni hayatımın içinde sahih olup olmadığını bilemeden eşe itaat hadislerine tıpatıp amel modunda iken beni yoldan onlar çıkardı. Aile saadeti tanımı ve bunun öncelik haline gelmesi hepimiz tarafından küçümseniyor…” [2] (Dinci olmakla suçlanan muhafazakȃr arkadaşlarından söz ettiği yazısından… B.E.)

“28 şubatın faydaları da oldu tabii ki… İkiyüzlülerin,riyakarların keşfine turnusol gibi imkan tanıdı. Gerçek demokratların sayılarının ne kadar az olduğunu öğrendik,dindar görünen erkekleri tanıdık. 28 şubat zaferi her kesimden erkeklerin oldu.” [3]

“Şu anda 70 yaşında kanser hastası, ama mücadeleden vazgeçmiş değil ne kendisi ne de toplum için. Hepimizin sıcak evlerinde oturduğu zamanlarda o köyleri dolaşmış, kendine değil ideallerine öncelik vermiş. Bu nedenle her zaman saygı uyandırmıştır bende. Hatta Yemen’de başkent Sana’da tamamı yüzleri siyah peçe ile kapanmış kadınları görünce, dönünce derneğine üye olmayı bile aklımdan geçirmiştim.” [4] (Türkȃn Saylan’dan bahsettiği yazısından… Vurgu bana ait. B.E.)

“Yani geçmişin korkularını taşımaktan vazgeçsek… Belki o zaman gerçekten anayasayı da, başörtüyü de tartışabiliriz. İslam devletini demiyorum çünkü Türkiye’de kendisini dindar kabul eden kesimin arasında bile böyle bir konu ve talep yok. İslam devleti tartışmalarını 80- 90 yılları arasında islamcı kesim kendi arasında yaptı. Medine Vesikası bu tartışmaların bir sonucuydu, çoğunluk Rad suresindeki “siz kendinizde olanı değiştirmedikçe Allah’da bir toplumun durumun değiştirmez” ayetini esas aldı. Bu tartışmalar modasını da önemini de yitirdi. Önemli olan adaletli olmak, insani bir yönetim anlayışını benimsemek ve herkesimi kapsayan bir özgürlük alanı oluşturmak fikrinde hemfikir olundu.” [5]

“Günlük hayatın içinde şık olmayı istemek elbete çok kadınca bir şey ve çok anlaşılır. Fark edilir olmak, beğenilmek bunların hepsi kadınca duygular. Yine de insanda bu kadarı da olmaz dedirten durumlar var. Başörtüye gül takmak da bunlardan birisi bence. Tekbir defilesi, medyaya yansıyan görüntüler ve en çok son yıllarda başörtülü hanımların şık olmak için başörtü üzerinde süslenme temayülleri böyle bir yazıya sebep oldu. Örtülü ama olabildiğine süslü kadınlar “niye örtünüyoruz ki” sorusunu sorduruyor, baba baskısı söylemini güçlendiriyor. Süslenmeye değil ama başörtüsünü süslemeye gerçekten itirazım var.” [6]

“1995 yılında Kanal 7’de çalışmaya başladığımda, oradaki kadın ve erkeklerin birlikte çalışma ortamları çokça mevzubahis edilir, bunun doğru olup olmadığı tartışılırdı. O dönemde medyada çalışan başörtülü kızların pantolon giymesi, sigara içmesi gibi birçok konu tartışmanın odağındaydı. Ekrana çıkmaya başladığımda arkadaşım Yasemin Babayiğit’in özgün kreasyonu olan pantolonlu ama uzun tunikli takımlar için bile ağır eleştiriler almıştım. Kurulduğu ilk günden bu yana Kanal 7’de çalışanlar arasında kadınların sayısı erkeklere göre hep daha çok olmuştur ve dindar kesimde birlikte çalışma deneyiminin en iyi örnekleri orada sergilenmiştir. Sadece kadın erkek değil, farklı görüşlerden inançlardan birçok insan orada çok rahat çalışma imkânı bulabilmiştir. Kanal 7 ayrıca da birçok yönetmen, yapımcı, sunucu için iyi bir okul gibi olmuştur ki ben de bu okulun talebeleri arasındaydım. Ekranda bir kadının (başörtülü-başı açık) görünmesine tahammül edemeyen, ayak ayak üstüne atan kadın konuğu lanetleyen bir kitleye yayın yaptığımız o günlerden bugüne baktığımızda, aradaki fark çok daha iyi ortaya çıkıyor. Kadınların ve erkeklerin hayatları arasına duvarlar ören yaklaşım zaman içinde çok değişim gösterdi. Bu değişimde İslami kesimin medya kurumlarının öncülüğü ve katkısı büyük. Ancak asıl değişimi siyaset yaptı. Siyaset bu duvarların tamamen yıkılmasına neden oldu.” [7]

* 4/en Nisȃ 34

[1] “Tecavüzden korunma dinȋ tavsiyeler”; 19.02.2011; Yeni Şafak

[2] “Benim dinci arkadaşlarım!”; 23.12.2006; Yeni Şafak

[3] “28 Şubat en çok kadınları vurdu”; 03.03.2007; Yeni Şafak

[4] “Canilerle din kardeşi olamayız”; 21.04.2007; Yeni Şafak

[5] “Müslüman olmaktan utanıyor muyuz?” 29.09.2007; Yeni Şafak

[6] “Başörtüye gül takmak”; 03.05.2008; Yeni Şafak

[7] “Muhafazakȃr erkekler”; 21.03.2009; Yeni Şafak